Bir Adam

Sabaha kadar yamalı bohça rüyalarla savaştı. Uyandığında sırılsıklamdı. Korkmuş muydu? Hayır. İçinde büyük bir huzursuzluk… Başında yamalak uykunun verdiği basık ağrı… Başlangıcı kötü yaptık yine, dedi. Yorganı attı üzerinden. Gözlerini tavana dikti. Bir şeyler arar gibi kaçamak üç beş bakış attı. Bu tavan ne hesaplaşmalara şahitti. Uykusuz nice gecelere… Neyse ki o günlerden tanışıktı tavan bu bakışlara. Bu gözlerden ne acılar ne sevinçler ne yaşlar akmıştı da tutamamıştı asılı kaldığı yerden… Onu yadırgamazdı… Can Yücel ne derdi: Gerin bedenim gerin! Hoyratça esnetti vücudunu. Esnedi… Yok! Olmuyordu. Huzursuzluk öyle hemen geçecek gibi değildi. Ayağa kalktı.

Bugün yapacak o kadar çok iş vardi ki… Yetiştirmesi gereken dünden kalma işler, bu günün taze işleri, dinlenmesi gereken sızılı bir dost, teselli edilmesi, gözünün yaşı silinmesi gereken bir babaanne, mahallenin köşe başında her gün bekleyen dilenciye rutin verilmesi gereken 5 kuruş, ilgi, övgü, iltifat bekleyen bir sevgili…

Okunması gereken üçüncü sayfa cinayet haberleri, içinde nice ihtiraslar barındıran mahalle kavgaları, içilmesi gereken kantincinin bilmem kaç günlük demlenmiş ne idiği belirsiz karbonatlı çayı…

O herkesi düşünmek zorundaydı. Fıtratı böyleydi. Düşünmeden edemezdi. Zaten kendinden başka herkesi düşünürdü. Bir gün de kendine, nasılsın, diye sorsaydı ya. Keşke sorsaydı. Sorsa böyle olur muydu? Olmazdı herhalde. İlla bencil mi olmak lazımdı diye söylendi. En sonunda… Ehhh neyse yahu diyerek bir tekme salladı kedinin gece oradan oraya savurmaktan yorduğu salonun orta yerinde duran şekilsiz kağıt yumrusuna…

Şeklini kazanalı az zaman olmuştu ona sorarsan. Kaybetmesi ise an meselesiydi. İnsan şekli nasıl oluşurdu sahi? Nasıl adama dönmüştü? Adam gibi olmuşsun demişlerdi bir gün. Adam gibi… Adam olmuştu. Adam nasıl olunur abi, demişti. Sen adam mısın mesela, demişti. Esnaf ağabey sinirlenmişti. Bu nasıl soruydu. Adam tam da kendi ve kendi gibiler gibi olurdu işte… Bu da sorulur muydu? Adamları(!) durduk yere de kızdırmıştı o gün… Ne gereksiz adamım ben dedi, güldü. Sonuç itibari ile adamdı. Yeterdi.

Çayın suyu kaç dakikadır kaynamaktan helak olmuştu. Kaç vakittir yaylanıyordu zihninin yayları savruk düşüncelerde. Saate baktı. Sekize yirmi beş vardı. Bu gün işe geç gidecekti. İzin almıştı. Vakti vardı, rahatça kahvaltımı yaparım diye sevindi. Ne zamandır kendisiyle baş başa kahvaltı yapmamıştı. Aslında ne zamandır kahvaltı bile yapmamıştı. İşe ucu ucuna yetişirdi. Ne de olsa iki vesait değiştirirdi. O uçlara bir poğaça simit yerleştirirdi. Acele acele ne yediğini anlamadan tıkardı ağzına löp hamuru. Hayatta koşturmacadan neler yutturmuştuk sahi kendimize. Nice yalandan, çiğnenmemiş, tadına varılmamış, anlaşılmaz löp lokmalar… Ne kadar yavaş anlarsan o kadar hızlı yaşlanırsın.. Kedi çoktan uyanmış, yediği yoğurdun yağlarını yalanıyordu pencerenin eşiğinde. Simsiyah bir kediydi. Burnunun üzerinde kocaman beyaz bir leke vardı. Sakar koymuştu bu yüzden adını. Göz göze geldiler. Kedi huysuzlandı miyavladı gergin.

Kedilerden hiç hoşlanmazdı son iki yıldır ev arkadaşlığı etmeden önce. Sokak kapısını açık bıraktığı bir gün içeri sıvışmıştı Sakar Efendi. Buyur eden var mı, müsaitler mi, usul erkan bilmeden hunharca girmişti içeri. Dışarı atmak için çok çabaladı. Yok. Gitmedi kedi. Yalvarsa da hayatında olmak istemeyenlere inat kovsa da onu bırakmayan bu tombak kediyi alıverdi bir köşeye. Bir köşede durmak kaydıyla… Şimdi az çok alışmıştı. Tam anlamıyla benimsemiş değildi hala. O kadar uzun boylu değildi. Ama ona bir isim verecek kadar bir ahbaplıkları vardı işte. Kedileri sevmezdi. O yüzden Sakar’dı adı. O yüzden ad vermişti ona. Sokakta özgürce dolaşmak varken bir çatıya tutsak olmayı o seçmişti. O da onun özgürlüğünü böyle yaftalayarak almıştı… Hak etmişti. Artık eskisi gibi olamazdı. İradesi dışında bir isim konduruvermişti hayatına. Çünkü o Sakardı… Neler saçmalıyordu. Kedinin isim kavramı için iradesinden bahsediyordu.

Bugün gerçekten hiç iyi değildi.

Daha çok küçükken yine aynı evde aynı pencere kenarından eve yabanıl gözlerle bakarken (yıllar geçmesine rağmen bakışlar hala yabanıldı) annesi mutfakta yemek pişirir, kardeşleri küçük odada sessizce! boğuşurken, babası salonda aynı yerine kurulmuşken… yine aynı huzursuzluk içindeydi. Bu sabah sırılsıklam uyandıran o tanıdık huzursuzluk… Sahi hiç geçmemiş miydi bu içindeki yumru? Sanki kendini bildi bileli midesinde yumruk gibi bir yumru… Ne yaparsa yapsın hayatta tam ohh dedirtmeyen , azıcık hareketlense bulandıran azıcık sevinse aksırıp tıksırtan hele ki mutlu olursa kusturan bir yumru… Geçmiyor ve de geçmeyecekti. Kambur gibi nereye gitse peşinden sürüyecekti…

Çocukluğu soğuk fırtınalarla geçmişti bu evde. Her odada ayrı bir cereyan eserdi. Sert bakışlar altında dal gibi titreyen, hareketleri kelepçeli, gülmek haram, sevinçler buruk, acılar sevinçlere inat sonuna kadar hakkını verirdi. Bir evin kalabalığında yok olmayı öğrendi. Bazı günler babasının yüzünü hiç görmezdi mesela. Sen yirmi dört saatini aynı evde aynı adamla geçir. Ve yüzünü görme. O derece hiçti evde işte… En iyi, ağlamayı öğrettiler ona. Bir insan nasıl üzülür, nasıl kırılır, yerle yeksan olur… Yine de kırıklarını toparlayıp bir köşede biriktirir, biriktirir de o küçücük köşesinde kocaman bir yıkık dökük dünya inşa eder… Hepsini öğrendi. Peki bunu yapanlar bilmezler miydi ya da hiç düşünmediler mi bu virane, bir gün o çocuğunun başına yıkılır? Ellerinle biriktirdiğin kırıkların altında kalmak nasıl bir duyguydu? Reva mıydı bilemezdi ama duygusunu pek de güzel bilirdi.

Derin bir nefes aldı. Sigarayı bırakalı iki yıl olmuştu. Ama şimdi olsa ne güzel içilirdi. Ciğerlerine çektiği nikotin kadar olamamıştı kimse. Azıcık olsun yüreğine su serpesi gelmemişti kimsenin. Gerçekten su serpebilirler miydi? Bu yangın nasıl sönerdi? Nasıl sönerdi bu yangın? Sönerdi de nasıl bu yangın? Sahi! Bu yangın söner miydi?

Kedi hala olduğu yerde ona bakıyordu. Bir türlü sevememişti şu canlıyı. Kendine yoldaştı, soğuk kış gecelerinde destek, sofrasına misafir… Evinde bir sesti, hiç olmazsa soluktu. Yetmez miydi? Yeter miydi? Bilemedi. O kimseyi istememişti ki… Kendi evinde misafir olmuştu onun yüzünden. Hep bir çift göz hapsinde… Ne yana gitse peşinde… Bir de öyle bir bakışı vardı ki Sakar Efendi’nin. Uzun süre bakınca insan yanlış bir şey yaptım der, utancından yerin dibine girerdi. O bakışlar, boş adam olduğunu hatırlatıyordu. İşe yaramaz… Çocukluğunda altında ezildiği bakışlara ne de çok benziyordu… Boş adam, dedi… Adam… Adam mıydı sahi?

Demet Toksöz

Tartışma1 Yorum

Yorum Yapın