Adaletin Konu Mankeni Olarak Ezilenler

Televizyon, gazete gibi propagandaya dayalı eğitim araçlarından yoksun olan bir işçide muhakkak ki baskıya, sömürüye ve hiyerarşiye dayalı kurumlarla ve üst sınıflarla ilişkisinde dayanılmaz bir adalet arzusuyla bir direnç sahibi olacak, bu ilişkiyi sorgulamaya başlayacaktır: Çalışan benim, kazanan neden onlar? Çalışan benim, yoksul olan neden ben?

Ama bu sorgu gerçekleşmez bir türlü. Çünkü o televizyon, gazete gibi propagandaya ve uyuşturmaya dayalı eğitim araçlarıyla düşüncesi köreltiliyor, direnci kırılıyordur; sorması gereken soruları değil, sorması istenilen soruları soruyordur: Akşamki maç kaç kaç bitti? Dizilerde ölen kişilerin ruhuna fatiha okunur mu?

Yaşamını etkileyecek soruları değil de yaşamını uyuşturan soruları sorduğundan, ona, yaşamını etkileyen ve uyuşturan sorularının cevabını hep ara veya üst sınıflar verir: Daha fazla çalış, daha az düşün ya da haklarını talep et, boşver, gibi. Üst ve ara sınıfların yaptığı tek şey, aslında boş zamanını felsefeyle donatmak ve onun yapı taşı olan ezilenlere akıl vermektir. Çünkü ister bir şair olsun, isterse bir filozof, yahut bir burjuva; sanatını da, felsefesini de, mülkiyetini de ezilenlere borçludur ve ezilenlerden kendilerini alkışlamasını ister; sanat adına, bilim adına, din adına, siyaset adına, kurtuluş adına. Fakat bir bilinç asla dışarıdan bir itkiyle gelemez. Bir kunduracı nasıl ki içten gelen bir itkiyle işinin bilgesi olmuştur, kendisinin kurtuluşu da içten gelen bir itkiyle gerçekleşecektir. Ama bu nasıl olacaktır? Geldiğimiz çağda ezilenler bir burjuva kamufulajıyla örtülmüştür. Düşüncesi köreltilmiş, zevkleri ve renkleri piyasaya dahil edilerek tüketime yöneltilmiştir. Düşünmemesi için çalışma saati günün, yani ömrün yarısına tekabül edilmiş, uykudan sonra geriye kalan birkaç saatlik boş vakit burjuva ideolojik, kültürel araçlarının etkisi altına sokulmuş, rüyasında bile ferrariyle dünya turuna çıkıyordur.

Aydınlanmacılık, ilericilik, çağdaşlık da burjavazinin bir sınıf olarak aydınlanmasını, bu burjuva ışığının gölgesini ezilenlere dayatmaya içeriyordu.

Kurtuluş reçeteleri ile ezilenler arasındaki çelişki için biraz daha geriye gitmekte fayda var.

Kritias, Sokrates ile söyleşilerinin birinde, ”Kunduracılar, dülgerler ve demircilerden vazgeçmen gerekiyor Sokrates. Zira onları diline pelesenk ederek onları büsbütün harcadın.” der. Sokrates’in cevabı ise dikkate değerdir, ”Öyleyse” der, ”Adalet, adanmışlık ve benzeri konulardan da mı vazgeçmem gerekecek?”

Evet, adalet, adanmışlık ve benzeri konular her zaman emekçilerden türemiştir ama her zaman bu kılıçlar emekçinin elinde değil, emekçiler adına konuşanların elindedir.

Platon’a göre de, kunduracının kunduracılık, savaşçının savaşçılık, yöneticinin yöneticilik, filozofun filozofluk yapması, yani tüm bu kesimlerin ayrı ayrı yalnızca kendi işiyle uğraşması, kendini buna adaması bir adaletti. Bu anlayış, bu gün de sürdürülmektedir maalesef. Emekçi filozofların olmayışı da bu sebepledir.

Siyasetçi siyasetiyle, işçi işiyle, sanatçı sanatıyla, savaşçı savaşıyla ilgilenir; ama bu görüş gerçekte yalnızca işçiler tarafından tam bir saflıkla savunulur, çünkü siyasetçinin siyaseti işçinin yaşamını belirleyen politikadır, zira savaşçılar, sanatçılar, ekonomistler de. Kendi işiyle ve boş uğraşlarla uğraşan yalnızca işçinin kendisidir.

Ezilenler ile aydınlar, filozoflar, bilimciler, sanatçılar arasındaki uçurum nasıl giderilecektir? Bilgeliği artan kişinin kendi sınıfından, halktan kopması, yabancılaşması ne anlama gelir? Cioran, bir küçük burjuva olarak, toplumdan umut etme melekesini bir hastanenin bekleme salonunda dünyada tartışılan felsefi, politik, tarihi tartışmalardan uzak yaşlı bir kadının kendi iç sıkıntılarından, ağrılarından bahsetmesinden sonra kaybettiğini anlatır. Ki, bu umutsuzlukla birlikte nihilizmin kıyılarına geçişini ifade etmektedir. Sadece Cioran için değil, toplumdan umudunu kesmediğini söyleyen kesimler de aynı duruma yakın bir durumdadır.  Panelde konuşma hakkı olan bir aydın, aynı konuşmayı bir fabrikada, bir gecekondunun içinde, hatta bir kahvehanede yapmayı tiksintiyle karşılamaktadır. Halbuki aynı aydının konu mankeni yine işçilerdir, sıradan insanlardır; ana teması yoksulluk, adaletsizlik, baskılardır.

Sınıflarla birlikte bilgelik ve cehalet arasında oluşturulmuş kast sistemi düzenin sürdürülmesinin temel taşlarından biri olagelmiştir bugüne dek. Bana göre bu ciddi bir çelişkiyi içeriyor. Bilgi tabana tavandan veya tavan arasından paneller, mitingler, kitaplar, televizyon aracılığıyla geliyor, kısmi olarak. Halbuki tersinden gelmesi gerekir. Tavanı yıkmanın başkaca yolu yok.

Nietzsche, emekçinin elindeki çekici alarak, ‘çekiçle felsefe’ yaptı. Bu, her şeyi radikal bir biçimde yıkmak demektir. Nietzsche bu çekiçle ne kadar yol aldı, ne kadar yıkım gerçekleşti, tartışılır birşeydir, fakat ezilenler kendi çekiçlerine sahip çıkması gerekiyor. Dünyalarını değişterecek felsefeyi kendileri yapmadığı sürece adaletin, özgürlüğün konu mankeni olmaya devam edeceklerdir.

Baran Sarkisyan

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Adaletin Konu Mankeni Olarak Ezilenler | YURTSEVER

Yorum Bırakınız