Devlet ve Terör

Terör, korkunun siyasallaşması, silah zoruyla nizam sağlanmasıdır. Ordu, polis, kontrgerilla bunun için vardır. Meşru olmayan bir rejimin silahlı güvenlikçileri olarak görevleri rejimi korumak, muhalif bütün kesimleri bu silahlı güçle susturmaktır. Bu sebeptendir ki devletin silahlı güçleri iç savaşa göre örgütlenmiş ve donatılmıştır.

Devlet korktukça terör demogojisine başvurmakla yetinmez, bizzat terörü kendisi uygular. Yakılan köyler, öldürülen çocuklar, yargısız infazlar, sokak ortasında teşhir edilen çıplak bedenler… bunun göstergesidir. Basit bir demokratik eylemde dahi, örneğin demokratik talepler içeren bir basın açıklamasında dahi alana kitleden fazla çevik kuvvetlerin yığılması bunun bir göstergesidir.

Her gün bizlere haberlerde polislerin gaz bombalı, silahlı saldırılarını ve işkenceyle gözaltıları izletirler. Bunun sebebi izleyiciye korkuyu yaşatmaktır. Verilen mesaj şudur: Eğer devlete biat etmez, hakkınızı arar ve bunun için eylem yapmaya kalkarsanız başınıza bunlar gelir! Korku imparatorluğu olarak da ifade edilen bu faşist rejimde kitlenin aldatılamayan kesimi bu şekilde pasifize ettirilmeye çalışılır.

Her kurumun terörü, korkusu kadar olduğunu belirtmekte fayda var. Devlet aygıtının meşru bir zemine sahip olamayışı, açlığın, yoksulluğun, adaletsizliğin tahammül edilemez noktaya gelişi ve akabinde gelişen muhalefetin kitlelerde umut uyandırması. Evet, devletin korkusu budur. Bugün Akp iktidarı zor durumdadır. 14 yıldır hemen her muhalif kesime saldırarak muhalif kesimde müthiş bir öfke birikimine sebep olmuştur. Bu öfkenin birgün kitlesel olarak patlayacağının bilincindedir. Bu patlamayı engellemek veya geciktirmek için çareyi baskıyı ve terörü arttırmakta bulmaktadır.

Devlet için halklar her zaman potansiyel suçludur. Çünkü onu karşısındaki en büyük potansiyel güç olarak görür. Halk devletin biricik sermayesi veya yıkıcısı potansiyeli taşır. Bu sebeptendir ki onu doğumundan itibaren gerek okuluyla, gerek kışlasıyla, gerek medyasıyla eğiterek makul hale getirmeye çalışır. Bunu başaramadığı noktada o birey bir muhaliftir ve bu muhalif ideolojik ve örgütsel olarak rejimi tehdit eden bir güce sahipse onun adı artık “potansiyel suçlu”dan “terörist”liğe evrilmiştir. Hapsedilmesi veya öldürülmesi gerekir.

Foucault terörü, “hükümetin bir şey saklamaktan çok gerçekte her şeyi göstere göstere yaptığı dönemdir. İnsanları kımıldayamaz bırakan da, gerçeğin ta kendisi olan da budur. Bu, dondurucu bir gerçektir.” olarak tanımlamaktadır. Bu sözler aklımıza son dönemde Kürd illerinde sokağa çıkma yasaklarıyla birlikte estirilen terörü hatırlatıyor. Her şey açık açık yapılmakta; duvarlara katliamcılığı öven yazılamalar yapılmakta, evler bombalanmakta, sokağa çıkanlar keskin nişancılar tarafından vurulmakta, bodruma sığınmış insanlar öldürülmektedir. Bu dondurucu bir gerçektir. 90’lı yıllarda bu tür katliamlar ‘faili meçhul’ bir şekilde işlenirken artık faili gayet açık bir şekilde devlet eliyle işlenmektedir. Katliamların sürekliliği kitleleri etkilemekte, onları adeta dondurmaktadır.

Yaşadığımız düzenin temeli adaletsizlikle döşenmiştir. Bu adaletsizlik ise gerek vatan millet sakarya propagandalarıyla gerekse de din propagandalarıyla üstü örtünmek istenmektedir. Bu örtüyü yırtarak adaletsizliğin farkına vararak muhalifleşmiş ve bu düzene karşı cesaretle mücadeleye atılmış kişi ve kurumlar değil, bu adaletsizliğe sebep olanlar teröristtir. Devrimcilere terörist demek, tıpkı aç kalmış bir insana bu açlığın sebebi sensin demek gibi birşeydir.

Sonuç olarak, eğer devletler gerçekten bakiyse terör de hep baki olacaktır. Çünkü adaletsizliği ve akabinde şiddeti doğuran bu düzendir. Ve şüphesiz ki biriken acı öfkeye evrildiğinde ezilenlerin şiddeti devrimleri doğuracaktır.

Baran Sarkisyan

Yorum Yapın