Despantes’ten ‘Yeni Feminist Manifesto’: King Kong Teori

“Yeni bir feminizm manifestosu” olarak görülen King Kong Teori erkekliğin her gün üretildiği bir düzene provokatif denilebilecek bir üslupla saldırıya geçiyor. Bu kitap kim içindir, yazarı Virginia Despentes tüm ötekileri, dışlanmışları sıralamaktadır: “Bir çirkin olarak diğer çirkinlere, yaşlılara, ablacılara, frijitlere, hiç düzüşmemişlere, düzüşülmezlere, histeriklere, kaçıklara, fıstık gibi hatunlar pazarının dışına atılmış bütün hatunlara yazıyorum…” Dahası da var elbette: “Evde kalmışlar, acayipler, kafası kazınmışlar, giyinmeyi bilmeyenler, erkeklerden hediye alamayanlar, her önüne gelenle yatanlar, şişman orospular, sıska sürtükler, amı hep kuru olanlar, koca göbekliler, erkek olmak isteyenler, erkek gibi davrananlar, porno yıldızı gibi olmayı isteyenler, herifleri sallamayıp kız arkadaşlarıyla ilgilenenler, koca götlüler, siyah kalın kılları olup da ağda yapmayanlar, yabaniler, gürültücüler, önüne gelen her şeyi kırıp dökenler, parfümleri sevmeyenler, kıpkırmızı ruj sürenler, şırfıntı gibi giyinebilmek için uğraşıp da eline yüzüne bulaştıranlar, sokakta erkek kıyafetleri ve sakalla dolaşmak ya da her şeyini göstermek isteyenler, kompleksleri yüzünden çekingen olanlar, hayır demeyi bilmeyenler, yola gelmeleri için kapatılanlar, korkutucu olanlar, acıması olanlar, cinsel arzu uyandırmayanlar, derisi sarkıklar (…), kendini korumak için yalnızca kendine güvenenler, terbiyesini takınmayanlar; işte bunlar için yazıyorum. Benzer şekilde, koruyucu olmak istemeyen erkekler, olmak isteyip nasıl yapılacağını bilmeyenler, dövüşmeyi bilmeyenler, sulugöz olanlar, ne hırslı, ne rekabetçi, ne koca sikli, ne saldırgan olanlar, ürkek, çekingen, savunmasız olanlar, işe gitmektense evle ilgilenmeyi tercih edenler, narinler, keller, memnun etmeyi bir türlü beceremeyenler, kendini becertmek isteyenler, kendine güvenilmesini isteyenler, geceleri tek başınayken korkan erkekler için de yazıyorum.”

Erkek egemen düzende bunca çeşitliliğiyle toplum dışına itilmiş, bir kenarıyla uyumsuzları arkasına alan yazar kadınlık ve erkeklik hallerinin baskılanma biçimlerini, iktidar ilişkilerinin kurulmasındaki incelikli ağları teker teker çözümlerken burjuva konformizminin dile getirmekten hoşlanmadığı, yok saymak istediği ne varsa hepsini toplumun suratına fırlatıp atıyor.

Despentes’in feminist mücadeleyi küçümseyenlere de bir çift sözü var: “Feminist kavganın akla mantığa dayanmayan ya da aciliyeti olmayan bir fazlalık, bir zengin meşgalesi olduğunu açıklamak isteyenleri pek çoktur. Bir baskıyı tahammül edilemez bulup, ötekini şairane diye değerlendirmek için ya sersem olmayı ya da fena halde sahtekar.”

Tecavüzün ve buna bağlı travmanın çözümlemesi oldukça sağlamdır. Tecavüzü gerçekleştiren güdüler, erkeğin içsel, doğal arzuları değil politik inançlarıdır. Bu haliyle erkeklik ve tecavüz birbirini tamamlamaktadır. Daha önce kendisinin de erkekler tarafından tecavüze uğramasından dolayı bacak arasının zorla ayrıldığında herifi yaralamayı öğretmeyen, direnmeyi suç olarak atfeden topluma kızgındır. Burada topluma, özelde erkeklere nefretle dolu olmasını anlatır. Tecavüze uğrayan bir kadının, eğer ölmediyse her halükarda suçlu sayıldığını, bunun bir iktidar ilişkisi olduğunu söyler. Ataerkiye göre kadının ürkek kalması gerekiyordur, yoksa erkeklik nasıl tanımlanabilirdi? Erkek, gücünü kadına öğretilmiş edilgenlik, zayıflık, çaresizlik halinden almaktadır. Despentes kadınlara jilet taşımasını önermektedir.

Kitabın ‘düşmanla yatmak’ bölümünde fahişelik deneyimlerini anlatırken toplumun fahişeliğe her zamanki ikiyüzlülüğüyla baktığı, fabrika işçiliği ile seks işçiliği arasında nitel bir fark bulunmadığını söylemekte, dergilerde, televizyonlarda, vitrinlerde, tabelalarda, podyumlarda sergilenip satılan kadınsıllık ile orospular arasındaki benzerlikleri göstermektedir. Kapitalist pazarda durum budur: “Kadınların bedeninin erkeklere ait olmasının tek karşılığı, erkeklerin bedeninin de barış zamanı üretime, savaş zamanı devlete ait olmasıydı.”

Porno filmlerin tecavüzü arttırdığı iddialarını saçmalık olarak gören Despantes, Anne Sprinkle’den alıntıyla şunu söyler: “Pornografi kendimize bakabileceğimiz bir ayna gibidir. Bazen gördüklerimiz çok da sevimli olmayabilir ve bizi çok rahatsız edebilir. Fakat kendini tanımak, gerçeği öğrenmek ve ona yaklaşmak için muhteşem bir fırsattır.”

Örneğin tecavüz pornoları. Porno filmlerden önce de askerler işgal ettiği bölgede bulunan kadınlara tecavüzü kendilerinde hak görmektedir.

Kadınların mazoşizme eğilimi olduğu sıkça söylenir. Despantes de katılır buna ve şöyle açıklar sebebini: “bu hormonlarımızdan yahut mağara döneminden değil, belli bir kültürel sistemden kaynaklanır.”

“Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir kadın arıyorum” ile “Benimle her an ilgilenecek, bana hizmet edecek ve sadece bana ait olacak bir erkek arıyorum” arasındaki söylem farklılığı inceleyen Despantes, bu söylemlere karşı verilen tepkiler bağlamında erkek ve kadın rollerini sunmaktadır.

102 sayfalık kitabın son bölümü “Erkekler Ne Zaman Özgürleşecek?”tir. Öyle ya, hep erkekler kadınların nasıl özgürleştiğini anlatacak değildir…

Despantes, Angela Davis, Wirginia Woolf gibi feminist yazarlardan yararlanır ama onun ayırt edici özelliği deneyimleri ile birlikte lafı dolandırmadan erkek egemen düzene büyük bir özgüvenle meydan okuyuşudur. Sanırım kadınların gün geçtikçe susturulduğu bir dönemde Despantes’in sesi feminist mücadeleye güçlü bir soluk katacaktır.

Not: Kitap 2005 yılında Peter Jackson’un yönettiği King Kong filmi ile beraber okunması önerilir.

Baran Sarkisyan

 

 

Yorum Yapın