Devlet ve Birey

Her yöneten ya da yönetilen, yönettiği ya da yönetildiği öğeye yabancılaşır. Yönetme ve yönetilme gerçeği, egemenlik kurmanın, egemenlik altına girmenin, tapınmanın ana zeminidir. Devlet en büyük yönetici organıdır. Yönettiği toplumun ruhunu, yaşam ve davranış biçimini belirler. Toplum, edilgen, ama asıl güçtür. Devletin gerçeğini, son tahlilde toplumun çok yönlü gerçeği belirliyor. Kendisini devlet cihazının içinde bulan birey, devlet egosu ve devletin egemenlik duygusuyla yüz yüze gelir. Bu gerçekliği ya içselleştirir, ya da reddeder ve devlet tarafından dışlanır. Devlet cihazı içinde rol alan her birey, devlete tabidir. Bireyin çıkarlarıyla devletin çıkarları, bireyin ruhuyla devletin ruhu iç içe geçer, adeta özdeşleşir. Birey, çıkarının korunmasını, güvenliğinin sağlanmasını devlete teslim eder, karşılığında kişiliğini ve özgürlüğünü verir. Devlet gerçeğini yüklenen, kendi gerçeğini yaratamayan ve kendine yabancılaşan birey, sürü içgüdüsü ya da huzur ve ekmek umuduyla devletin egemenliğini tanıyan yığınlar karşısında, kendi bilinç ve ruh gerçekliğini gizler, devlet gibi düşünür, devlet gibi hareket eder. O kendisine ait bastırılmış asıl gerçeklik ile üstlendiği devlet gerçekliği arasındaki çift kişilikli yaşamı ya sürdürür ya kendi öz kişiliğine döner ya da kendi kişiliğini devletin kişiliğiyle özdeşleştirir. Bu son nokta, “Devlet benim,” diye formüle edilen IV. Lui Sendromu’dur. Bu sadece gerçek devlet başkanlarını değil, aynı zamanda, devletin bir parçası haline gelen sıradan memurları da saran bir sendromdur. Tarihsel mirasın, ekonominin ve demokrasinin gücüne, derinliğine bağlı olarak, bazılarında çok daha derin, bazılarında ise makuldür. Zaten, başkanın ruhu, devletin ruhuna uygunsa başkandır. Hiç kuşku yok ki her şey karşılıklı olarak birbirini etkiler. Devletlü’lerle devlet, devletle halk, halkla devletlü’ler karşılıklı olarak birbirini etkiler. Önemli olan, asıl ile taliyi ve asılın tali, talinin ise asıl hale geldiği anları tespit edebilmektir.

Tanrı ile kul arasındaki ilişkinin ruhu, devlet ile yurttaş arasındaki ilişkiden, özünde farklı değildir. Bu ilişkinin en temel ilkelerinden bir tanesini İncil’in Yuhanna’sında (15/16) bulabiliriz:

“Eğer siz buyurduğum şeyleri yaparsanız, benim dostlarımsınız.”

Her türlü güvenliğinin sağlanması, sahiplik hakkının ve geleceğinin garanti altına alınması karşılığında, Tanrı’nın buyruğuna uyan toplum, O’nun yeryüzündeki gölgesi olan devletin buyruğuna da uyar. Devlet de kutsal vahiylerin izinden yürüyerek, tebaasının özgürlüğünü, yasal zorunluluklarla sınırlar. İçlerindeki erk ateşini, devlet erkiyle birleştirip devlet olarak hareket eden, yasal zorunlulukların mimarları, yani devletlüler bu ilkeyi zaten en başta kendilerine, kendi özgürlüklerinden onu bir daha tadamayacak şekilde feragat ederek uygulamışlardır. Gerçeği bu noktada çok iyi kavrayan Platon: “Gerçek özgürlük, zorba ruhuna sahip bir insanın hiçbir zaman tadamayacağı bir mutluluktur,” der. (Devlet 576) Devlet benim psikozuyla hareket eden, gerçekte ise devleti kendi dışında bir güç olarak gören ve asıl çabasını ona egemen olma yönünde kullanan başkan, özgürlük ve egemenlik duygusunu, devletin çıkarları doğrultusunda hareket ederek yaşar.

Devlet, yönettiği toplumun her bireyini, kendisine karşı hak ve özgürlük isteyen, potansiyel bir tehlike olarak görür. Toplumun yaratıcı gücüne dayanarak yaptığı işleri, topluma, kendi yaratıcılığı olarak sunar ve ondan itaat talep eder. Yöneten de, yönetilen de, devlete güç verir, devletin emdiği bu güç, bireyin özgürlüğüne geri dönmez. Devlet egemenliğinin söz konusu olduğu tarihi şartlarda, özgürlük, aslında Montesqu’nun ifade ettiği tipten özgürlüktür:

“Yasaların izin verdiği şeyleri yapabilme hakkı…”

Özgürlük, alınan, kazanılan bir şeydir ve var olan tüm özgürlüklerin kazanılmasına yol açan asıl öğe de devlete karşı verilen mücadelelerdir. Tarih, ilkel insanın, toteme sığınmasından bu yana, mükemmel varlığa, Tanrı’ya ve devlete sığınmanın tarihidir. Tanrı’nın ve devletin gücü, insanın maddi ve manevi, bilinçsel ve ruhsal iflasının gücüne bağlıdır. İnsan bağlanır, kutsar ve yıkar. Köle, köleci devlete, köle sahibinden daha çok bağlandı; herkesten daha çok kutsadı onu ve ilk kılıcı da devlete o çekti. Serf ve modern işçi de aynı şeyi yaptı. Modern işçi, sosyalizmi, yani kendi adına bir partinin yönettiği devlet kapitalizmini de yıktı. Üstelik bunu, devlet cihazını parçalamadan gerçekleştirdi. Bilinçsiz olduğu için meydanı, kendilerini yıkıcılık meydanına döken, devlet içindeki muhalif burjuvalara bıraktı.

Şimdiye kadarki işçi devrimleri tarihi, devrim devletinin, burjuvazi için en sağlam sığınak yeri olduğunu göstermekle kalmadı, aynı zamanda, devrimin öncü gücünü de kendine benzetip burjuvalaştırdığını ortaya koydu. İşçi devriminin esası, sınıf antagonizmasının doruğu ve bir ifadesi olan devleti parçalamaya dayanır. Bu, tarihin dayattığı barbarik bir şarttır. İşçi devrimi, yıktığı devletin yerine eskisi gibi kudretli bir devlet kurunca, burjuvazi, bu devlete karşı, her halukârda, mutlak bir yıkıcılığa soyunmaz, onu ele geçirir. Ne de olsa devlet, sınıflı toplumun bir kurumudur ve o kurumda yer alan her kahraman, o kurumun ruhuna uygun olarak dönüşür. Hele o kahramanlar, zenginleşmek isteyip de zenginleşemeyen, sonra da özel mülk devletini yıkmaya soyunan, küçük sınıflara mensup, ufukları beş on kitapla sınırlı, köyün ve kentin küçük insanları ise, dönüşüm daha kolay olur.

Mevcut dünya, Marksizmin, yani modern komünizmin yaşadığını, alternatifin, modern komünizmin bağrında olduğunu olduğunu gösteriyor. Yeter ki, kapitalist dünya sistemine karşı gerçekleşecek devrimin gücünün, Marksizmin bağrında, Marksizme karşı gerçekleşecek devrimin gücüne bağlı olduğunu kavrayalım.

Muzaffer Oruçoğlu, Devlet ve Komün

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Devlet ve Birey | YURTSEVER

Yorum Yapın