Acı ve Beden II: Bedeni Acı İle Fethetmek

“I hurt myself today

To see if i still feel

i focused on the pain

The only thing that’s real”

 

(“Bugün kendimi yaraladım

Görmek istedim, hâlâ hissedebiliyor muyum

Tüm dikkatimi acıya verdim

Ki o, gerçek olan tek şeydi “)

 

Johnny Cash, Hurt adlı Şarkısından

Bir önceki yazıda modern insanın acı ile ilişkisinde çift boyutlu bir tutkunun bulunduğunu belirtmiştim. Bu çift boyutun ilkine, acıyı toplumsal hayattan inkâr etmek damgasını vuruyordu. Modern zamanlarda acıyı toplumsal hayattan kovmak temel bir itkidir, acısız bir hayat saplantı halindedir. Acı artık Ortaçağ çilecilerinin temsil ettiği geri bir fenomendir, aydınlanmanın “mükemmel”ine tümüyle yabancıdır.

Modern insanın acı ile ilişkisinde ikinci boyutu ise, bedenini acı üzerinden yeniden tanımlama çabası oluşturur. Modern zamanlarda bireyin bedeni ve doğa ile iletişim imkânları kısıtlanmıştır, bu iletişim sapkınlık olarak görülür, üretim sürecinden dikkati uzaklaştıran her şey gibi kınanır. Acı ise görünmez bedeni görünür kılmanın yolu, hissetme arayışının kaçınılmaz durağıdır.

Kapıdan kovulan acı bacadan girer, yeraltına sızar. Mazoşizm yaygındır. Bedeni acı sınavından geçirmek diye genel bir tanıma sokulabilecek mazoşizm aslında sadece cinsel bir fantezi değil aynı zamanda bir keşiftir. Aslına bakılırsa bedene acı çektirmek ve acıdan haz alma çabası bir kaçıştır. Acıya ilişkin tüm insani bağları ağrı kesicilerle kesilmiş, “yatıştırılmış” insan, varoluşsal bir deneye sürüklenir, kendi bedenini ya da başka bedenleri acı sınavına sokar. Bedenini hissetmek heyecan verici olduğu kadar sapıkçadır da modern insan için. Metalle sevişmek gibidir, insan bedenlerinin ise soğuk çelikten farklı olmaması beklenir; aynı sağlamlıkta aynı hissizlikte.

Modern toplumda hissizleştirilmiş bedene yönelen ilgi mazoşizmi üretirken, hissizleştirilmiş toplumsallığa yönelen ilgiyse acının tanrılaştırılmasında görülür. Elbette ki toplumların birbirlerine çektirdikleri acıların başlangıcı modern zamanlar olmadı, ancak bir toplumun bir diğerine çektirdiği acıyı tüm ayrıntıları ile televizyonlardan canlı izlemesi ilk kez günümüzde görülüyor. Kitleler halinde acı çekenlerin görüntüsü kitleler halinde izleyenlerce algılanıyor. “İliştirilmiş” medya acının kitle algısına hizmet eder, güçlülerin yapabileceklerinin ibret olsun diye gösterilmesini üstlenir.

Ancak modern insan için bedenine acı çektirmek ve mazoşist varoluş, bedenle barışmanın ve onun doğallığına saygı duymanın aracı değildir aksine bundan uzak bir noktadadır. Bedeni yenmenin bir yolu olan acı ile amaçlanan, tüm insan ilişkilerinin olduğu gibi beden-ben ilişkisinin de mülkleştirilmesidir. Fethedilen beden zevk verir, fethedildiği ölçüde “mülkleştirilir”. Modern insanın en fazla zevk aldığı şey egemen olmak ve  sahip olmak değil mi? Modern zamanlardaki kesintisiz hızın simgesi otomobiller cinsel objelerle pazarlanmıyor mu?

Bedenle iletişim kurma serüveni yerine bedene hakim olma serüveni çıkmaz sokak gibidir. Bu yüzdendir ki, acı karşısında tıbbi anlamda en fazla ilerleme kat edilen yüzyılımız acının en fazla kitleselleştiği zamanları da ifade etmekte. Aslına bakılırsa kendi bedenine tanıma – meydan okuma- deforme etme diyalektiği ile yaklaşan modern insanın sonuçta bedenin imhasına yönelmesi hiç de şaşırtıcı sayılamaz. Bedeni ucubeleştirmek ve “bozmak” acı serüveninin kaçınılmaz ereğidir. Bedeni yeniden şekillendirme serüveni tanrılık iddiasının temel eşiğidir.

Bedeni acı ile fethetmenin siyasal bir yönü de var. İşkencenin kurumsallaşması ve sorgu teknikleri, bedenin düşünce dünyasının fethedilmesinin bir aracıdır. Şüphesiz başka bedenlere eziyet edilmesi ve acının bir silah olarak kullanımı çağlar boyunca vardı ancak bedenin ve zihnin tahrip edilmesinin bu derece sistematikleştiği bir çağ modern öncesi zamanda görülmemişti. İşkence “yeniden icat edilmiştir”. Bedenin tıbbileştirilmesi bu sürece hizmet etmektedir, “hasta beden” tanımı acı ile ilişkiyi sorunlu kılar.

Guantanamo’da işkencenin fiili hukuk yarattığı bir çağdayız. Acı ile ilişkimizin siyasal anlayışımızla derin bağlantıları vardır. Kate Millett insanın tıbbileştirilmesi ile bedene yönelik şiddetin politik baskı aracı olarak kullanılmasının akrabalık bağını şu sözlerle deşifre eder:

“Psikiyatri insan haklarını taciz etmektedir. Elektroşoklar, zorla müdahaleler.(..) Onlar güç kullanmaktan vazgeçmiyorlar. Biliyorsunuz bir kez akıl hastası ilan edildiniz mi bütün sosyal haklarınız elinizden alınıyor, vatandaş sayılmıyorsunuz. Bu korkunç bir şey. Tımarhanelerde insanlar tamamen yalıtılmıştır. Hiç kimseyle bir iletişimleri olamaz. Politik baskıya yönelik kurumlarla psikiyatrik kurumlar arasında bir ortak yan söz konusudur bu yüzden. Burada insanın bütünsel bir kontrolü var”.

Hasta ve sakat bedenlerin, yani acı çeken beden imajının göz önünden kaldırılmasında temel savlardan birini “yaşam kalitesi” olgusu alır. “Yaşam kalitesini arttırma”nın güncel beden algısına erişmekle at başı gittiği zamanımızda yaşam; “kaliteli”, “pürüzsüz”, kesintisiz hıza tabi olarak, makbul görünmektedir. Gündelik yaşamımızda artık fazlası ile yeri olan bu kavramın anlam çerçevesi sakat ve yaralı bedenlerin yok edilmesini savunan faşist anlayıştan selüloitli bedenlerin “yola getirilmesi”ne kadar, geniş bir çerçevede kavramsal analiz sunmaktadır.

İlk bölümde bahsettiğim Auschwitz imajını hatırlayalım: Hasta, sakat ve yaşlıların krematoryumlara gönderilmesinin nedeni açıktır: Artık bu bedenlerin üretim süreci açısından bir değer ifade etmeyişleri ve dahası toplumun “genel yaşam kalitesini” düşürmeleri. Günümüzde de sakat ya da değil, bedenlerimiz üretim değerinden çok tüketim değeriyle ölçülmüyor mu? Benzer bir şekilde özellikle Avrupa’da yaş ortalamasının gitgide yükselmesi karşısında “yaşam kalitesi” tartışmasının yoğunlaşmasını izliyoruz.

“Bir Metafor Olarak Hastalık”

Acıyla savaşımızın temelinde bedenin tıbbi bir nesne olarak algılanması yatmaktadır. Bedenin tıbbileştirilmesi ile birlikte gelişen “sağlıklı” kavramı gündelik dile acısız olarak tercüme edilir. Acı, bir insanlık halinin yansıması değildir artık, “hasta insan” olgusunun bir türevidir. Modern zamanlar da “hastalık” ve “hasta beden”e yaklaşım başlı başına araştırmalara konu olmuştur. Bunlar içerisinde Susan Sontag’ın kanser olduğunu öğrendikten sonra başladığı ve tümüyle bir içsel yolculuk olan eseri Bir Metafor Olarak Hastalık- AIDS ve Metaforları’nı önemle anmak gerek. Sontag modern zamanlarda bedenin kırılganlığının, incinebilirliğinin ve acının bastırılmasını şu sözleri ile anlatır:

”İleri sanayi toplumlarında ölümle yüzleşmek öylesine zorlaşmıştır ki, ölüm artık doğrudan incitici bir olay sayılmakta, insanların ölmekte olduğu bilgisi kendilerinden esirgenmekte, ölüm üzerine tüm çeşitlemeler, ‘iyi ölüm en kısa ve bilinçsiz ölümdür’ şeklindeki bir yanılsamaya temellenir hale gelmektedir”.

Hasta insanların acı çekmesi kısmen normal kabul edilir. Ancak bu “normal” acı çeken bedenin ve bir insanlık durumu olarak acının toplumsallaştırılması değildir, hasta insan toplum dışındadır, hastanenin ve sağlık kurumlarının mülkiyetindedir. Hastalık toplumsal dışı bir değişkendir, gün ışığında bulunamayacak karanlık bir tecrübedir. Modern tıbbın birçok tıbbi gelişimi Auschwitz ve diğer toplama kamplarında yapılan bilimsel deneylere borçlu olması yüzyılımızın hâlâ taşıdığı ağır bir utançtır. Acı çeken, hasta beden toplumun kıyısındadır. Doğrusu, açıkça söylemek gerekirse hasta beden modern zamanlarda kavramsal anlamda tümüyle bir ucubedir.

Görülen o ki, ölümlü beden gerçeği ile yüzleşmekten korktuğumuz sürece acıyla üvey evlat ilişkimiz de sürecek. Bedenin kırılganlığının inkârı, ölümlülüğün yok sayılması üzerine kuruluyor. İnsan artık yeryüzünün ve kendi bedeninin “tanrı”sıdır. Zeus acı çeker miydi?

Oysa ağrı vücudun doğal savunma mekanizmasıdır, ağrı habercidir, dış dünyaya ve doğaya bağlayan şeydir. Ağrı algımızdır, varoluşumuzdur, kozamızdır. Ağrıyı gündelik hayatımızda yeniden üretme deneyimimiz ancak ağrının bedenin bir parçası olduğunu kabul etme cüretini gösterebildiğimiz sürece bizi özgürleştirebilir.

Ağrıyı yok etme çabası  bedeni hissedememeyi ve beraberinde doğayı hissedememeyi getiriyor. Bu ise, küresel üretim, tüketim ve yeniden üretim sistemimizin ekolojik dengeyi bozmasına kulaklarımızı tıkayışımızda olduğu gibi, yaşam tarzımızın doğaya aykırı oluşu karşısında isyan eden bedenimizin sesinin kısılmasıdır.

Dengesinin bozulmasına kulak tıkadığımız doğa ve ekolojik sistem bize kayıtsız kalamayacağımız tsunami dalgaları şeklinde geri dönüyor. Dünyamızın ve küresel toplumumuzun kendi elleri ile ürettiği bu canavarın açtığı yara ile acı çektiğini görüyoruz, son yüzyılın en büyük doğal felaketleriyle yüz yüzeyiz ve dahası kapımızda. Peki bedenimiz bize hangi tsunami dalgaları ile yaptıklarımızı ve çığlığına olan duyarsızlığımızı ödetiyor, farkında mıyız?

Daha can alıcı bir soru: Biz modern insanın sahiden bir bedeni var mıdır?

Bünyamin Esen

Acı ve Beden I-II

İleri Okumalar İçin Referanslar:

Bryan S. Turner, The Body and Society: Explorations in Social Theory (Theory, Culture and Society, Vol. 46), Second Edition, SAGE Publications, 23 Aralık 1996.

Chuck Palahniuk, Görünmez Canavarlar, Çev: Funda Uncu Irklı, Ayrıntı Yay., 2004.

David B. Morris, Ilness and Culture in Postmodern Age, University of California Press, 1998.

Erol Göka, Ölümden Öte Köy Var mı?, Virgül Dergisi, Nisan 1998, s. 50-53.

Body Modification Ezine, “If you’re into that urban primitive thing you’ll find BME to be a massive resource of images and discussions of all aspects of tattooing, piercing, branding, scarification and generally marking yourself up in painful ways.” (Broken Pencil, The Magazine of Zine Culture and the Independent Arts No. 3), Bedeni Acı ile fethetmek: Bedeni yeniden şekillendirmenin uç örnekleri ile “rebuilding body” alt kültürü.

Immanuel Wallerstein, “Albatros of Racism,” London Review of Books, Mayıs 18, 2000, s. 11-14.

Kate Millett’ın İstanbul Yolculuğu, Millett ile Şöyleşi, Milliyet, 19.11.1994.

Kate Millett, Zulüm Politikaları, Siyasi Tutukluların Tanıklıkları Üzerine Bir Deneme, Çeviri: Beril Eyüboğlu, Metis Yayınları, 1998.

Susan Sontag, Illness as Metaphor & AIDS and Its Metaphors, Picador; 1st Picado edition, 2001. (Bir Metafor Olarak Hastalık, BFS Yayınları, 1988, çev. İsmail Murat).

Susan Sontag, Regarding the Pain of Others, Oxford University Press, 1987. (Susan Sontag, Başkalarının Acısına Bakmak, Agora Kitaplığı, Çev: Osman Akınhay, İstanbul, 2004)

The Body in Pain: The Making and Unmaking of the World, The Structure of War: The Juxtaposition of Injured Bodies and Unanchored Issues, s. 60, Oxford University Press, 1985.

United States National Library of Medicine, National Institutes of Heath, The Visible Human Project. İnsan bedeninin tıbbileştirilmesi, “kobay” kültürü ve uç örnekler.

West Coast Debate, The 1998 September-October NFL Topic, Sanctity of Life Versus Quality of Life, Matt Roskoski, Jeff Shaw, Matt Stannard, West Coast Publishing, 1998.

Yaşar Çabuklu, Kovulanın İzi, sade’ı yakmalı mı?, s. 94., Metis Yayınları, 2001.

Yaşar Çabuklu, Toplumsalın Sınırında Beden, Acı: Bedenin Adlandırılamayan Sesi, s. 78-

Yorum Bırakınız