ORTA YAŞ KADIN BEDENİNİN TIBBİLEŞTİRİLMESİ: MENOPOZ

Batının tarihinde XVIII. yüzyıla kadar menopoza ait yazılı bilgiler çok az. 1650’de Giovanni Marinello  menopoza giren kadınların güçsüzleştiğini, menopozun göz bozukluklarına, yüksek ateşe, kusmaya, ağrılara neden olduğunu yazıyordu. 1710’da Simon David Titius menopozun kadının sağlığı üzerindeki zararlı etkilerine değinen bir monografi yayınlayacaktı. 1703’te John Freind menopoz üzerine Latince bir kitap yazacak, 1729’da ingilizceye çevrilen metin menopoz konusunda bu dilde yayınlanan ilk kitap olacaktı. Freind menopozun doğa tarafından belirlenen bir olgu olduğunu, kadında yaşın ilerlemesiyle birlikte adet kanamalarının azaldığını, menopozun bir hastalık olmadığını, yaşlanan kadınların sağlıklarını koruduğunu söyleyecekti. Michael Stolberg’in “A Woman’s Hell? Medical Perceptions of Menopause in Preindustrial Europe” adlı yazısında belirttiği gibi (Bulletin of the History of Medicine, 1999, 73. 3 ) Avrupa’da XVIII. yüzyıl ortalarına kadar doktorlar- ilerleyen yaşla ilişkili olarak-vücuttaki fazla kanın dışarı atılamayışının menopoza yol açtığını düşünüyorlardı. Yaşlanan lifler sertleşiyor, rahimdeki damarlar daralıyor, dışarı atılamayan kan vücutta birikip  migrene, kan hücum eden yüzün kızarmasına, baş dönmesine, iştah kaybına neden oluyordu. XVIII. yüzyılın sonlarına doğru menopoz patolojikleştirilecek, orta yaşlı kadınlarda görülen neredeyse tüm rahatsızlıkların ( bayılma, bulantı, kusma, sersemlik hissi, baş ağrısı, hıçkırık, çarpıntı vb.)nedeni olarak gösterilecekti. Menopoza giren kadının daha hassas, endişeli, üzgün olduğu, çocuklarına karşı çabucak sinirlendiği, bazen şiddetli patlamalar yaşadığı söyleniyordu. Öte yandan bazı doktorlar menopozun bir hastalık olmayıp doğal bir olgu olduğunu, tehlikeli bir yanının bulunmadığını, menopoz döneminden sonra kadının daha da sağlıklı hale geldiğini söyleyeceklerdi. Kadının vücudunda kaosa ve düzensizliğe neden olduğu düşünülen adet kanamasının öne çıkarılarak patolojikleştirilmesi adet kanamasının son bulduğu menopoz sonrası döneme bir ölçüde pozitif bir biçimde yaklaşılmasını beraberinde getiriyordu. Adet kanaması aşırı hassasiyete, sinirliliğe ve heyecana yol açıyor, bu dönemin son bulmasıyla vücut istikrara kavuşuyordu. Menopoz dönemi kadın için fırtınalı geçen, buhranlı, zor bir dönemdi ve vücutta düzensizliğe neden oluyordu. Ama bir kez bu zorunlu dönem atlatıldıktan sonra vücut dengesine ve istikrarına kavuşuyor, eskisinden daha sağlıklı hale geliyordu. Menopoz konusundaki farklı yaklaşımlarına  karşın doktorlar sonuçta konumlarını güçlendiriyorlar , menopoz konusunda normatif bir gücün sahibi haline geliyorlar, kadınların cinsel ve özel hayatlarına karışıyorlardı. Doktorlar kırk yaşının üzerindeki kadınlara seks yapmamayı, kumar oynamamayı, mastürbasyon yapmamayı, baharatlı yiyecekler yememeyi, aşk romanları okumamayı önereceklerdi. İffetli bir yaşam sürdürdükleri taktirde kadınların menopoz döneminden sonra uzun ve sağlıklı bir yaşam sürmemeleri için hiçbir neden yoktu!

Margaret Lock’un belirttiği gibi menopoz kavramı ilk kez 1821’de Fransız doktor C.P.L. de Gardanne tarafından kullanıldı ve XIX. yüzyılın ikinci yarısında İngiltere’de ve Fransa’da tıp literatürüne girdi. Öte yandan Ruth Formanek’in “Continuity and Change and ‘The Change of Life’: Premodern Views of the Menopause” adlı yazısında dikkat çektiği gibi (The Meanings of Menopause’un içinde) XIX. yüzyılın tıp literatüründe menopozdan çok az bahsediliyordu. Yüzyıl ortalarında tıp açısından asıl önemli olan konu kadının doğurganlığı, doğurma kapasitesiydi. Dönemin ideolojisi çerçevesinde artık doğuramayan kadın değerden düşüyordu. Joy Webster Barbre’ın  “Meno-Boomers and Moral Guardians: An exploration of the Cultural Construction of Menopause” adlı yazısında belirttiği gibi ( The Politics of Women’s Bodies’in içinde) XIX. yüzyılda rahim kadınlığı tanımlayan temel organdı ve menopoz kadının varlığının özünün son bulması anlamına gelmekteydi. Viktoryen dönemde doktorların saptadıkları ortalama menopoz yaşı kırk beş idi. 1870’lerde kadınların ömrünün altmış yaşın üzerinde olduğu göz önünde bulundurulduğunda menopoz döneminden sonra kadınların önünde uzunca bir yaşam süresi kalıyordu. Doktorlar açısından bu dönem “kadınların cinsel hayatının son bulmuş olduğu” bir dönemdi. Dönemin söylemine göre kadının cinselliği onun doğurma gücüyle aynı anlama geliyordu ve kadın doğuramadığında cinsel olarak bir hiçti. Öte yandan dönemin ideolojisi “cinselliğin mevcut olmadığı” menopoz sonrası dönemi “saygıdeğer bir konuma” kavuşturmaya çalışıyordu. Bu dönemde “cinselliğin yıkıcı yanlarından” kurtulmuş kadın “doğru yaşam biçimiyle”, olgunluğuyla çevresinin hürmet ve saygısına mazhar oluyor, büyükanne olarak torunlarıyla ilgileniyor, kocasına bir dost olarak şefkat gösteriyor, evi çekip çeviriyordu! Bununla birlikte menopoz sonrası dönemdeki kadını “işi bitmiş” olarak gören yaklaşımlar da mevcuttu. Yaşlılıkla birlikte anılan bu dönemde kadın artık doğuramadığı gibi çocuklar da büyümüş ve evden ayrılmış oluyorlardı ve geriye kadının yapabileceği pek bir şey kalmıyordu!

XIX. yüzyılın ikinci yarısında  menopoz sonrası dönem kadının “cinselliğin yol açtığı tehlikelerden uzaklaştığı” bir dönem olarak görülmekteydi. Yeter ki kadın menopoz denen kritik ve tehlikeli dönemi, fırtınalı yılları doğru ve kazasız belasız bir biçimde  atlatsındı! Barbre’ın belirttiği gibi doktorlar menopoz dönemini kadının tüm hayatını düzenleyen sistemin çöktüğü bir dönem olarak görüyorlardı. Kronik sağlıksızlık, halsizlik, verem, romatizma, şeker hastalığı, basur, gut, kalp rahatsızlıkları, sağırlık ve birçok rahatsızlık menopozun bir sonucu olarak görülmekteydi. Öte yandan doktorları menopoz dönemine ilişkin olarak endişeye sevk eden asıl neden fiziksel rahatsızlıklardan ziyade zihinsel, ahlaki bozukluklardı! Menopoz üzerine yazmış az sayıda doktordan biri olan E. J. Tilt normalde ahlaklı olan kadınların menopoz döneminde ahlaki prensiplerini yitirdiklerini, yalancı, hırçın olduklarını, hırsızlık yaptıklarını, ailelerini tek ettiklerini söyleyecekti. Tilt’e göre menopoza girmiş kadındaki cinsel arzu marazi bir sinirliliğin ya da rahimsel bir rahatsızlığın işaretiydi ve tedavi edilmesi gerekiyordu. Viktoryen dönemdeki mahkemeler, eğer  marketlerde hırsızlık yapan kleptoman kadınlar menopoz dönemindeyse, “ahlaki dengesizliği” savunmanın lehine bir gerekçe olarak kabul ediyordu. Tilt ve diğer doktorlar menopoz dönemindeki kadınlara roman okumamayı, dans etmemeyi, güçlü duygulardan sakınmayı, cinsel ilişkiye girmemeyi, tiyatroya ya da partilere gitmemeyi öneriyorlardı, çünkü bunlar vücudun sinir sistemini  olumsuz bir biçimde uyarabilir ve üreme organlarının işleyişine zarar verebilirdi! Doktorlar bu dönemdeki kadınlara ahlaklı ve sakin bir yaşamı, dinlenmeyi, kendilerini ev hayatına adamayı, dış dünyadan el ayak çekmeyi öneriyorlardı. “Ahlaklı yaşam” önerileri sadece menopoz dönemiyle sınırlı değildi, kadın menopozu önceleyen dönemde de ahlaklı bir şekilde yaşayarak kendini ilerideki fırtınalı dönemin güçlüklerine hazırlamalıydı! Gençlikte yaşanan kürtaj, “cinsel aşırılık”, mastürbasyon, dans, aşk romanları okuma, seksi elbiseler giyme ve benzeri “uygunsuz davranışların” bedeli ilerideki menopoz döneminde çok ağır bir biçimde ödenmekteydi!

Avrupa’da 1860’lar sonrasında kadınlardaki bir çok rahatsızlığın onların “hastalık üretmeye eğilimli” cinsel organlarından kaynaklandığı düşünülüyor, bu organlar olumsuz yargılarla birlikte anılıyordu. XIX. yüzyıl ortalarında menopozun nedeni olarak vücuttaki dışarı atılamayan fazla kan öne çıkarılırken yüzyıl sonuna doğru menopozu yumurtalıklardaki değişimlerle ilişkilendiren yaklaşımlar güçlendi, menopozun kadını fiziksel, zihinsel, sinirsel hastalıklara açık hale getirdiği giderek daha fazla vurgulanmaya başladı. Menopoz dönemindeki kadın cinsel olarak ölmüş görülüyor, çöküş ve bozulma kavramlarıyla bir arada anılıyordu. Öte yandan menopozla ilgili tıbbi yaklaşımlar ırksal ve sınıfsal bir boyuta da sahipti. XIX. yüzyılda menopoz konusunda gerçekleştirilen az sayıdaki çalışma orta ve üst sınıflardan kadınlara ilişkin vakalara dayanmaktaydı. Dönemin tıbbı, olumsuz yargılarla yaklaşsa da, bu hassas, eğitimli, iffetli  kadınların karşılaştığı sorunları-erkek egemen değerlerin belirlediği bir çerçeve içinde- çözmeye, eril dünyanın da “başına dert olan” bu tehlikeli dönemi kazasız belasız atlatmalarına yardımcı olmaya çalışıyordu! Darwin’in evrim kuramını kendilerine örnek alan doktorlar uygarlaşmış orta sınıf kadınlarından farklı olarak “evrim merdiveninin alt basamaklarında tökezlemiş”, “vahşi, kaba saba, hayvani” bir yaşam süren köylü, yoksul, siyah, kadınların, fahişelerin menopoza erken yaşta girdiklerini söylüyorlardı! Bu kadınlar menopozu kolay atlatıyorlardı çünkü sert yaşam ve ağır çalışma koşulları onları narin, duyarlı orta sınıf kadınlarına kıyasla daha dayanıklı kılıyordu! Aynı dönemde doktorlar hayvanların, delilerin, yoksulların, siyahların soğuktan, sert yaşam koşullarından fazla etkilenmediklerini dile getirmekteydi. Orta ve üst sınıf kadınlarına gelince ne yazık ki onları uygarlaştıran kent yaşamı aynı zamanda dejenerasyonun koşullarını da yaratıyordu! Erotik tutkuları olmayan, doğal bir yaşam sürüp kendilerini çocuk doğurup büyütmeye adayan köylü kadınlarından farklı olarak kentli kadınları kumar, cinsel serbestlik, ahlaki yozlaşma vb. tehlikeler beklemekteydi! Viktoryen dönemin tıp söylemi orta sınıf kadınlarının menopozlarını ve özel yaşamlarını inzibat altına almaya çalışacaktı.

XX. yüzyıl başlarına gelindiğinde menopoz konusuna az yer veren tıp literatürü menopozun nedeni olarak yumurtalıklardaki bozulmayı öne çıkarmaya başlamıştı. 1920’lerde menopozun yumurtalıkların salgıladığı dişilik hormonlarıyla ilişkili olduğu dile getirilecek, daha sonraki yıllarda menopoza yol açan temel faktörün estrojen eksikliği olduğu söylenecekti. 1920 sonlarında estrojen laboratuarda ayrıştırıldı ve 1940’larda menopoza yönelik hormon tedavisinde kullanılmaya başlandı. Ancak estrojen tedavisi pahalı olması nedeniyle yaygınlık kazanamadı. Kadın hareketinin ve sağlık aktivistlerinin çabalarına karşın menopoz XX. yüzyılın ilk yarısında etrafını kuşatan negatif söylemin basıncından kurtulamadı. Menopoz kadının cinsel yaşamının sonu, bir tür doğal, anatomik kader olarak görülmekte, kayıp, bozulma, düşüş gibi kavramlarla bir arada anılmaktaydı. Helene Deutsch  menopozu tedavi edilemez narsistik yaralanma ve çürümeyle ilişkilendirecekti. Deutsch adet kanamasının kesilmesiyle birlikte  kadının cinsel hayatının sona ermekte olduğunu, kadının her zaman doğurmak istediğini, menopozun depresyona yol açtığını söylüyordu. Menopozu bir kabus olarak gösteren söylemin güç kaybetmesi için ikinci dünya savaşı sonrasının refah toplumunu beklemek gerekecekti. Bu dönemde serbest zaman faaliyetlerinin önem kazanması, tüketim toplumunun hızla gelişmesi, kadınların çalışma hayatına kitlesel olarak katılması menopoz sonrası döneme ilişkin olarak yeni bir kadın imajının kurulmasının koşullarını yaratacaktı. 1963’te Robert Wilson karısıyla birlikte yazdığı bir makalede menopoz sonrası dönemde kadının cinsel hayatının, kadınlığının sona erdiğini, kadının yaşamını daha önceki varlığının bir kalıntısı olarak sürdürdüğünü, bu dönemde hipertansiyon, arterit, yüksek kolesterol  vb. bir çok rahatsızlığın ortaya çıktığını, kadınların dünyayı gri bir tülün arkasından gördüklerini, hayatı ıskalayan yaratıklar haline geldiklerini söyleyecekti. Makalenin ilgi görmesi üzerine Wilson 1966’da Feminine Forever adlı bir kitap yayınlayacak ve kitabın satışı kısa bir süre içinde yüz bine ulaşacaktı. Wilson kitabında daha öne yayınlanan makaledeki görüşlerini geliştiriyor, menopozun kadınlığı, kadının cinselliğini ortadan kaldırdığını  belirtiyordu. İlk bakışta Wilson’ın görüşleri XIX. yüzyıla ait bir çok klişeyi yansıtıyordu. Ancak Wilson’ın farklı olarak söylediği önemli şey şuydu: Menopoz vücuttaki estrojen eksikliğinden kaynaklanıyordu ve estrojen tedavisi (Estrogen Replacement Therapy, ERT) uygulandığı taktirde kadınlar ilelebet kadınlıklarını ve cinselliklerini koruyabileceklerdi. Menopoz şeker hastalığı benzeri bir hastalıktı. Roe Sybylla’nın “Situating Menopause Within the Strategies of Power: A Genealogy” adlı yazısında belirttiği gibi ( Reinterpreting Menopause’un içinde) Wilson XIX. yüzyılda savunulan görüşlere benzer bir biçimde kadın bedenini evrensel bir eksiklik, kusur temelinde açıklamaktaydı. Ancak Wilson farklı olarak cinselliği kadınların hayatını zenginleştirici bir unsur olarak görüyor, kadınlara hormonal tedavi yoluyla cinsel güçlerini yeniden kazanacakları vaadinde bulunuyordu. Viktoryen XIX. yüzyılda menopoz sonrası dönemde kadının “cinselliğini kaybetmesi” olumlu bir gelişme olarak görülmekteydi. Kadınsılığın, cinsel çekiciliğin önem kazandığı 1960’larda bu eski tarz görüşü savunmak artık zordu. Viktoryen dönemin orta sınıf iffetli ev kadını bir “seks objesi” olmaktan ziyade çocuk doğuran genç bir kadın olarak öne çıkmaktaydı. Menopoz sonrasındaki kadın fazla değere sahip değildi! Viktoryen dönemin evli kadını kocasının çocuklarının annesiydi ve cinselliği ikinci plandaydı! 1960’ların ev kadını ise anne olmasının yanı sıra kocasına cinsel olarak çekici görünmesi gereken bir kadındı! 1960’larda menopoza giren kadınlar hayatlarını ve evliliklerini sorgulamaya başlamışlardı ve ABD’de boşanma oranları hızla artmaktaydı. Evli kadınların çalışma hayatına girdikleri yaş dönemi 45-54 yaşları arasıydı ve bu yaş aralığındaki kadınların yarısı çalışmakta olup ekonomik olarak bağımsızdı. Bu koşullarda “cinselliğin kaybının” sadece kadınlar için bir trajedi olmakla kalmayıp yaşlanmakta olan kocalar açısından da bir trajediye dönüşmesi yüksek bir ihtimaldi! Kadının “bunalıma girip” evini, kocasını terk etmesinin önüne geçmek gerekiyordu! Wilson’ın yaptığı şey Viktoryen ideolojinin menopoz sonrası kadına “yasakladığı” kadınsılığı, cinselliği tekrar kadına iade etmekti! Wilson’ın “çözümü” “menopoz buhranıyla” sarsılan orta sınıf ailesini kurtarmakla kalmıyor ekonomiye de katkıda bulunuyordu. Wilson büyük ilaç firmalarının desteğini alacak, medya onun görüşlerini popülerleştirecekti. Refah toplumunun kapitalizmi bundan böyle sadece kitlesel ölçekte buzdolabı, çamaşır makinesi, araba, televizyon satmakla kalmayacak kitlesel ölçekte estrojen satacaktı! Viktoryen dönemde menopoz sonrası kadın sağlıklı, tedaviye ihtiyacı olmayan biri olarak değerlendirilirdi. 1960’larda  estrojen eksikliğinin mutlaklaştırılmasından sonra ise kadın ölene kadar eril tıp söyleminin egemen olduğu terapi sektörüne bağımlı hale getirilecekti.

Wilson’ın kitabının yayımlanmasından sonra 1970 ortalarına kadar menopoz konusunda bir çok kitap yazıldı. Judith A. Houck’un “ ‘What Do These Women Want?’: Feminist Responses to Feminine Forever, 1963-1980” adlı yazısında belirttiği gibi (Bulletin of the History of Medicine, 2003, 77. 1 ) feministlerin bir kısmı Wilson’ın önerdiği estrojen tedavisini kadınlar için bir nimet olarak görüyor, diğerleri ise Wilson’ı kadının yaşlanmasını patolojikleştirdiği için eleştiriyordu. İkinci guruptaki feministler menopozun tıbbi olmaktan ziyade sosyal olarak kurulmuş bir olgu olduğunu söyleyecek, nötr bir biçim altında sunulan estrojen tedavisini sorgulayacaklardı. 1970 ortalarında estrojen tedavisinin kansere neden olduğu yolunda bulguların ortaya çıkmasıyla birlikte hormon tedavisi rutin bir uygulama olmaktan çıkıp inişe geçti. Aynı dönemde feministlerin menopozun egemen sunumuna yönelttikleri eleştiriler güç kazandı. Feministler menopozun bir hastalık değil doğal bir geçiş olduğunu söylüyorlar, kadınları onlara dayatılan toplumsal cinsiyet rollerine karşı çıkmaya, yaşamlarını ev ve aileyle sınırlamamaya davet ediyorlardı. Menopoz bireysel olarak karşı karşıya kalınan bir sorun değil kadınların maruz kaldığı geniş bir sorunlar yelpazesinin parçasıydı ve çözümü  kadınların kurtuluşuna bağlıydı. Houck’un da belirttiği gibi bu dönemde feministler doktorların menopoz konusundaki mutlak otoritesini eleştirdiler, menopozun yalnız başına, sessizlik içinde başa çıkılması gereken bir olgu olarak sunulmasına karşı çıkıp bu konuda kadınlar arasındaki dayanışmayı öne çıkardılar, “boş yuva sendromu”, “çocuklarının artık sana ihtiyacı yok” türünden eril yaklaşımları eleştirdiler, “büyük anne olmayı dört gözle beklemediklerini” dile getirdiler.

1980’lerden sonra menopozun ticarileştirilmesi süreci hız kazandı. Mary Gergen’in de belirttiği gibi egemen söylem içinde kadın, vücudundaki kimyasal dengesizliklerin esiri olan, tedaviye muhtaç bir yaratık olarak gösterilmeye devam etti. Menopozun tıbbileştirilmesi  kadınları hastalara  dönüştürdü. Kadınları hormonları eksik, kusurlu, terapi bağımlısı olarak kuran eril söylem 1970’ler sonrasının post-fordist ekonomisiyle de ilişkiliydi. Eskinin büyük ölçüde erkek eleman çalıştıran fordist ekonomisinden farklı olarak post fordist hizmet sektörleri çoğunlukla kadın emeğine dayalıydı. Çalışma hayatının feminizasyonu patriyarkayı ürkütmekteydi. Bu bağlamda menopozun ve menopoz sonrası dönemin tıbbileştirilmesi  Germaine Greer’in  deyimiyle “menopozun efendilerine” kadınların yaşamlarını ölene kadar denetim altında tutma imkanı sağlamaktaydı. Feministler estrojen tedavisi lehine sürdürülen kampanyanın orta yaşlı kadınların kendi hayatlarına sahip çıkma çabalarını engellemek amacını güttüğünü söyleyeceklerdi. Orta yaş tarih boyunca erkekler için olgunlukla ilişkilendirilirken kadınlar için yaşlılıkla, işe yaramaz hale gelmekle aynı anlamda kullanılmıştı. Roe Sybylla’nın da belirttiği gibi günümüz toplumunda erkek egemen menopoz söylemi orta yaşlı kadın bedenini bir problem kaynağı olarak sunarak mesleki hayatlarının zirvesinde bulunan kadınlara bir darbe indiriyor, erkek çalışanların “kusurlu öteki” olarak kurulan kadın rakipleri karşısında kendilerini “problemsiz” olarak öne çıkarmalarına olanak sağlıyordu. Wendy Rogers’ın “Sources of Abjection in Western Responses to Menopause” adlı yazısında belirttiği gibi ( Reinterpreting Menopause’un içinde) orta yaşlı kadın nüfusun aynı yaş dönemindeki erkek nüfustan fazla olduğu günümüzde egemen menopoz söylemi birinci gurubu hasta ve kusurlu olarak lanse ederek potansiyel bir “dişil tehlikenin” önüne set çekmek,  kadınları sindirmek istiyordu.

1980’ler sonrasında menopoza ilişkin eril söylem daha esnek iktidar biçimlerinin lehine bir dönüşüme uğradı. Viktoryen dönemde, hatta Wilson’ın kitabının yayınlandığı 1960 ortalarında bile kadınlık aileyle, ev kadınlığıyla birlikte anılıyordu. 1980 sonlarından itibaren güçlenen yeni yaklaşım ise menopozdaki kadını bağımsız, meslek sahibi, kendini zorunlu olarak aileyle birlikte tanımlamayan, çekici, enerjik bir kadın olarak kurmakta, kadın bedenine ilişkin olarak esnekliği, fitness’ı öne çıkarmaktaydı. Bu dönemde modernliğin menopozdaki kadına ilişkin ahlaki yargılarla yüklü, katı, buyurgan eril söylemi yerini “kadının seçimine dayalı”, liberal görünümlü bir söyleme bıraktı. Menopoz ve sonrasında kadının vücudundaki hormonal eksikliği gidermesi onun kişisel sorumluluğu haline getirildi ve büyük ilaç firmalarının, uzmanlar ve danışmanlar ordusunun eşlik ettiği terapi piyasası müşterilere dönüştürülmek istenen orta yaşlı kadınların hizmetine girdi! Kansere yol açması nedeniyle korkulan estrojen terapisi yeni bir karışımla ad değiştirerek yerini hormon tedavisine ( Hormone Replacement Therapy, HRT) bıraktı. Geç post modern söylem menopozu krize ilişkin terimlerle tanımlamaya devam etti, menopozun kemik kırılmasına, kalp krizine, felce, hipertansiyona, hafıza zayıflamasına, kızarmaya, enfeksiyona, adale ağrısına, kanamaya, sinirliliğe, terlemeye neden olduğu söylenerek tek çözüm olarak uzun süreli hormon tedavisi gösterildi. Hormon tedavisi kadınları ancak tıbbın yardımıyla ayakta kalabilip fonksiyonlarını yerine getirebilen kusurlu, bağımlı varlıklar olarak kurmayı amaçlamaktaydı. Öte yandan 1990’ların gençliği öne çıkaran söylemi orta yaşlı kadınları “gençlik zorlaması, basıncı”altına soktu, onların bedenlerinden hoşnutsuz hale gelmelerine, suçluluk duymalarına yol açarak her dem genç kalmayı vadeden hormon terapisini tek alternatif olarak sunmaya çalıştı. Menopoza ilişkin egemen söylemin belki de en önemli özelliklerinden biri orta yaşlı kadını “bedensizleştirmesiydi.” Hormon terapisi kadındaki “duygusal türbülansı”, “sert ruh hali değişimlerini” ortadan kaldırıp standart, “cool” bir ruh hali yaratmayı amaçlarken el kitaplarında anlatılan menopoz semptomları bedensizleştirilmiş, sıhhileştirilmiş, sterilleştirilmiş, nötrleştirilmiş, kişisizleştirilmiş biçimler altında sunulmaktaydı.

Yaşar Çabuklu

Bedenin Farklı Halleri, Kanat Kitap

DEĞİNİLEN KİTAPLAR:

der. Paul A. Komesaroff, Philipa Rothfield, and Jeanne Daly, Reinterpreting Menopause: Cultural and Philosophical Issues, Routledge, 1997, 280 s.

der. Ruth Formanek, The Meanings of Menopause: Historical, Medical, and Clinical Perspectives, The Analytic Press, 1990, 322 s.

der. Rose Weitz, The Politics of Women’s Bodies: Sexuality, Appearance, and Behavior, Oxford University Press, 1998, 287 s.

Mary Gergen, Feminist Reconstructions in Psychology: Narrative, Gender, and Performance, Sage Publications, 2001, 227 s.

Margaret Lock, Encounters With Aging: Mythologies of Menopause in Japan and North America, University of California Press, 1993, 440 s.

Yorum Bırakınız