Çılgın Kalabalığın Deşarjı

On dokuz yüzyıl modernliğinin kalabalık korkusu “ilkel olana, ne yapacağı belli olmayana, doğaya ait olana, akıldışı olana, sapkın olana” karşı duyulan bir korkudur ve modern akıl devletin zor gücünü de kullanarak kalabalıkları kurumsal yapısı içinde kontrol altına almaya çalışır. Ama düz bir şekilde ilerleyen, tek boyutlu bir süreç değildir bu. Bazen devlet denetim altında tutmak istediği “ilkel ötekiye” karşı “uygar” yurttaşlarının ilkelleşmesine, linççi bir kalabalık olarak terör estirmesine izin verir hatta destekler. Amerika’da 19. yüzyılda siyahların linç edilmesi bu durumun çarpıcı bir örneğini oluşturur. Linçin tarihi çok gerilere gitmesine karşın linç sözcüğü Amerikan devrimi sırasında suçlu bulduklarını adamlarıyla birlikte derhal öldürmesiyle tanınan albay Charles Lynch’le birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Amerika’da iç savaş öncesi dönemde kölecilik karşıtlarının yanı sıra kumarbazlar, at hırsızları, sığır hırsızları linç kurbanları arasındadır. Hadley Cantril’in de dikkat çektiği gibi Amerikan iç savaşından sonra güney eyaletlerinde siyahlara yönelik linçler artmış, “zenci avları” düzenlenerek çok sayıda siyah öldürülmüştür. 1889-99 arasındaki dönemde kayıtlara göre 1.875 kişi linç edilerek öldürülmüştür. Kayda geçen linç nedenleri arasında “uygunsuz davranmak, bir beyaz gibi davranmaya çalışmak, trende beyaz yolcularla birlikte seyahat etmek” gibi nedenler de bulunmaktadır. Linççilerin tutuklanıp cezalandırılmaları nadir görülen bir durumdur. Bazen şerifler, şerif yardımcıları, gardiyanlar, polisler, bölgenin ileri gelen iş ve siyaset adamları linçlere bizzat katılmaktadır. Linç kurbanı bir Yahudi, bir “kızıl,” bir sendika örgütçüsü de olabilmektedir. Robert L.Zangrando’ya göre 1880’lerden itibaren linççi kalabalıkların şiddeti “gerçek beyaz Amerikalıların” siyahları kontrol altında tutmasının bir aracı haline gelmiştir. 1870’lerden sonra güneyde resmi yetkililer linçlere karşı siyahların haklarını korumak yönünde bir çaba göstermemiştir. 1890’larda beyaz linççiler kurbanlarını yakmakta, işkence yapmakta, yavaş yavaş ölmeleri için onların ellerini ve ayaklarını kesmektedirler. Linç gizlice yapılmak bir yana seyirlik bir olaya dönüştürülmüştür. Beyaz aileler linçi seyretmeleri için küçük çocuklarını getirmekte, demiryolu acenteleri linç yapılacağı söylenen yerlere tur düzenlemektedir. Kalabalıklar siyah kurbanların el ve ayak parmaklarını, kulaklarını, cinsel organlarını kesip “hatıra olarak” götürmektedir. Linç bir suçu cezalandırmaktan ziyade siyahlar üzerinde ırkçı bir sosyal kontrol aracına dönüşmüştür. Siyahların linçine neden olan en yaygın söylenti bir siyahın beyaz bir kadına tecavüz ettiği iddiasıdır. Oysa bu durum kayda geçen suçlamaların sadece yüzde yirmi beşini oluşturmaktadır. Tecavüzcü siyah söylencesinin altında siyah erkekleri “cinsel vahşi hayvan,” bir toplumsal kaos kaynağı olarak gören bir ideoloji yatmakta, beyaz aileyi, beyaz vatanı savunan bir milliyetçilik hâkim kılınmak istenmektedir. Bu milliyetçilik ekonomik çıkarlardan bağımsız değildir. Bazı durumlarda linçler tehlikeli bir ekonomik rakip olarak görülen iş sahibi siyahları tasfiye etmek amacını da taşımaktadır. Amerikanın güney eyaletlerinde 1880- 1940 arasında kadınların aktif bir biçimde katıldığı linç karşıtı bir muhalefet oluşmuş, kampanyalar düzenlenmiştir. 1940’lardan itibaren linç olaylarında azalma görülmesine karşın linçin “klasik” biçimleri Amerika’da 1960’lara kadar varlığını sürdürmüştür.

Linçte kalabalığı kaynaşmış bir bütün haline getiren şey şiddettir. Elias Canetti’nin deyişiyle linçte her kol ortak bir kolun bir parçası olarak vurur. Linçte hem kurbanın savunmasız olması açısından hem de öldürmenin cezası olmadığından linççiler açısından bir risk yoktur. Saldırgan kitlenin tarihi avcı sürüsüne kadar götürülebilir. Wolfgang Sofsky’ye göre insan avlarında kurbanlar cinsel ya da dini suçlarla, şeytani güçlere sahip olmakla, salgın hastalık taşıyıcısı olmakla, sapkın fikirlere sahip olmakla itham edilmektedir. Öteki suçlu ilan edilmiştir. Kalabalık ahlaki sınırlamaları aşar ve suçluluk duygusu taşımayan bir şiddetle öldürmeye yönelir. Homojen kitlenin hareketi kan banyosuyla sonuçlanır. Şiddetin özneleri suçluluk duygularını ve vicdanlarını bir kenara bırakmışlardır. Linç edilenler genellikle güçlüler değil güçsüzlerdir. Büyük ideolojiler insanların kurban edilmesini beraberinde getirir ve şiddeti haklı çıkarmaya çalışırlar. İnsan avı toplumsal bir anomi değil homojenleşme ve yayılma politikasının bir ifadesidir. Kıyım, katliam saf ve mutlak bir şiddettir; her şeye izin verilen ortamda yasağın yokluğuna dayalı vahşi bir sevinç, kanlı bir orji vuku bulur. Öldüren kişinin büyüyüp yayılan beni onun varlığının özündeki ısıyı yükseltir ve duygularını genişletir. Vahşet katile nadir olarak hissedilen bir bütünlük, tamlık duygusu verir. Katliamcı kalabalık her türlü ahlaki kaygının ötesine geçmiş bir heyecan topluluğudur. Katliamda insanın orijinal bütünlüğü, eşitliğin sarhoşluğu sezilir, aşırılık ortamında tek tek bireylerin önemsiz hale geldiği negatif bir topluluk, bir yıkım ortaklığı oluşur. Kalabalığın yoğunluğu bireysel varoluşun yükünü ortadan kaldırır, bireyler arasındaki farkları yok edip insanları eşit ve benzer kılar. Ortak sarhoşluk bireysel kimliği çözer, birey toplulukla kaynaşır, onun içinde erir ve kendini unutur. Öldürmeye yönelmiş kalabalık içinde bireysel farklar ortadan silinir, kişisel seçimlerin yok olduğu farksızlaşmış bir kitle oluşur. Deşarj durumunda kitleye dahil olan herkesin farklılıklarından kurtulduğunu söyler Canetli. Öte yandan kolektif öldürme eyleminin seyircisi de masum değildir. Tarihte halka açık idamlarda cellat kestiği başı havaya kaldırdığında kitle hep birlikte haykırır. İdam sehpasının etrafında toplanan ve dehşet manzarasını onaylayan kitle aslında gerçek cellattır. Kesilen başta ifade bulan adalet kitle için yerine getirilir. Sofsky’ye göre ateşe verilmiş odunların üstünde yanan heretikler ve “cadılar” izleyici kalabalıkta kolektif bir duygu, büyülenme yaratır. Benzer duygular gladyatörlerin dövüşmesini, Yahudilerin katledilmesini, vahşi sporları, boğa güreşlerini, hayvan dövüşlerini vb. izleyen seyirci kalabalığında da gözlenir.

Halka açık idamlar günümüzde büyük ölçüde ortadan kalkmış olsa da kitlenin insanların öldürülmesine olan “yakın ilgisi” sona ermemiştir. Canetti insanların gazeteler aracılığıyla idam sürecine iştirak ettiğini, idamlan onayladığını ve suçluluk duygusu hissetmediğini, gazete okurları arasında mütecaviz kitlenin daha yumuşatılmış, olaylardan uzaklığı nedeniyle daha sorumsuz, en aşağılık ama aynı zamanda en dayanıklı bir biçiminin varlığını sürdürmekte olduğunu söylemiştir. Bu kitle bir araya gelmesine gerek bulunmadığından dağılması da söz konusu değildir. Canetti’nin Kitle ve iktidar kitabının yayımlandığı 1960’dan sonra televizyonun yaygınlaşmasıyla birlikte ekranda şiddet görüntülerinde bir patlama yaşanmıştır. Sofsky’ye göre televizyondaki şiddet görüntülerinin izleyicisi olan kitle daima şiddeti uygulayandan yanadır. Onu büyüleyen şey şiddete maruz kalan kişi değil şiddet eyleminin kendisidir. İzleyiciler şiddet ararlar, ondan heyecan duyup zevk alırlar.

İnsanların kolektif şiddet uygulamaya, şiddet uygulamalarını kolektif olarak izlemeye yönelik eğilimi uygarlık tarihinin ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Kabilelerin birbirlerine karşı giriştiği katliamlarda, din adına girişilen kıyımlarda, hınç ve nefrete dayalı kalabalıkların hareketinde, etnik soykırımlarda, boks seyircisi kitlede, intihar etmek üzere damın kenarında duran kişiye, “atla, atla” diye bağırıp atlamayınca yuhalayan kalabalıkta, savaş dönemlerinde kadınlara toplu olarak tecavüz eden askerlerde, muhalifler’ yakalayan polislere, “vur, vur” diye bağırıp alkışlayan toplulukta “iffetsiz kadını” linç etmek isteyen cemaatte, geyleri dövmek için bir araya gelen toplulukta, aydınların içinde bulunduğu oteli ateşe verip seyreden halkta bu şiddetin farklı tezahürlerini görürüz. Üniter, tek sesli, homojen, hınç ve nefret dolu bir kolektif ruh hali kalabalıkların negatif şiddetine zemin hazırlayan önemli nedenlerden biridir. Ancak muhalif bireylerin ve grupların kendi farklılıklarını kaybetmeden, kendi iradeleriyle, gönüllü olarak oluşturacakları, esnek, şiddeti dışlayan bir dayanışma ve direniş ağı tarih boyunca kalabalıkların hareketinin üzerinde dolaşan “lanetin” ortadan kalkmasını sağlayabilir.

Yaşar Çabuklu

Yorum Bırakınız