Acı ve Beden I: Bu Acıyı Çeken Bilir

 “Bizler Susuyorduk

Bilmek acı çekmektir. Ve bildik;

Karanlıktan çıkıp gelen her haber

Gereken acıyı verdi bize:

Gerçeklere dönüştü bu dedikodu,

Karanlık kapıyı tuttu aydınlık,

Değişime uğradı acılar.

Gerçek bu ölümde yaşam oldu.

Ağırdı sessizliğin çuvalı”

Pablo Neruda

İnsanlık halleri varoluşun ifadesidir. Mutluluk, kaygı, dalgınlık, üzüntü, esrime, dikkat, acı, telaş, aşk, özen, özlem. Acı da hissetmenin bir ürünüdür, yaşamın bir fonksiyonudur. Ölüler acı çekmez!

Tıbbi anlamda acı, bedenin savunma ve ön uyarı mekanizmasının bir elemanıdır. Beden acı sayesinde varoluşuna yönelen tehlikelere karşı duyarlılık geliştirir. Acı beş duyu ile algılanan dış dünyanın değerlendirilmesinde görev alır.

Öte yandan acı çoğu zaman varoluşun da bir ifadesidir. “Varoluşsal sancı” diyordu buna Sartre. Acı hâlâ canlı olunduğunun ve dış dünya ile temasın ya da temas yokluğunun ifadesidir. Acı çeken insan rahatsız olan, değişen ve gelişen insandır. Sonsuzluğa ulaşmanın ateşini eline geçiren Prometheus sonsuz acıya mahkum edilmiştir, bilmek acı çektirir. Acı sadece bedene yönelik tehlike ve yıkımın değil aynı anda bedenin kendini aşma çabasının ve değişimin de ifadesidir. Neruda’nın dediği gibi acı çekmek bilmek ve kavramaktır; bilmek bize gereken acıyı sağlar.

Modern zamanlar, insanın hissizleşmesini kusursuzlaşmanın ve mükemmel insana ulaşmanın bir önkoşulu olarak algılamıştır. Modernizm için “hisler” sosyo-ekonomik anlamda arızi durumlardır; insan bedeninin, robot imgesinde algılandığı gibi, kusursuz işlemesi beklenir. Seri üretimin temel ekonomik faaliyet olduğu dönemler için bedenin acı çekmesi dayanılır bir şey değildi. Bir yandan ilaç endüstrisi acıyı kökten yok etmek için harekete geçerken sakat, obez, yaşlı, özürlü ve acı ile malul olan bedenler üretim sürecinde değer ifade etmeyen, planlı ekonomi verilerine girmeyen “dışsal değişkenler” olarak algılanır hale geldi.

Auschwitz’de sakat ve yaşlıların imhası modernizmin bedene yaklaşımında ipin ucu kaçırılmış bir idealizmi ifade ediyordu. Yüzyılımızın en önemli imgelerinden biri olan Auschwitz sadece acının kurumsallaştırılmasının en üst noktasını ifade etmedi. Evet, şiddet tekelini elinde bulundurması ile devletin, acı konusundaki planlı ve programlı baskı aygıtını kurmasına faşizm denildi. Ama daha ötesinde Wallerstein’ın deyimi ile “albatrosu vurmuştuk” ve cini şişeden çıkartmıştık. Cini yaratan ise modern zamanlardır, boynumuza asılı albatros ise kendi bedenlerimize ve başka bedenlere çarpık yaklaşımımızdır. “Defolu bedenler” algısı modern zamanların dayatmasıdır.

Modern insanın acı ile ilişkisi daha baştan çift yönlü olmuştur. Acı makbul bir şey değildir ve hayattan kovulmuştur. Modernizmin hayattan kovduğu her insanlık durumu gibi, acı da kapıdan kovulmuş, bacadan eve geri girmiştir. Modern zamanlarda bir yandan acıdan kaçış ve yok etme çabası öte yandan ise acıya yönelik şiddetli bir arzu ve öykünme at başı gider. Acı toplumsaldan yok edilmiştir ama bireysel olanda şiddetle arzulanır hale gelmiştir. Doğallığı inkâr edilen acı yeraltına iner.

Öncelikle modern zamanların acıyı yok sayan ve inkâr eden tavrını ele almak daha yerinde olacaktır.

Acıyla Hesaplaşma

Modernizm için acı bedenin kırılganlığını temsil eden bir olgu olarak yok edilmesi gereken bir insanlık halidir, kapatılması gereken bir açıktır. Ortaçağ Hıristiyanlığının çileci ve acıyı kutsayan anlayışından intikam almaya çalışan modernizm “acısız cennet”i dünyaya indirmiştir. Kartezyen felsefe açısından hüküm bellidir: acı ölümdür, ölümlülüktür; dünya cenneti ise ölümlülük üzerine kurulamaz! Acı artık bir arınma ve kurtuluş yolu değildir. Dahası acı artık doğal bir durum da değildir; bir hastalıktır, bastırılması gereken bir sapkınlıktır.

Çağımızın ağrı kesici kültürü modern zamanların başlangıcı ile gelişmiştir. Şüphesiz insanlık tarihi boyunca ağrı kesiciler vardı; öyle ise niye modern devir farklıdır? Şu yüzden: Yasal yollarla elde edilebilen uyuşturucu ve yatıştırıcıların, yani reçeteye yazılabilenlerin, yasal olmayanlara oranla daha meşru oldukları genel kabuldür artık. Ağrı kesiciler bedeni yeniden üretmeyi bir takıntı haline getirmiş olan modern insan için vazgeçilmezdirler. Estetik ameliyatlar “ağrısız sızısız” ve “aynı gün içerisinde taburcu olun” sloganı ile pazarlanır, özel hastaneler “ayakta tedavi” promosyonu yaparlar. Antidepresanlar ruhsal acının panzehiri olarak yerini alır.

Hiç kesilmemesi gereken bir hız bağımlısı olan toplumumuz için ağrı kesiciler ve antidepresanlar çantadan hiçbir zaman eksik edilmemesi gereken kurtarıcılardır. Hızın kesintiye uğramasını ve ilginin üretim sürecinden uzaklaşmasını getirebilecek her şey gibi bedenin sessiz çığlığı da susturulmalıdır.  Acı ise sadece acı çeken kişinin ilgisini değil, tüm toplumun ilgisini bedene ve “acı çeken insan”a yöneltir.

İnsanın kendi bedenine karşı hissizleştirilme operasyonu toplumun acı çekenlerine karşı hissizleştirilmesi süreci ile paraleldir. Acı çeken kendi bedenini, yatıştırıcılarla boğan, zorla susturan modern insan, çevresindeki acı çekenlere karşı da duyarsızlaşır. Wall Street’in köşelerinde üşüyen, acı çeken evsizler ve sigortasızlar ya da haber bültenlerinde savaşlarda parçalanan bedenler artık görünmez, “yok insan”lardır. Modern şehirlerin varoşlarından öyle araba ile geçip gider modern insan. Hız süreklidir ve şehirlerin acı çeken kısımları kesilip atılır basitçe.

Modern zamanların şehir kültürü ve şehircilik anlayışının, basitçe bedenin yeniden şekillendirilmesine benzediğini söylemek abartılı olmaz. Acıyı ifade eden varoşlar güzel bir bedeni kuşatan selülitler gibi görülür, yok edilir, bastırılır ya da en azından yok farz edilir. Modern toplum, toplumsallığın üretildiği şehirleri aynen bir beden gibi algılar ve yeniden şekillendirir, deforme eder. Modern metropollerin merkezleri her yıl birkaç kez değişen kaldırım taşları gibi ufak tefek estetik ameliyatlarla maluldür.

Modern insanın “Kazananlar ve Kaybedenler” (Winners- Losers) düalizmi aynen yaşadığı mekânlara olduğu gibi kendi bedenine de uygulanır. Şişman bir beden, bireyin hapishanesidir artık, formunu yitiren bedenlerin piyasada yeri yoktur, ya yeniden şekillendirilmelidir ya da yok edilmelidir. Acı ancak bu yeniden şekillendirme sürecinde katlanılabilecek bir geçiştir. Bunun dışında modern zamanlarda ağrı patolojik bir durum olarak görülür, bir semptom olarak tanımlanır, toplumsal algıdan tümüyle yok edilmeye çalışır. Peki kovulabildi mi? Modern zamanlar acı karşısındaki zaferini kutlayabildi mi? Bunu da bir sonraki yazıda ele alalım.

“Ancak toprağa girince rahatlar insan” derdi eskiler. Televizyonlardan fışkıran acı ve savaş görüntülerinin, ağrısız bir mükemmel beden kurma idealimize sadık zihinlerimizi şokladığı bugünde belki şu soru anlamlıdır: Yoksa eskiler çok da haksız değil mi?

* Auschwitz’de “imha edilen” özürlülerden arta kalan protezler. (Auschwitz Müzesi)

Bünyamin Esen

Yorum Bırakınız