Annelik Kurumu Üzerine

Bütün toplumların ortak değer olarak kabul ettiği çok az şey vardır ve annelik de bunların başında gelmektedir. Anneliğin biyolojik boyutunu ve buna bağlı olarak gelişen “duygu” boyutunu tartışacak değiliz. Bizim asıl tartışmak istediğimiz, annelik kurumunun yol açtığı ayrımcılıktır.

Kadınların hamilelik sürecinde ve doğumdan sonra gerek hormonsal gerekse de duygusal bir yığın değişiklik geçirdiği doğrudur, doğru olmayan ise, annenin çocukla kurduğu bağın bu duygusal ve hormonsal değişikliğin bir sonucu olarak izah ediliyor olmasıdır.

Kadınların hamilelik sürecinde daha duyarlı oldukları ve doğumdan sonra daha bir sorumlu oldukları ve kendi annelerini daha iyi anladıkları söylenir. Biz bu görüşe katılmıyoruz; bu görüşe katılmamakla kalmıyor, bunun tam tersini iddia ediyoruz.

Hamilelik öncesi süreçte toplumsal birçok meseleye duyarlı olan kadınlar, hamilelik sürecinde kendi dünyalarına çekilmeye başlarlar. Açıklama ise şu olur: “ben artık bir başka can taşıyorum, dikkatli ve sorumlu olmam gerek.“ Hamilelik yerini anneliğe bırakınca ise, yeni bir açıklama gelir: “Ben artık eskisi gibi yaşayamam, şimdi düşünmem gereken bir başkası var.” Artık kadın için hayattaki en önemli ve kutsal olan kendi çocuğudur. Bu açıklama toplum tarafından kabul görür, kabul görmenin de ötesinde adeta kutsanır. Bu kutsallık üzerine filmler yapılır, şarkılar söylenir, kitaplar yazılır. Bu durum o denli özelleştirilir ki, bunu anlamak gittikçe güçleşir. Tam da bu noktada bildik o sihirli sözcükler yardıma yetişir: “Anne olmayan bunu anlayamaz.” Bu söylem o kadar güçlü kabul görür ki, anne olamayan kadınlar kendilerini eksik hissetmeye başlarlar.

Evet, annelik durumu kadını daha ayrımcı ve daha duyarsız yapıyor. Çünkü anne olan kadın tek bir insana yani kendi çocuğuna yöneliyor ve çocuğu onun için yaşamdaki en değerli varlık oluyor.

Anne olan kadın, yaşamla olan bütün bağını çocuğu üzerinden kurmaya ve toplumsal olanı çocuğuyla olan ilişkisine tabi kılmaya başlıyor. Bu durum bir zaman sonra bir cinnet hali alabiliyor ve anne olan kadın hiçbir tereddüt göstermeksizin, “ben kendi çocuğu için bütün dünyayı yakarım” diyebiliyor.

Bundan dolayıdır ki, tıpkı aile kurumu gibi annelik kurumu da toplumsal ve adil bir yaşamın önünü kesen bir karaktere sahiptir. Bu kurum devam ettikçe herkes kendi çocuğunu kollayacak, kendi çocuğuna yer açmak için başka çocukları itip kakacak ve kendi çocuğunun ayrıcalıklı bir yaşam sürebilmesi için başka çocukların mağduriyetine göz yumacak ya da bu mağduriyetin örgütlenmesine ortak olacaktır.

Duygusal olarak insanın birine karşı ayrımcı davranmasını anlamak mümkündür, kimin kimi ne kadar seveceğine kimse karışamaz, bu alanda ne eşitlik sağlamak ne de herkesin herkesi sevebilmesi mümkündür.

Lakin günümüz dünyasında sevmek, yalnızca duygusal değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik ayrımcılığı da beraberinde getirmektedir, dolayısıyla da masum değildir. Eğer ki bir anne yalnızca duygusal anlamda ayrımcı olsaydı ve onun bu ayrımcılığı ekonomik ve toplumsal alanda bir ayrımcılığa tekabül etmiyor olsaydı, bu durumda annenin duygusal ayrımcılığı hiç bir sıkıntı yaratmazdı. Yok, eğer anne her şeyin iyisini ve fazlasını kendi çocuğu için istiyor ve bunun için mücadele ediyorsa, adaletin uygulanması söz konusu olduğunda her koşulda kendi çocuğundan yana oluyorsa, haksız da olsa her durumda kendi çocuğundan yana oluyorsa, bu durumda anneliğin ne savunulacak, ne de yüceltilecek bir yanı olabilir. Dolayısıyla da doğru olan bu kurumu savunmak ve kutsamak değil, bu kurumu geldiği yere göndermektir.

Elias Nin

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Annelik Kurumu Üzerine | YURTSEVER

Yorum Bırakınız