Aziz Nesin – Dur Bakalım Ne Olacak?

Tanıştıklarının üçüncü günü evlenmeye karar vermişler. İyi bir ailenin kızı. Anası, babası da namus işinde çok titiz. Kız,
– Bu böyle sürüp gitmez. Gel beni ailemden iste! diyor.
Yumuşak başlı bir adam. Hiçbişeye karşı durmaz.
– Peki, yarın akşam evinize gelir, seni babandan isterim, diyor.
Kız, durumu annesine açıyor. Anne de kocasına söylüyor. Ertesi gün, damat adayını bekliyorlar.
Akşamüzeri, çat kapı geliyor. Buyur ediyorlar. Oturuluyor, kahveler içiliyor, konuşuluyor. Ama delikanlının evlenmeden hiç söz açtığı yok. Kalkıp gitmiyor da. Akşam oluyor. Sofraya çağırıyorlar. Yemek yeniyor. Yemekten sonra kahve içiliyor. Delikanlıda hiç evlenme ağzı yok. Vakit geceyarısını geçiyor. Kovacak değiller ya…
-Buyurun, yatağınız hazır… diyorlar.
Kızı da koluna alıp yatak odasına girerken kızın babasının kan tepesine sıçrıyor:
– Ne oluyor oğlum?
Bizimki hiç telaşsız, kızın babasına, -Dur canım sen… diyor.
– Dur olur mu?
– Dur sen, nene lazım, dur… Allah Allah… Dur yahu… Elbet bizim de bir bildiğimiz var. Dur bakalım.
Hem böyle söyler, hem kızı kolundan yatak odasına çekermiş. Bunları öyle de güvenli söylüyor ki, kızın babası şaşırmış.
-Allah Allah… Elbet bizim de bir bildiğimiz var canım. Durun bakalım. Bekleyin hele…
Yatak odasının kapısı kapanıyor. Ana, baba şaşkın:
– Dur bakalım, bildiği neymiş… diye bekliyorlar. Onun ilk vakası buymuş. Belki de tıpkı tıpkısına
böyle olmamıştır da başka türlü olmuştur. Ama bizim kulağımıza böyle geldi.
Sabahleyin yatak odasından çıkıyor. Ana baba uyumamış.
Kızın babası yüzünü kızdırıp soruyor:
– Eee, ne olacak bakalım?..
-Durun canım, telaş etmeyin siz. Allah Allah… Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Sabah kahvaltısı da çıkarıyorlar. Sonra evdekilere,
– Allahaısmarladık… diyor.
Bu sefer kız iki gözü iki çeşme amana düşüyor.
– Yahu dur sen, dur. Ağlama. Ağlama bakalım. Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Acaba bildiği nedir, diye bekleyedursunlar, delikanlı bir daha görünürlerde yok. Ara da bulasın.
Kendisi hapisaneye gelmeden önce, maceraları geldi.
Girermiş kumaş mağazasına,
-İndir şu topu!., dermiş.
Topu kolunun altına alır, çıkarmış. Neye uğradığını şaşıran kumaşçı, o otomobile binerken koluna yapışırmış.
– Yahu bırak kolumu, bırak sen. Bırak canım. Kumaşını yemedik ya… Allah Allah… Nene lazım senin… Dur bakalım. Dur, dur bakalım. Bekle! Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Bu sözleri kendisine o kadar güvenli, kesin söylüyormuş ki, karşısındaki ister istemez donup kalıyor, hatta,
-Dur bakalım, bildiği neymiş? diye meraka bile düşüyormuş.
Bunlardan hiçbiri merakını giderememiş. Çünkü bir gören onu bir daha göremiyor.
Onun dilden dile dolaşan işleri bir değil, bin değil. Ama yaptığı işlerin hepsinin de yolu yöntemi bir.
Hele bigün bir zavallı tramvay biletçisine yaptığını anlattılar. Dinleyenler güle güle katıldı. Bigün tramvaya binmiş, biletçiye, -Ver şu para çantasını!., demiş.
– Neye?
-Ver sen, ver!..
– Neye vereyim canım?
-Allah Allah… Ver sen yahu, ver sen… Ver diyorum sana. Nene lazım senin? Ver bakalım bikez, biz ne yapacağız gör. Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Şaşkına dönen biletçi, boynundan para çantasını çıkarıp veriyor. Öbürü çantayı soğukkanlılıkla alıp iniyor tramvaydan. Öyle kaçtığı, koştuğu da yok. Ağır ağır yoluna gidiyor. Tramvaydaki yolcular donup kalmışlar, arkasından bakıyorlar. Gidiş o gidiş…
Bize, onun belki yüz vakasını anlattılar. Hiç de yakalanıp cezaevini boylamamış ama, yaptıkları dillerde dolanıyor. Belki de anlatırken bire bin katıyorlar. Herneyse…
Derken, bir akşamüzeri cezaevine getirdiler. Ufak tefek bir oğlan. Otuzbeş yaşında ama, yirmibeş ancak gösteriyor. Gözleri iğne başı kadar küçük, cin gibi bişey. Öyle konuşkan da değil. İki gün koğuşta sesi soluğu çıkmadan durdu.
Üçüncü gün bombası patladı.
Mahkûmlardan hiç tanımadığı, ama gözüne kestirdiği birine gitmiş. Birdenbire adama,
-Elli lira ver!., demiş.
– Ne yapacaksın?
-Ver sen… Ver yahu!.. Ver diyorum.
-Peki, ne olacak?
-Allah Allah… Ver be kardeşim. Nene lazım, ver sen!.. Hâlâ duruyor. Versene birader! Elbet bizim de bir bildiğimiz var.
Adam da, acaba bildiği nedir, diye merak etmiş, elli lirayı vermiş:
-Al bakalım ne olacak…
Parayı alıp gitmiş. Artık cezaevinde onun numarasını öğrenmeyen kalmadı. Mahkûmlar, gardiyanlar, müdür herkes biliyor.
Cezaevine girişinin haftasına ortadan kayboldu. Derken iş anlaşıldı.
Akşamüzeri nöbetçi gardiyana gidiyor,
-Aç şu kapıyı!., diyor.
Ama, demeden demeye fark var. Başkası dese gardiyan suratına iki de tokat atar.
Ona,
– Ne olacak? diye soruyor.
-Allah Allah… Aç sen yahu… Elbet bizim de bir bildiğimiz var. Aç bakalım.
Gardiyan, koğuş kapısını açıyor.
– Gel benimle beraber!
– Ne olacak?
– Gel sen yahu, gel!
O önde, gardiyan arkada bahçeye çıkıyorlar. -Aç şu kapıyı!..
– Neden?
– Aç yahu sen… Nene lazım senin? Aç bakalım, ne olacak… Elbet bizim de bir bildiğimiz var, aç sen!
Gardiyan açıyor. Acaba ne olacak diye merak ediyor. Öbürü, elini kolunu sallayarak yürüyüp gidiyor.

Aziz Nesin

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Aziz Nesin – Dur Bakalım Ne Olacak? | YURTSEVER

Yorum Bırakınız