Cadı ve Cadılık Üzerine

Cadılık üzerine düşünmeye başlamak, bizi çok yönlü bir araştırmaya yönlendirir ister istemez. Bir yandan tarih ve özellikle inanç tarihi ve siyasal tarih alanına, bir yandan da antropoloji ve cinsiyet çalışmalarına değin pek çok bağlamda düşünmeyi ve tartışmayı gerektirir. Hatta günümüzle bağlantı kurmaya çalıştığımızda popüler kültür bile işin işine girer. Ancak biz meseleye cadılık anlayışları üzerine giden bir incelemeyle yaklaşmayı deneyeceğiz. Yapmaya çalışacağımız şey, Ortaçağ boyunca kilisenin hışmına uğrayan, engizisyon kararlarıyla ve şiddet kullanılarak yok edilmeye çalışılan cadıların kim olduklarını tartışmak ve cadının nasıl tanımlandığı ve cadılığın ne olduğu sorularına cevap aramak olacak.

16. Yüzyıl hukukçusu Jean Bodin’e göre dinin ve ahlakın reddi evrensel ve eskidir. Bu açıdan antik dünyanın cadılarıyla 16.yüzyıl cadıları aslında birbirlerinden çok farklı değildir. İyi ve kötü ruh arasındaki farklılığı bilen, kendi çocuklarını kurban etmekle kalmayıp, ayrıca şehvet düşkünlüğü ve cinsel sapıklık içinde bulunanlar putperest olmakla birlikte cadıdır da (Midelfort, 1924: 190). Bodin’e göre cadılık ateizmdir; ateizm ise en büyük suç ve günahtır. Cadı şeytani araçlar yardımıyla bir şeyi denetlemeye ve yürütmeye “bilinçli” olarak çalışan kimsedir. Bilinçli olması hukuksal olarak cadılığa yargı yolunu açar.

J.Bodin’in bu düşüncesine karşı William Perkins cadılığın evrensel olarak varolmadığını, fakat anti-hıristiyan karaktere sahip olduğunu; vaftizi reddetmeyi ve dinden dönmeyi içerdiğini ileri sürüyordu (Midelfort, 1924: 191). Bu anlamda cadılık yalnızca hıristiyanlıkta mümkün olabilirdi ve sadece bir hıristiyan cadı olabilirdi.

1484’de Papa Innocent VIII, kendi kurtuluşlarına aldırmaksızın katolik inançtan saparak şeytana teslim olanları cadı ilan ederken kafasında bu düşünce vardı. Kilise, kendisinden farklı olanları hazmedemeyecek/kabul edemeyecek ve onları engellemenin ve cezalandırmanın yollarını arayacaktır.

16. yüzyılda diğer bir yaklaşım ise cadılığın büyüsel suçlarını değil, neden olduklarını düşündükleri gerçek zararları vurguluyordu. Yani cadılığın günahtan çok (şeytanla işbirliği yapması ve ona tapması vb.) suç tarafı önemliydi. 1604’de, İngiltere’de James I yasalarda yaptığı düzenlemeyle cadılık yoluyla birine ya da malına zarar vermeye ölüm cezası getiriyordu (Midelfort, 1924: 193). Bir İngiliz için cadının yaralama ya da cinayet gücü ve yeteneği asıl tehdit idi. Ama eğer zarar vermiyorsa cadıyı öldürmeye gerek yoktu. Almanya’da ise kara büyünün cezası doğal büyüden daha fazlaydı. İlginç olması bakımından burada kısaca kaydetmekle geçiyoruz: 1489’da Malleus Meleficarum , Cadı avcılarının el kitabı olan “Cadıların Çekici”nde , sol omuzda şeytan işareti anlamına gelen bir yarayı, sürekli beslenen bir hayvanı (kuş, kedi, vb.) uzun kızıl saç cadılığın bir işareti olarak gösterilir.

Cadı olduğu düşünülen bir kadının bir başkasına büyü yoluyla zarar verip vermediğinin, doğal ve diğer felaketlere neden olup olmadığının somut olarak kanıtlanamayacağı, ancak inanç düzeyinde bunun böyle olduğu ortaya konulabileceği düşünüldüğünde; hatta kimin cadı olup olmadığının belirlenmesinin de keyfiyete dayandığı hesaba katıldığında, cadılar için gündeme getirilen yasal düzenlemeler, yasaklar ve ölüm cezalarının iktidar olanlar tarafından, kendi iktidarını özellikle de kadınlar üzerindeki iktidarını güçlendirmek ve yeniden üretmek için kullanılabileceği açıkça görülebilir. Yoksa kim kanıtlayabilir, Batı Almanya’nın güneyindeki bir kasabada şiddetli dolu fırtınalarının sorumlusu görülüp cadı olarak yakılan 63 kadının gerçekten o felaketlere neden olduğunu.

Öte yandan İngiliz büyücü John Dee büyü ve astrolojinin I. Elizabeth ve mahkemeleri için kullanıldığını bildirmektedir (Midelfort, 1924: 194). Örneklerini çoğaltabileceğimiz cadı gibi davranan ve gizli güç kullanabildiğine inanılan bu insanların yargılanmamaları ilginçtir.

16. yüzyıl fizikçisi Johann Weyel’e göreyse cadılar zayıf, bunak, aldatılmış ve yanlış yola sapmış yaşlı kadınlardır ve biz onlara ceza vermek yerine sempati göstermeliyiz. Fiziksel olarak tehlikeli zehir kullanan cadılar olsa bile bu laik bir suçtur; kimse inançlarından ve ibadetlerinden ötürü yargılanmamalıdır.

Tüm bu düşüncelerin yanında, biraz ayrıksı ve farklı olan bir başka yaklaşım ise İsveçli fizikçi Paracelsus tarafından dile getirilmiştir: “Büyülü nesneleri ve kimyasal maddeleri, yıldız ve gezegenlerle birlikte kullanmak evrenin büyük ve doğal enerjisini kontrol sağlar ve bu enerjiyi kullanan kimse felaketler de yaratsa cadı olmaktan çok doktordur”.(Midelfort, 1924: 194)

Bununla birlikte, özellikle köylerde, kara büyüyü yok etmek için ak büyüyle uğraşanlar da vardı. Yararlı görülen bu insanların şeytanla ve cadılarla başa çıkmaları konusunda komşularına yardımcı olduklarına inanılıyordu. Halk tarafından desteklenen bu insanlar da zaman zaman kilisenin vahşetinden paylarını alırlar.

Görüldüğü gibi iki tip cadılık anlayışı ortaya çıkmakta: bir yanda cadıları zarar verici büyü kullananlar olarak görenler, diğer yanda ise cadıları örgütlenmiş bir grup olarak şeytana tapanlar olarak görenler. Gerçekten bu anlamda cadılar var mıydı?

İngiltere’de düşmanlarının balmumu heykelcikleriyle ya da diken veya iğneyle delinmiş kulaklarıyla birlikte yakalananlar, düşmanlara zarar vermek için kullanıldığı sanılan lanetli tabletler, büyü amaçlı kullanıldıkları sanılan cesetler (necromany), kasaba mezarcılarına ölü bebeklerin saç ve tırnaklarının çalınmaması için verilen uyarılar (Midelfort, 1924: 198) kara büyü yapan cadıların var olduğuna dair kanıtlar olarak sunulabilse de toplumların yaşadığı her felaketten (katillik, hırsızlık, verimsizlik, ürünlerin azalması, fırtınalar, depremler, ırza geçme gibi suçlar) yine onların sorumlu tutulması gibi bir yaklaşımı haklı kılmaz. Kaldı ki, sağaltıma yönelik büyüyle uğraşanların da azımsanmayacak kadar çok olduğu düşünüldüğünde bu yaklaşımın altında ortaçağın (bugüne kadar uzanabilmiş) bağnazlığının kıpırdadığı hissedilir.

Günümüzdeki araştırmalar bu büyülerin çoğunlukla etkili olduğunu ileri sürmektedir. Eğer birisi düşmanının kendisine büyü yaptığını bilirse ve büyünün etkisine inanırsa psikolojik baskı, histerilere ve psikomatik etkilere neden olabilir. Yani büyü, gücünü, büyü korkusundan alır.

Öte yandan ritüel, ayin ve kutlamalar için toplanan cadı gruplarının varlığı da bilinmekte. Ortaçağın başlarında ünlü bir kilise yasası, geceleri Diana’ya tapınan kadınları suçlar.

Bu kadınlar, kanuna göre, yalnızca Tanrının yapabileceklerini şeytanın ya da kendilerinin yapabileceğini düşündürülerek aldatılmışlardır. Kimi “May Day” ve “New Year” kutlamaları en azından pagan törenselliğinin formlarını canlandırır. Sabah törenlerinde biraraya gelen cadıların da varlığı bilinmekte. Gerçek şeytana tapınma ise Alman Luciferianları ve Bohemian Adamiteleri arasında ortaya çıkmıştır (Baroja, 1982: 195).

14.Yüzyılda olduğu bilinen örgütlü büyücüler yaşamaya devam eden eski muhalif mezhepleri, cadıların self-conscious gruplarını ya da engizisyon tarafından şüpheyle bakılan ve işkence çeken kurbanlarını temsil eder. (Catharists’ler, Albiyensiyans’lar, vb.).

Ayrıca ortaçağa ait bazı putperestlik tanımlamaları, cadı kültünün olduğuna dair kanıtlar sunar. Örneğin İngiliz kaynakları, deriler giymiş, boynuz takmış bir lider eşliğinde yapılan May Day kutlamalarından söz ediyor.

Bu cadı kültü, kilisenin 15. yüzyılda gücünü toparlamasıyla yok edilmeye başlansa da pagan ritüelleri bütün o dönem boyunca yaşamaya devam etmiştir.

“Ortadoğu çıkışlı üç büyük din her türlü büyücülüğü yasaklayınca, neolitik büyücül doğa dinlerinin açık ve gizli izleyicileri ‘cadı’ konumuna düştüler” (Güngören, 1988: 142). Avrupayı oluşturan kavimlerin eski pagan inanç ve uygulamalarını Hıristiyanlaştırmalarından sonra da bir ölçüde korudukları söylenebilir. Bunun için kendi mitlerini, Hıristiyan mitolojisinden aldıkları öğelerle kaynaştırarak sürdürme yoluna gitmişlerdir. Oysa bu çaba bile resmi kaynaklarca yapılan ‘cadı’ tanımına göre yargılanmak için yeterli sayılabilir. Yine de cadılık kamburu anahancı törelerini unutmamış bazı kadınların sırtlarında kalmış görünüyor. ‘Cadı’ görünen bu kadınlar, Havva’nın günahını zoraki üstlenmişlerdi bir anlamda. Bir başka açıdan da, tuhaf bir iyimserliğe kapılmış olabilirler, bu kadınlar. Kanımızca, üç büyük dinin içinde, üç büyük dine karşın, neolitik kökenli büyücül teknik ve uygulamalaını sürdürmenin anlayışla karşılanacağını düşünmüş olma olasılığı bile yeteri kadar tuhaf bir iyimserliktir. Kesin olan şu ki, herkesi potansiyel cadı olarak gören kilisenin bu iyimserliği paylaşmadığıdır (Douglas, 1970).

Cadıların hepsinin kadın olmasa da, cadılığa yönelenlerin arasında kadınların çoğunlukta olduğu görüşü önemli bir saptamadır. Şamaniliğe ve elbette bu bağlamda anahanlığa dayanan asıl nedenlerin dışında, bu tarz bir nüfus yapılanmasının bir ucu da cadılığın özünde beliren, geleneksel kalıpların dışında sayılabilecek bir muhalefet biçimidir. Bu muhalefet Hıristiyanlığın “doğururken de acı çekeceksin” buyruğuna saldıran bir anlayışı da içerir. Kilisenin acısız doğum teknikleri, sezaryen gibi kadının yaşamını kolaylaştıran neolitik kazanımlarını ve sağaltma amaçlı doğal büyüyü günah sayıp yasaklandığını, bununla da kalmayıp cadı olarak mimlediği insanların üzerine ateş ve işkenceyle gittiği düşünülürse, sanırız cadılığın içerdiği muhalefet anlaşılır olabilir.

Cadılığının tabanını oluşturan kadınlara farklı yapılardan da katılım olabileceği söylenmektedir ve bu olası katılım da uyumsuz ve muhalif bir katılımdır. Yeni düzene (feodalite) ayak uydurmayıp yitirecek hiçbir şeyi kalmamış köylü erkekler, antik gizemciliğe ilgi duyan aydınlar, libertenler, farklı nedenlerle toplum dışına itilmiş çeşit çeşit nonkonformistler, inançsızlar, inanç arayanlar, eşcinseller, cadılığın potansiyel bir muhalif güç olduğunu düşünen maceracılar…” (Güngören, 1988: 120). Kilisenin farklı, toplumdışı bulduğu herkesi cadılıkla suçlaması da böyle bir koalisyonu zorunlu kılmış olduğu söylenebilir (eğer böyle bir koalisyonun varlığı öngörülürse). Aslında cadılığın ortaçağ boyunca süren evrimi de şöyle bir kozmopolitliği doğrular gibidir. Pagan kökenli bir kült, giderek Hıristiyanlığın kara yüzü, bir kötülük kamburu olma suçlamasını kendisi de benimser görünüyor. Öte yandan Margaret Murray içinse cadılığın başlıca toplumsal tabanını yalnızca eskicil pagan inançlarına bağlılıklarını sürdürenler oluşturuyordu (Murray, 1921).

Cadılar, doğa güçlerine egemen olmayı amaçlayan binlerce yıllık pratiğin, Neolitik çağlarda olağanüstü bir gelişme göstermiş bir büyü geleneğinin belki de son mirasçılarıydılar. Ortaçağ Hıristiyanlığının ödünsüz dogmacılığına karşı, doğal olgulara alternatif bir açıklama arayarak, bilimsel düşüncenin ortamını hazırlayanlar arasında, ‘cadı’ denen bir takım adsız öncüleri de saymak gerekir. Antik dünyaya duyulan ilgi, sanatlarda bir yenidendoğuşu etkileyen nedenlerden sayılıyor: yasaklanan pagan bilgi birikiminin yeniden kurcalanması da –en azından dinsel bağnazlığa göre doğaya daha yakın bir bilgilenme sisteminden kaynaklandığı için- fizik bilimlerinin doğuşunu etkileyen bileşenlerden biri olduğu düşünülebilir. Bacon ve Galile gibi bilim öncülerinin büyücülükle suçlandıklarını hatırlayalım. Güngörenin yerinde bir tepitile ile, bu engizisyon sorgucusu için cadı büyücü, sapkın, vb.’nin dışında bir bilim adamı kategorisi bulunmuyordu (Güngören, 1988:142).

Ali Pekşen

KAYNAKÇA

M.C. Eric Midelfort, Institution and Revolution (edited by Robert M. Kingdom), 1924, p.190

Baroja, Julio Caro(1982) “Withcraft amongst the German and Slavonic Peoples” in Withcraft and Sourcery (edited by Max Marwich), 1982, p.195

Güngören, Ahmet. Cadıların Günbatımı, Yol Yayınları, İstanbul, 1988, syf.142

Douglas, Mary. “Withcraft, Confessions and Accusation”, Tavistock Publications, London, 1970

Murray, Garbaret, The Withc-Cult in Western Europe, Oxford University, 1921.

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Cadı ve Cadılık Üzerine | YURTSEVER

Yorum Bırakınız