Din ve Toplum

Dindarlık çoğu zaman doğuştan edinilen bir kimliktir. Fakat bu Muhammed’in iddia ettiği gibi insanın fıtratından dolayı değil; doğar doğmaz aile-toplum-devlet zoruyla kimliğe kazınan din hanesinden dolayıdır. Bu kimlik böylelikle politikleştirilmiştir.

Dinler, insanın doğuştan itibaren zayıf yaradılışlı olduğu inancına sahiptir. İnsan herşeyi bilemez, her sırra vakıf olmaz. Bu inançlarını dinlerin hemen her çağda varlığını sürdürmesine dayandırmaktadırlar. İnsanoğlu her çağda şu veya bu tanrıya tapınmıştır. Bilim ve teknolojinin gelişmediği ilkel ve köleci toplumlarda bunu kısmen doğru kabul edebiliriz. İnsanlık güneşin nasıl doğup battığını, doğal afetler karşısında çaresizliğini, sonsuzluk arayışını dinler yaratarak cevaplar bulmaya çalışmıştır. bu sebeptindir ki günü gelmiş güneşe tapınmış, günü gelmiş ağaca tapınmış, günü gelmiş kendi eliyle işlediği puta tapınmış, günü gelmiş görünmez ama herşeyi gören-bilen-yaratan dediği tanrıya tapınmıştır. Şüphesiz, sürekli savaş halinde olan, gözle görebildiği birşey yerine görünmez ama herşeye vakıf olan, ona cennetler vaat eden tek bir tanrıya tapınmak daha makuldu. Kenttanrıcılıktan çoktanrıcılığa, oradan da tek tanrılığa geçişte yaradılışçılık inancı öz olarak sabit kalmak üzere biçimlerde değişikliklerle sürdürülmüş; insan zayıf veya günahkar sayılıp bir yaratıcıya mecbur kılınmıştır. Bu yaradılış efsanesi ise ilk olarak Sümer ve Babil yaradılış efsanesine dayanmaktadır. Bu efsaneler az-çok değiştirilerek kutsa sayılan kitaplara da girmiştir.

Teknolojik ve bilimsel gelişmelerin kıt olduğu, hatta bilginin dahi kıt olduğu dönemlerde yaratılan binlerce tanrıyı ve onların doğrultusundaki inançları, ibadetleri anlayabiliyorken gelmiş olduğumuz 21. yüzyılda dinlerin varlıklarını hala koruyabiliyor olmasını anlamakta zorlanabiliriz. Fakat bilimsel gelişmelerin toplumun her kesimince haberdar olmadığı, bazı bilimsel gelişmlerin dine uydurulmaya çalışldığı, devlet eliyle topluma sürekli inanç aktarıldığı, inanç sahibi insanların da bilmekten değil de gelenekten dolayı inandığı koşullarda bu durum pek anlaşılmaz değildir.

İnanmak ve bilmek iki ayrı kulvardır. Herkesin inandığına inanmak, senelerce bilimsel makaleler okuyup kafa patlatmak yerine hacı-hoca sözüyle iman etmek kolay olanıdır. Fakat bilmek, doğası gereği sorgulamayı, araştırmayı, eleştiriyi, bilgiyi barındırdığından ve tüm bunlara bir de toplumsal baskının limiti düşünüldüğünde oldukça zordur. Yapılan bir ankette ”Ne sıklıkla bilimsel tartışmalar yaparsınız?’ sorusuna yüzde 71’lik kesimin ”Hiç” cevabını verdiği, okul kitaplarında evrim teorisinin dahi en önemsiz konu olarak işlenip yaradılış efanelerine dikkat çekildiği, medya ve siyasetin sürekli din propagandası yaptığı koşullarda durumumuz daha da netleşir.

Yine de bugünün hakim olan dinleri, hoşgörü dini olarak nitelenir. Gerçekten öyle midir? Ne yazık ki bu hoşgörünün ne teoride ne de pratikte bir karşılığı vardır. Kendi cemaatinden olmayanı cehennem ateşiyle cezalandırılacağı tehditinin altında nasıl bir hoşgörü olabilir? Kendi içlerinde dahi mezheplere, tarikatlara bölündüğü ve bu mezhep ve tarikatların çatışmasında dahi hoşgörünün esamesi okunmazken, farklı dinlere veya deistlere, ateistlere hoşgörü çıkmayacağı mutlaktır. Örneğin İslam inancına göre müslümanların farklı dine mensup kişilerle ve inançsızlarla dostluk kurması büyük bir günahtır.

Dinlerdeki Tanrı-kul ilişkisi ile toplumlardaki köle-efendi, kadın-erkek, çocuk-yetişkin, halk-devlet ilişkisi içiçe geçmiş, birbirlerini etkileyerek bugüne dek gelmişlerdir. Kutsal sayılan kitapların her birinde kulun tanrıya, kadının erkeğe, çocuğun yetişkine, halkın devlete, kölenin efendisine biat etmesine yönelik öğütleri bunu gösteriyor. Buradan devletlerin dinlerden niye vazgeçmediği, niçin kendi tekeline aldığını görebiliriz. Karl Marks’ın dini halkların afyonu olarak tanımlaması bu açıdan önemlidir. Dinlerin kendi doğalarına aykırı olsa da her türlü yoruma açık olmaları dinin işlevleri devletlerin epey işine gelmektedir.

Sömürü düzenlerinin manevi ayağı dinlerdir. Köleci dönemde ilkeleri belirlenen dinlerin biat, saygı, koşulsuz inanç, ahlak gibi değer ve davranışların düzenin sürüp gitmesinde önemli etkenlere sahip olduğu açıktır.

Kurumsallaşmış dinlerin manevi önderleri sayılan hacı-hocaların, tarikat şeflerinin, ruhban sınıfının, diyanetin, siyasetçilerin dini kendi çıkarlarına göre kullandığı ve dolayısıyla dinlerin yozlaştırıldığına dair görüşler vardır. Fakat bu dini liderler eğer olmasaydı dinler bugünkü varlığını şüphesiz koruyamacak; toplum bilinç durumuna göre yeni dinler arayışına ve inançsızlığa geçecekti.

Öte yandan ise Işid gibi örgütlerin İslamın adını kirlettiği, İslamfobiyi güçlendirdiği görüşleri vardır. Halbuki bu ve benzeri örgütler hangi amaç ile kurulmuş olursa olsunlar; üyeleri, sempatizanları epey dindar kişilikler olup Kuran’daki cihad anlayışına göre hareket etmektedirler. Öyle ki, ortalama bir müslüman ile bir Işidçiyi karşı karşıya getirip konuşturun, yüksek ihtimalle Işidçi ortalama dindarı kendi saflarına çekecektir, ki öyle de olmaktadır. Düşük ihtimal olan ise ortalama müslümanın karşı çıkış göstermesidir; fakat bu karşı çıkış dini bir sebeple değil, politik veya vicdani bir sebeple olacaktır. Türkiye’de yapılan bir ankete göre ”Radikal İslam örgütlerine destek veriyor musunuz?” sorusuna yüzde 51’lik kesimin ”Evet” demesi ürpertici ama şaşırtıcı değildir.

Türkiye’de kendisine ”inançlıyım” diyen yüzde 80-90’lık kesimin inandığı kitabı anlayarak okumadığı ya da hiç okumadığı, dinini ev-ev gezen hacı-hocalardan, tarikat şeflerinden, imam vaazlarından, televizyondaki servet sahibi hocalardan öğrendiği bilindiktir. Fakat tam tersi bile olsa ayetler açık ve nettir. Tam tersi olması için ve objektif bir bakışla tüm dinlerin ve bilimlerin incelenip karar verilmesi gerekir ki, bu bir insan ömrü için yeterli olmayacaktır. Öyleyse, hazır ana-babamın inancına sahip olayım kolaycılığı her zaman için egemen anlayıştır.

Dinler tüm metafizik ve değiştirilmez-dönüştürülmez ilkelerine rağmen cemaatlerinden ve toplumsal koşullarından ayrı değerlendirilemez. Bugünlere dek gelen İslamın geçirdiği dönüşümler ve aynı çağda bile İslam anlayışları farklıdır. Köleci dönemin İslamı ile feodal dönemin, kapitalist dönemin İslamı farklıdır. Ve tabi diğer dinler de öyle. Aynı coğrafyada aynı dönemde yaşan A kişisinin İslam anlayışı ile yine aynı coğrafyada aynı dönemde yaşayan B kişisinin İslam anlayışları da farklı olabiliyorken buna bir de coğrafya ve çağ farklılıkları eklendiğinde ortaya neredeyse dindar sayısında din ve tanrı anlayışı çıkacaktır. Öte yandan hem dindar olup yaşamın materyalist gerçekleriyle yaşayanlar da her zaman çoğunluktadır.

Bu anlayışlar dönem dönem devletlerin, tarikatların, mezheplerin ihtiyacına göre birleştirilip kullanılabilir. Bugün de bunu yaşamaktayız. Yaşadığımız coğrafyada devlet eliyle kışkırtılan ak tenli müslümanların kara tenli müslümanlara nefret ve kini bunu göstermektedir.

Dini vareden toplumsal koşullar ve bilimsel gerçekler toplumsallaşmadığı sürece din kendi işlevini sürdürmeye devam edecektir. Tabii sömürü düzenleri de…

Baran Sarkisyan

Yorum Bırakınız