Beş Bin Yıllık Dinazor: Aile

Beş bin yıl sonra aile ortadan kalkar mı? Özgürlüğün ve aşkın en güçlü prangası, en küçük ama en uzun ömürlü hapishanesidir, aile. Kişiliğin üç başlı kara kurtçuğudur. Kuralların ve tutuculuğun kalesidir. Yönlendirme, müdahale ve çürümedir. Nasihatin rahimidir. Küfürün etkisini yitirdiği, firarın ilk icat edildiği diyardır. Hiçbir kurum, köleliği aile kadar kutsayamaz. Sadece mülkiyetin değil, dinin de kalesidir. Kilisenin, caminin, sinagogun, her türlü tapınağın üzerinde yükseldiği asıl zemindir. Deliliğinde zerre kadar bilgelik olmayan tüm delilerin çıktığı yerdir.

Beş bin yıl sonra soyu tükenir mi bu dinozorun? Sanmıyorum, biçim değiştirerek sürdürür hükmünü. Soyunun tükenmesi için bir beş bin daha gerekiyor. Evlilik, karı, koca, ana, baba gibi kavramların ortadan kalktığı, bireysel yaşamın tüm yönleriyle ihtiyaçlarına ve özgürlüğüne kavuştuğu bir gerçek deliler çağı için on bin yıla ihtiyaç var.

Aşk ve sevgi. Bu iki nesne mülkiyet duygusunun kölesi durumundadır. Mülkiyet dünyası aşkı ve sevgiyi, sırf iki zıt cins, yani kadın ve erkek arasındaki ilişkiye hapsetmek ya da indirgemekle kalmamış, insanlar arasındaki duygusal ilişkileri işgal etmiş, bu ilişkileri, kendi mizacına uygun katı kurallar sistemine bağlamıştır. Tarih öncesinde ve tarihte her zaman var olan eşcinsel ilişkileri ise ya yasaklamış ya da yadırganır, doğal olmayan, sapık ilişkiler çarmıhına germiştir. İki insan arasındaki duygusal ilişkiler dahil, hiçbir şey mülkiyet dünyasının ve mülkiyete dünyasının kalesi olan ailenin müdahalesinden, kurallar sisteminden bağımsız değildir.

Bireyin özgürleşmesi. Tarihin yürüdüğü biricik yoldur bu. Bireyin tam anlamıyla özgürleşmesi, toplumun kılcal damarlarına kadar uzanan tüm bağımlılık ilişkilerinin parçalanmasına, yerini özgür ilişkilere bırakmasına bağlıdır. Aile, toplumdaki bağımlılık ilişkilerinin beyni, üreticisi ve koruyucusudur. Devlet, gücünü aileden alır. Sistemin bekçiliğini yaparken, devriye turlarını en çok ailenin etrafında atar. Asya ailesinin etrafında bu turlar daha da sıklaşır.

Geçimini sürüye ve kılıcın hareketine dayayan eski göçebe Türklerde aile içi zulüm, İslamlık sonrasına nazaran daha azdı. İslam öncesi, klasik Türk “baba ocağı”nda, babanın otoritesi ve yetkileri, ne İslam ailesi, ne de Roma’nın “Pater famimias”ıyla kıyaslanmayacak derecede zayıftı. Hakanlar bile buyruklarını hem kendileri hem de hatunları adına çıkarıyorlardı. İslamiyetin kabulünden sonra, poligami, örtünme, taşlanarak öldürülme (recm) ve benzeri adetler silsilesi, aileyi, ortaçağ zindanı haline getirdi. Üst sınıflarda tek erkeğe bir harem, sürü ve koç yaşamı ortaya çıktı. Selçuklu ve Osmanlı insanı, gevişinin tadını çıkaramayan, boyunduruk öküzü gibi yaşadı. Günümüz insanı bile, bu eski insanın yaşamını özleyecek derecede gerilemiştir.

Hiçbir sistem, yükseliş çağında, aileyi, kapitalizm kadar yüceltip göklere çıkarmadı. İdeal, Anadolu deyimiyle, temiz aile tasvirleri, edebiyatı kırıp geçirdi. Ünlü ressamlar, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rafaello, Tiziano, Rubens, Murillo ve benzerleri, Kutsal Aile’yi, renk ve ışık cümbüşü içinde çizerek, insanlığı böylesi bir atmosfer içine çekmeye çalıştılar. Kapitalizm, karşılığı ödenmemiş onsekiz – yirmi yıllık bir emekle, devlete asker, sanayiye işçi üreten, baskının ve eşitsizliğin sigortası durumunda olan böyle bir kurumu, bir yandan yüceltirken, diğer yandan, yıkılış sürecine soktu, elinde olmadan. Her olgu, kendi bağrında, kendisini yıkacak çelişkileri taşıdığı için, sonsuzluk aleminde yıkılmayacak hiçbir şey yoktur. Yaşam, tadını ve güzelliğini, sadece yaratmaktan almıyor, yıkmaktan da alıyor. Yıkmak, yaratmaktan daha çekicidir. Bu çekicilik belki de, onun, yaratma eyleminin şafağı olmasından kaynaklanıyor. Doğan her yeni çelişkinin şafağı, güzel ve çekicidir.

Geleceği kurma kavgası veren hiçbir insanın kafasında, aile ortadan kalktıktan sonra, onun yerini neyin alacağı konusunda bir açıklık yoktur. Bu konuda berrak bir ütopyaya ihtiyaç vardır. Ütopyanın köklerini bilime dallandırmadığı, derin ve berrak olmadığı ve de pratiğe kılavuzluk etmediği toplumlarda din güçlenir. Sarsılan ailenin yardımına koşar, güçlü payandalarla onu sağlamlaştırır. Sermaye dayandığı temelleri, kendinden önceki toplumlardan daha hızlı bir şekilde yıkıyor. Bu yıkıştan doğa da payını alıyor.

Eli ayağı temiz sosyalist aile. Bu cümle, köy kökenli komünistlerin, köylü komünistlerin, tüm dünyada hoşuna gidiyor. Kapitalizmin aileyi dumura uğratıp dağıtmasını pek hayıra yormuyorlar bunlar. Bunlara göre çürüyüştür bu. Sosyalizmin anasının kapitalizm olduğunu pek anımsamazlar. Gelişme ile çürüyüşü birbirlerine karıştırırlar. Bağımsız, bireysel yaşamın gelişmesine, benim yirmi beş yıl önce baktığım gibi, öküzün bıçağa baktığı gibi bakarlar. Kilisenin eşcinsellere bakışı ile bunların bakışı arasında, dişe dokunur bir farkın olduğunu sanmıyorum pek. İbneler, kulumparalar, seviciler sürüsü, toplumun tortusu. Bakış budur. Kısa ve öz. Sen sağ, ben selamet.

Peki ne olacak? Bir şey olacağı yok, normaldir. Tip tip komünist var. Hiçbir kavunun kıçı aynı derecede kokmaz. Her ülkenin her yerinde, aynı kalitede kavun yetişmez. Koruculuk çağı hiçbir zaman sona ermedi. Her insan bir şeyleri gözünün bebeği gibi koruyor. Gelgelelim ki, zamanın yıkıcı dalgalarına karşı, sonuna kadar koruyabileceğimiz hiçbir yüce değerimiz yoktur. Yapılabilecek en yüce iş, bu dalgaların önünde yürümek, yani zamanın yıkıcı yaratıcı eğilimlerine kılavuzluk etmektir. Kıçı çıplak uyuz bir keçiyi, koca bir koyun sürüsü tıpış tıpış izliyor. İnsanlık bu garip manzaradan ibret almaya başlamıştır. Her zamankinden daha ileri boyutlarda hem de.

Muzaffer Oruçoğlu

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Beş Bin Yıllık Dinazor: Aile | YURTSEVER

Yorum Yapın