Ah, Minel Aşk!

“Seni seviyorum.” 

Anonim

I

“Sensiz yaşayamam” sözü, bir başkasına kendini sunmak anlamına gelir. Bu sözü söyleyen kişinin demokrasi, bağımsızlık, özgürlük konusunda “vazgeçilmez” inançları olabilir. Ama aşkta bunların tam karşıtı olan değerler benimsenir. Sevdiğimize sahip olma karşılığında biz de sahiplenilmeyi öneririz.

Aşkı ifade eden sözlerimiz yalnız birbirimize hükmetmenin bir belirtisi olmakla kalmaz, kendi bireysel aşkımızı her şeyin üstüne yerleştirdiğimizi gösterir. Aşkımızın, işimize, başkalarıyla olan ilişkilerimize, yaşam biçimimize, değer yargılarımıza hükmetmesine izin veririz. Yaşam, aşk uğruna inanç ve davranışlarını tümüyle değiştiren kişilerle doludur.

İşte bu mutlak teslimiyet yüzündendir ki aşk sürekli olamıyor. Aşka sahip çıkmakla, aşkı bitirmiş oluyoruz. Aşkı yaşarken geliştirilen ifadeler ve jestler giderek yoğunluğunu ve içtenliğini yitirir; sonunda ilişki biter. “Sensiz yaşayamam” sözleri, sevgililerden biri ayrılmak istediğinde diğerinden gelen umutsuz bir çağrıdan başka bir şey değildir artık.

Aşkın bu denli çabuk tüketilmesi, hatta herhangi bir şekilde tüketilmesi için hiçbir sebep yok aslında. Burada sorgulanması gereken kafamızdaki aşk kavramıdır, aşkın buyurduğu özel dil ve adetler yüzünden birbirimize karşı takındığımız tavırdır. Aşka öyle bir üniforma giydirmiş, onu öyle totaliter bir biçimde tanımlamışız ki âşık olma süreci anlık bir şey olup çıkmış.

II

Günümüzde, geçmiş uygarlıklarımızda aşk intihara, cinayete, alkolizme, sadizme, işkenceye, şerefsizliğe götüren büyük bir sorun haline gelmiş. Duygularımızı abartıyoruz.

On sekizinci yüzyılda, Lotte yüzünden intihar eden ve tüm Avrupa’da binlerce genci intihara sürükleyen Goethe’nin “genç Werther”i, aşkı sahiplenmenin ve mülk edinmenin bir örneğidir. İnsanın sevdiğine sahip olma tutkusu aşkın kendisinden ağır basmaya başladığı an, bu aşk değildir artık. Aşk yaşamdan güçlü olamaz, özgürlükten yoksun olarak da varlığını sürdüremez.

Aşkın totalitarizmi, kıskançlıkta da kendini gösterir. Aşk kavramımız totaliter olmasaydı, aşk ile kıskançlığın aynı kişide varlığını yan yana sürdürmesi olanaksız olurdu. “Kıskançlık, sürekli bir ilişkinin besinidir,” diyor Proust. Ama neler pahasına?

Beraber olduğumuz insanlar için sorunlar yaratıyor, duygu ve düşüncelerimizi onlara açıkça ifade etmiyoruz. Birbirimizle sarmaş dolaş olma uğruna ne diller dökülür, ne yalanlar söylenir. Bu, aşksız seks olamayacağı anlamına gelmez. Bazen aşksız sevişmelerde de birbirine yakınlık hissedebilir insan. Her ilişkiyi, aşk diline, aşk paradigmasına sokmak gerekmez. Bunu yaptığımız an, paylaştığımız o mahremiyetin güzelliği, kendiliğindenliği, insaniliği, “aşk”ın olmadığı bir kalıba zorla sokulmasıyla bozulmuş olur.

Neden, bir zamanlar birbirine âşık olan insanlar sonunda birbirlerine dayak atmaya, işkence etmeye ve birbirlerini öldürmeye kalkarlar? Âşıklar arasındaki cinayet oranı neden bu denli yüksek?

Nasıl olur da, hem aşk hem nefretle ilgili düşünce ve duygular aynı insanda barınabilir?

Aşkın bir karşıtı nasıl olabilir? Nasıl olur da aşk nefret tohumlarını, nefret de aşk tohumlarını içerir?

Aşka, tüketilecek, sahip olunacak ya da teslim olunacak bir nesne gözüyle bakıldığı zaman nefret de ortaya çıkar.

Öyle bir noktaya geldik ki, kurumlar, meslekler, dilimiz, hatta ekonomimiz sevgi yoksunluğu üzerine kuruluyor, sevgiye bir sorun gözüyle bakılıyor. Aşkın varlığından çok yokluğunun bilincindeyiz. Âşık olmama durumu normal sayılıyor artık. Tavan arasında bir kupür buldum. Gazeteci, psikiyatrist olan babama soruyor, “Doktor bey, nedir şu aşk illetinin tedavisi?” “Hastalık âşık olmak değil, olmamaktır,” diye yanıtlamış babam soruyu.

Güzellik enstitülerinden psikoterapistlere, giyim-kuşam ve koku fabrikalarından reklam şirketlerine kadar bir kısım sanayici aşkın yokluğu sayesinde para kazanıyor. Yalnızlıktan, reddedilmekten uykusu kaçan kişiler için uyku hapları bile var. Birbirimize elimizi uzatacak yerde haplara uzanıyoruz. Hep kendi kendimize çıkardığımız sorunlar yüzünden. Sorun yaratmakla kalmıyor, aşk yüzünden yaşamımıza son bile verebiliyoruz. Sevgililer arasında biri öldüğü takdirde öbürünün de kendisini öldüreceğine ilişkin “ölüm sözleşmeleri” yapılıyor. Arthur ve Cynthia Koestler yaşamdan birlikte ayrıldılar. İntihar anlaşması yaparak onu uygulayan ilk çift onlar değil. Kimi zaman kendi istemleriyle eşlerini izleyerek ölüme giden, kimi zaman da sadece tükenerek yaşamdan vazgeçen nice insan var. Bu tür kontratlar aşk ilişkisini bir hapishaneye çeviriyor. Bu, bir hareketin liderinin “hain”leri kurşuna dizdirmesinden ya da davaya ihanet etmesi halinde kendisini de kurşuna dizmelerini emretmesinden farklı değil. Bu, totaliter aşk anlayışının bir başka örneği.

Yaşam aşktan üstündür. Aşk yaşamın bir parçasıdır. Yaşarken severiz. Severek ve acı çekerek yaşarız. Acı çekmek de, sevmek de yaşama aittir. Yalnız sevmeyi seçmek ve acı çekmeyi reddetmek yaşamı reddetmek demektir.

Sevgisizlik yüzünden çoğu kez dramatik ölümlere sürüklendiğimiz halde, aşkla birlikte yaşadığımız pek nadirdir.

12696281_10153239316245981_1988112048_n

III

Manevi üniformalarımızın içinde, sevgimizi göstermekten de korkarız. Aşk öylesine bencil, öylesine büyük bir kendini koruma güdüsü içinde ifade edilir ki, insan tüm duygularını sergilemez, en azından hepsini aynı anda sergilemez. Duygular adım adım, taksit taksit açıklanır, böylece karşılık görmek garanti altına alınır. Hatta, bunda öyle ileri gidilir ki, ne zaman “seni seviyorum” sözcüklerini kullanacak olsak karşımızdakinden de aynı sözcükleri bekleriz – adeta mübadele ekonomisinde pazarlık yapıyormuş gibi. Bu sözüm ona aşk denen şeyin genel uygulamasında ve kavranmasında karşılıklılık kavramı vardır. Ben senin yaptığını yapayım, sen de benim yaptığımı yap. Seni seviyorum, çünkü sen beni, ben seni sevdiğim için seviyorsun.

Neden mütekabiliyet arıyoruz? Çünkü aşkta kendi bireysel ifademizi bulmaktan aciziz.

Mütekabil olunca, karşımızdakinin dilini kullanırız, daha doğrusu ortak bir dil yaratırız, standartlar, ısmarlanmış davranış kalıpları yaratırız. “Sen bunu yap, ben de onu yapayım.”

Kullandığımız dil, aşkın paylaşılan bir süreç olmaktan çok objeler arasındaki bir alışveriş ilişkisi olduğunu gösteriyor: “Benimle seviş”, “seninle sevişmek istiyorum”, “beni sev”, “seni öpmek istiyorum” gibi. Mekanik bir mütekabiliyete, karşılıklı taleplere dönüştüğü anda ilişkinin totaliter niteliği, totaliter potansiyeli su yüzüne çıkar.

Bilinçli olarak karşımızdakini hoşnut ederken, aynı zamanda onu hoşnut etmeme potansiyelini, gücünü de elimizde tutarız. Karşılıklılık esası üzerine kurulmuş ilişkilerde, tüm doğaçlama ve kendiliğindenlik, ilişkiden koparılmıştır.

Çağımızda sözüm ona dürüst ilişki, iki tarafın da tüketici olduğu, birbirini tükettiği, birbirinden tükettiği bir ilişkidir. Aile evi, bu durumda, insanların birbirlerine arzularını, taleplerini bildirdikleri bir geneleve dönüşür. Genelev eve taşınmış, adına da aşk denmiştir. Aradaki tek fark, ilişkinin “eşitlik” üzerine kurulmuş olmasıdır.

edvard munch1

IV

Kendiliğindenliğe değil de, daha çok bir tanıma bağlı olarak ele aldığımız sahiplenici aşk çabuk biter. Biter, çünkü özgürlük peşinde koşarız. Hepimizin içinde bir özgürlük, yaratıcılık, kendiliğindenlik özlemi ve potansiyeli vardır. Tanımlandığı şekliyle, en azından Sümer ve Eski Mısır şiirlerinden günümüze kadar tanımlandığı şekliyle aşk, özgürlüğe karşıdır. Aşkın tanımı ve pratiğinde, özgürlükle aşk arasında bir çelişki vardır. Sürekli bir ilişkiye girmektense özgür olmalı denildiğini sıkça duyarız. Aşk yıprandıkça çoğu insan kendisini kahreder, bunu düşünmemeye çalışır. Birçokları da, daha deneyimli arkadaşlarıyla konuştuktan sonra, bu yeni durumu, yaşamın tevekkülle karşılanması gereken bir gerçeği olarak kabul ederler. Kimileri de, başlangıçtaki aşk artık mevcut olmadığı, kendileri de çifte standartlara tahammül edemedikleri için eşlerini terk eder, sonra bir başkasına âşık olup yine aynı kısırdöngüye girerler. Bazı çiftler birçok eşle açık ilişkiye girerek bağımsızlıklarını “kanıtlamaya” çalışırken, başkalarının duygularını ayaklar altına alırlar. Bütün bunlar, aşkı böyle tanımlıyor olmamızdan ve yüzyıllardan beri böyle tanımlamış olmamızdan kaynaklanıyor genellikle. Oysa, bunun aşkla gerçekten çok az ilişkisi var.

Burada sorgulanması gereken, bizatihi aşk ya da aşkın kısa süreli oluşu değil, asıl şarkılarda, edebiyatta, şiirlerde tanımladığımız aşk kavramı, yani tarih ve sanattaki bütün aşk kimlikleridir.

V

Çağımızda birden fazla “aşk deneyimi” giderek yaygınlaşıyor, kadınların da erkekler gibi birden fazla aşk yaşamaları normal sayılıyor. Böylece, bir kereden fazla âşık olanlarımızın sayısı giderek çoğalıyor. Bu deneyimlerin sıklığı, ilişkilerimizde daha titiz, daha eleştirici davranmamıza yol açıyor. Önemli olan insanın kendisi. “Duygusal yatırımlarımızı” titizlikle değerlendirmemiz, her zaman duruma hakim olmamız öğütleniyor. “Kimsenin sizi üzmesine izin vermeyin. Önemli olan sizsiniz.” Verilen mesaj bu. Aşk kendimizi korumanın buyruğunda.

Aşkta totalitarizmin bir başka örneği de, bir aşk deneyimini bir başka aşk deneyiminin ışığında, değerlendirmekten, birini diğeriyle kıyaslamaktan kaynaklanıyor. Tüm aşk anlatılarında, kilometre taşlarını, yol işaretlerini, kritik noktaları, aşk deneyimlerindeki “kişiler” oluşturur. Aşk sürecinin kendisini, onun kendine has coşku, heyecan ve tadını yaşayamayız, yaşatmayız. Aşk duygusuna sahip değiliz; ancak çeşitli kişilerle olan ilişkilerimize onun nasıl yansıdığının hesabını tutarız. Oysa aşkın, kendi içinde, kendinden gelen özellikleri vardır. Aşk sona erdikten ve iki kişi o deneyimden çıktıktan sonra da aşk bir bütün, bir toplam, bir geştalt olarak baki kalır. Yitirilen, aşk değildir. Yitirilen, o belirli sevme şeklinden vazgeçen kişidir. Ama, kişilerin arasındaki aşk, bir zamanlar var olmuş olan aşk yok olmuş değildir. O her zaman mevcuttur. Aşk ilişkilerimize kişiler aracılığıyla bakma alışkanlığımız yüzünden aşkı gözden kaybederiz. İki ilişki ya da iki aşk birbirinin aynı olamaz. Oysa, çoğu kişi, yeni bir aşk ilişkisinde, eskisinde bulduklarını aramaya kalkar; ama yeni sevgililerinde aynı heyecanı, aynı zevki bulamaz. Onların düştüğü bu aptalca hayal kırıklığı üzerinde fazla durmaya gerek yok. Aynı deneyimleri ısmarlayıp tekrarlamaya çalışmak; zamanı, insanları, aklı ve duyguları standartlaştırma çabası, gerçekten son derece ilkel bir totalitarizm örneğidir.

Girdiğimiz her yeni ilişkide, bundan önceki ilişki(ler)de neyin kötü olduğunu birbirimize anlatırız. Yürüdüğü sürece neden yürüdüğünü değil de, sonunda neden yürümediğini konuşur dururuz. Tüm sürecin anlamını değerlendirecek yerde, aşkı unutup ilişkiyi ve onun sonucunu yargılarız.

Oysa yaşadığımız aşk, insanlık tarihindeki tüm geçmiş aşkların bir devamıdır.

jealousy

VI

Duygularımızı en açık olarak en az korktuğumuz, en az çekindiğimiz kişilere açıklamamız, sevme tarzımızın totaliter bir yanı. En az korktuğumuz kişiler aynı zamanda tahakküm ettiğimiz ya da tahakküm etme gücüne sahip olduğumuz kişiler. Dolayısıyla şefkat göstererek, dokunarak, gülerek ya da “çocukça” davranarak, duygularımızı en açık biçimde başka yetişkinlere değil, ancak çocuklara ve hayvanlara gösterebiliyoruz.

Daha birkaç gün önce bu satırları yazmama neden olan bir olay yaşadım. Marburg’da bir öğleden sonra, tam o sırada okuldan çıkmış olan yedi-sekiz yaşında birkaç çocuğun peşinden yürüyordum. Çocuklar neşeyle gülerek, gelip geçen arabalara el sallamaya başladılar. Bir arabadan karşılık gördüklerinde iyice keyiflenip büyük bir coşku içinde yeni gelen arabalara da el salladılar. Sevinçleri arabadakiler üzerinde olumlu bir etki yapmış olmalıydı ki, onlar da gülerek karşılık veriyorlardı. Sürücülerin asık suratlarının güzel gülücüklere dönüştüğünü açıkça görebiliyordunuz. Ben de o gün çok mutlu ve “yaşama sevinciyle dolu”ydum. Çocuklar da bu coşkumu arttırmıştı. Ben de tıpkı onlar gibi davranma dürtüsünü duydum içimde. Önce yapamadım, ama sonunda çekinerek elimi kaldırdım ve tam o sırada çocukların yanından geçen bir arabaya gülümseyerek el salladım. Arabanın içindekiler gülümseyerek çocuklara el sallıyordu. Benim el salladığımı görünce elleri yanlarına düştü ve görebildiğim kadarıyla yüz ifadeleri birden değişti. Birkaç arabaya daha el salladım; karşılık veren biri olacak mı diye sallıyordum artık elimi. Biraz önce çocuklara el sallayan kişilerdi bunlar, ama hiçbiri karşılık vermedi. Bizimle aynı düzeydeki (aynı yaşta, aynı sosyal sınıftan, aynı meslekten, aynı kültürden) kişilere duygularımızı göstermek ne kadar zor.

Egemen durumda olunca insanın arzularını açıkça belirtmesinin en tipik örneği genelevlerde görülür. Erkek yüzyıllardan beri eşine açamadığı, akranlarıyla paylaşmaya cesaret edemediklerini, kiralık “köle”sinin efendisi durumuna geçtiğinde büyük bir rahatlıkla dışarı vurur.

VII

“Senin için deli oluyorum.” Hayır! Aşk insanın kendini duyguların, sözüm ona mantıksızlığına kaptırması anlamına gelmiyor. Duyguların zihin üzerinde egemenlik kurması demek değildir aşk. Akıl ile duyguların birbirine karşıt olması ikilemi doğru değildir.

Duygular ve düşünceler bir aradadır, birbirleriyle iç içedir. Düşünce duyguları olduğu gibi, duygu düşünceleri de vardır.

Aşkın bu irrasyonel imajı ya da modeli, uzun süreden beri, aşkın geçici olmasına yol açan bir strüktüre sıkı sıkıya bağlamıştır bizi. Aşkın irrasyonel olduğu, insanın deli gibi âşık olduğu kavramı bize rehberlik etmiştir. Gerçekten de, âşık olduğumuz zaman çılgıncasına vuruluyoruz, yemeden içmeden kesiliyor, uyuyamıyor, çalışamıyoruz. Tüm dünyayı sadece o kişi açısından değerlendiriyoruz. Ama, bu tek imaj, aşkın bu sınırlanmış tanımı, aynı zamanda öldürüyor onu; çünkü, aşk sürecinin ancak bir yüzünü onun sürekli bir özelliğiymiş gibi ele alıyor.

Ana çocuğunu, koca karısını, arkadaşlar birbirini sever; balık tutmakla silah kullanmayı, yeme içmeyi, yalnızlığımızı ve biricik aşkımızı severiz.

Sevgi sözcüğünün ne denli geniş kapsamlı kullanıldığını düşünmek insanı şaşırtıyor. Ancak, her bağlamda farklı bir anlama geldiği de bir gerçek. Bu farklılığı sezmekle birlikte, onu tanımlayacak başka sözcükler bulamıyoruz. Bunca değişik durumu betimlemek için elimizde sadece bu tek sözcüğün bulunması, aşk anlayışımızın yüzeysel olduğunun dilbilimsel kanıtı. Bu durum, aşk konusundaki düşünce ve duygularımızın gelişmemiş olduğunu, henüz rafineleşmediğini gösteriyor.

Eskimoların, “kar”ı, gemicilerin de çeşitli rüzgârları anlatmak için ne kadar çeşitli sözcükler kullandıklarını bir düşünsenize… Oysa, eski Mısırlıların aşk şiirleri, bugün aşk için düşündüklerimizi ve hissettiklerimizi hâlâ aynı birkaç kelimeyle tıpatıp dile getiriyor.

Aşk konusunda ne düşünmüşsek, yüzyıllar önce nasıl sevmişsek bugün de bunu aynı ilkel, kaba ve totaliter biçimde sürdürüyoruz.

Aşkın evriminde duraksama olmuş bir yerlerde, bir zamanda, kendi içimizde… Amerikalı yazar Saul Bellow’un dediği gibi, “Radyasyondan çok birbirlerinin kalplerini kırmaktan ölüyor insanlar.”


Gündüz Vassaf

Yorum Bırakınız