Başkalarının Acısı

Bugünlerde sosyal medyanın da katkılarıyla “farkındalık” ve “duyarlı olmak” en sık duyduğumuz kavramlar. Topluma duyarlı olma çağrıları yapılıyor. Bu çağrılara çoğunlukla fotoğraflar, kısa görüntüler eşlik ediyor. Öyle yabancı bir ülkeden falan değil, kendi ülkemizden “içerik”ler bunlar. Kurşunlanmış ev duvarları, yıkıntılar, dehşet içinde insan yüzleri, ölü bedenler. Sınırlarımız içerisinde bir savaş var ve biz “olağanüstü hali” sosyal medya içeriklerinden takip ediyoruz. Kullanıcıların önemli bir kısmı bu acıyı daha da görünür kılmaya çabalıyor. “Başınızı öteki tarafa çevirmeyin, bakın, görün ve bir şey yapın” diyorlar. Sonra da bir şeyler yapmış olmanın görece rahatlamasını hissediyorlar; anlaşılmaz bir durum değil.

Bazıları ise bu görüntülere dikkat çektikten sonra “duygulara” da seslenmeyi tercih ediyor. Bebeklerin öldürülmesi, çocukların hedef olması karşısında uyanabilecek iki duygu var; dehşet ve acıma. Kendisinin uzağında saydığı bir savaşın mağdurlarına karşı hissedilebilecek en kuvvetli duygu kuşkusuz acıma. Peki bu duygunun ardından ne gelebilir? Dehşete düşen, mağdurlara karşı acıma hissiyle dolan kişi ne yapar?

Susan Sontag, “Başkalarının Acısına Bakmak” kitabında, acımanın ahlaki bir yargıda bulunmayı gerektirebileceğini, öte yandan “korkunun ikizi” bir duygu olduğunu ve hatta şiddeti dindiğinde, baskın çıkanın korku olacağını söyler. Doğada korkmuş bir hayvanı gözlemlediyseniz bilirsiniz, korku üç davranıştan birine yol açar; saldırmak, kaçmak, hareketsiz kalmak. Oysa savaş mağdurlarının görüntülerine bakmamızın tek bir amacı olabilir (ya da olmalıdır), savaşı durduracak bir şey yapmak, direnmek.

Aslına bakarsanız “savaşa karşı çıkmak” duygusal bir tepki değil, ahlaki bir tutumdur, yani felsefeyle ilişkilidir. Tıpkı cinayeti bir suç olarak görmemizin yaşam hakkının kutsallığına inanmamızdan kaynaklanması gibi. Yoksa kan görünce elimiz ayağımıza dolandığından cinayet işlemiyor değiliz. Kaynağı felsefi olan bir tutuma yol açmak için duygulardan medet ummak kulağa pek mantıklı gelmiyor. Buradan bir direniş doğacağını öne sürmek akla hakaret.

Sontag aynı kitapta, savaş fotoğraflarının uyandırdığı “şefkat” duygusunun istikrarsız ve gelgeç bir duygu olduğunu vurguladıktan sonra şöyle diyor; “Şefkat, eğer eyleme geçirilmezse yok olup giden bir duygudur. Burada sorun, uyandırılmış, ayağa kaldırılmış duyguların, aktarılmış olan bilgilerin nasıl eyleme dönüştürüleceğidir.”

Günümüzdeki sorunsa duyguların nasıl eyleme dönüştürüleceğinin de ötesine geçmiş görünüyor. Sosyal medyadan kahır dolu mesajlar yayınlamak ve burada araç olarak duygusal bir dili kullanmak, eyleme geçmenin ikamesi haline getirilmiş oluyor. Dolayısıyla eyleme değil, eylemsizliğe zemin hazırlıyor. Eyleme ve çoğalmaya -yani çerçevesiz, dağınık örgütlenmeye- dönüşmedikçe kısa bir süreliğine vicdanımızı rahatlatan “duyarlı, farkındalık telkin eden tivitler” sanal âlemin derinliklerinde kaybolmaya mahkûm.

Sontag’ın kitabını yazdığı yıllarda sosyal medya enstrümanları yoktu ve insanlar savaşın korkunç yüzünü deşifre eden görsellerle bizim kadar sık karşılaşmıyorlardı. Sontag o yıllarda bile bir başka tehlikeye değinmişti; “Yapabileceğimiz bir şey olmadığı duygusu yaygınlaşırsa, o zaman insanlar böyle haberlerden sıkılmaya, giderek tepkisizleşmeye ve iyice atalete kapılmaya başlarlar.”

Hal böyle olunca, “kahır mesajları” yayınlayanlar, kendileri dahil hemen hiç kimsenin eyleme geçmesini sağlayamadıkları gibi, niyetleri öyle olmasa bile çoğunluğu elden bir şey gelmeyeceğine inandırıyorlar. Kendilerini dışarıda tutarak başkalarını “duyarsızlıkla” itham edenler, bir yandan kendi “duyarlıklarını” tescillerken, esasen atalet ve tepkisizlik değirmenine su taşımış oluyorlar.

Yazıklanma yazıklanmadır. Ne duyarlığın göstergesidir, ne de farkındalık yaratır.

Irmak Zileli

Yorum Bırakınız