Dinlerin Ortaya Çıkışına İlişkin Bir Tez: Kleptokrasi

Mevcut antropolojik çalışmalar, avcı-toplayıcı kültüre sahip insanların on binlerce yıl boyunca herhangi bir dine sahip olmadıklarını; din adı altında kabul edilen disiplinlerin ancak insanların yerleşik yaşama geçmesinin ardından ortaya çıktığını göstermektedir. Diğer bir deyişle, din, insanlık tarihiyle birlikte başlamamış, tıpkı devlet, bürokrasi ve hatta ahlaksal normlar gibi sonradan insanlığa entegre olmuş bir çeşit toplumsal örgütlenme örneğidir. Peki neden avcı-toplayıcı kültüre sahip topluluklarda dinin olduğunu gösteren hiçbir bulgu yokken -ki bu durum, dolayısıyla o toplumların herhangi bir dininin olmadığının da göstergesidir- yerleşik yaşama geçtikten sonra “din” kavramı ortaya çıkmış ve insanlar arasında yayılmıştır?

Her ne kadar dünyanın farklı yerlerinde, farklı zamanlarda ve farklı şekillerde insanlar avcı-toplayıcı yaşamdan yerleşik yaşama geçmiş olsa da, genel hatlarıyla olup bitenler benzerdir. Buna göre, avcı-toplayıcı kültüre sahip topluluklar yüzden az kişiden oluşur, topluluktaki kişiler birbirinin akrabasıdır, herkes gücü yettiği ölçüde topluluğun bekası için çalışır (yemek toplar veya avlanır), topluluk içi eşitlik söz konusudur (eşitlikçilik vardır), ulu önder veya resmi lider yoktur, kişiler kendi aralarındaki uyuşmazlığı resmi kanallardan değil, birebir konuşarak çözmeye çalışır (çünkü zaten akrabalardır ve topluluktaki herkes birbirini direkt olarak tanır).

Avcı-toplayıcı kültürdeki toplulukların özellikleri daha da ayrıntılandırılabilir, ancak temel özellikleri, eşitlikçi olmaları, kişiler arası ilişkilerin resmi kanallara dayanmaması, herhangi önder veya ayrıcalıklı sınıfının olmaması ve de en önemlisi, belli bir yerde durmadıkları, göçebe oldukları için, ihtiyaç fazlası ürün elde edemiyor oluşlarıdır.

Yerleşik yaşama geçilmesi hem nüfus artışıyla ilişkili hem de ürün üretiminin başlamasıyla ilişkilidir. Bu iki neden (ve aynı zamanda sonuç) birbirinin tetikleyicisi gibi görünmektedir. Durum her ne olursa olsun, topluluklar yerleşik yaşama geçtiklerinde ilkin kabile, sonrasında şeflik ve devlet şeklinde örgütlenmişlerdir.

Kabilelerdeki nüfus bine yakın bir sayıyla sınırlıyken, şefliklerde nüfus binlerce kişiyi rahatlıkla bulur, devletlerde ise elli binin altında kişi sayısı pek görülmez. Aynı şekilde, kabileler tek bir merkezde yerleşmişken, şeflikler birkaç yerleşim merkezine dağılmış haldedir. Devletlerde ise köy ve şehirlerin sayısı çok daha fazladır. Kabilelerde eşitlikçi yapı devam etmekle birlikte, kimi zaman bir ulu kişi öne çıkmaktadır. Şefliklerde yönetim babadan oğula geçmekte; devletlerde ise artık merkezi yönetim benimsenmektedir. Aynı şekilde kabilelerde resmi kanallar yokken, şefliklerde resmi kurumlar oluşmaya başlar. Devletlerde bürokrasi ve yasalar neredeyse vazgeçilmezdir.

Görüldüğü gibi, kabile, şeflik ve devlet arasında bir çeşit derece farkı söz konusudur. Yerleşik yaşama geçmiş topluluklar daha ayrıntılı bir şekilde sınıflandırılabilse de, bu üç örgütleniş şekli temel alınabilir ve her biri, bir sonraki aşamanın önceki halidir. Diğer bir deyişle, basitten karmaşığa doğru bir gelişim söz konusudur. Bu gelişimin temel sebebi olarak da nüfus artışı gösterilebilir. Nüfus artışı neticesinde ve insanların yerleşik bir yaşam sürmesinin doğal sonucu olarak besin üretimindeki uzmanlık artmakta ve teknolojik gelişmeler çoğalmaktadır.

Peki, avcı-toplayıcı topluluklarda din gibi bir kavram yokken, yerleşik yaşama geçilmesi ile nasıl oldu da din kavramı ortaya çıkmış oldu? Bu sorunun cevabı birbirinin neden ve sonucu olan birçok olayda gizlidir. Şöyle ki, yerleşik yaşama geçilmesinin temel iki sonucu vardır dedik; ilki, nüfusun artması, ikincisi yiyecek üretiminin artması. İlk başlarda -yani kabile örgütlenmesinde- insanlar yine az çok birbirini tanıdığı için resmi bir düzene ihtiyaç duymadan üretime katkıda bulunabiliyor, kendi aralarındaki sorunu çözüyor -ya da çözmeye uğraşıyorlardı. Ulu kişinin görülmeye başlandığı dönem de bu dönemdir. Çünkü yerleşik yaşama geçmekle birlikte, kabilenin varlığını sürdürmek totemlere bağlı duruma gelmiştir. Avcı-toplayıcı kültürde sürekli besin peşinde geçirilen bir hayat söz konusuyken (bu durumda besinin olmayışı herhangi ilahi bir işaret sayılmaz, göç edilerek yeni besin kaynakları bulunmaya çalışılır), yerleşik yaşamla birlikte göçebe hayat sona ermiş ve artık bolluk, kıtlık gibi durumlar önemli hale gelmiştir (ki bu durumda bir bölgedeki besinler bitince göç edilmediği için kıtlığa neyin sebep olduğu veya bolluğu neyin sağladığı üzerinde durulmuştur) ve bu durumları oluşturan ya da engelleyen hallere sebep verecek totemlere karşı bir inanış kendini göstermiştir. Bu totemlerin neler olduğunu ise en iyi bilen kişiler ulu kişi olarak kabilenin başında bir nevi akıl verici konumuna gelmiştir. Yine de, kabilenin geri kalanıyla eşit bir durumda yaşamını sürdürmektedir bu ulu kişi ve herhangi ayrıcalıklı bir hakka sahip değildir.

Nüfusun artması belli bir uzmanlaşmayı da beraberinde getirmektedir. Avcı-toplayıcı kültürdeki herkesin gücüyle orantılı olarak topluluğun bekâsı için çalışması, yerini ataerkilliğe bırakmaya başlamıştır. Çünkü iyiden iyiye herkesin görevleri belirlenmeye, daha da önemlisi, totemlerin bir diğer yüzü olan çeşitli tabular kendini göstermeye başlamıştır. Özellikle ürün fazlasının depolanması ile “artı değer” olarak bilinen kavram ortaya çıkmıştır. Bu artı değer, belli bir kitle tarafından kontrol edilmeye başlanmıştır. Tahmin edileceği üzere de, bu kitlede babadan oğula geçen bir şeflik söz konusudur. Zira artı değeri kontrol altında tutmak demek, ayrıcalıklı haklara sahip olmak demektir.

İşte konumuzun başlığı olan kleptokrasi kavramı tam olarak burada devreye girmektedir. Öncelikle kleptokrasinin ne demek olduğuna kısaca değinelim. Kleptokrasi, -günümüz için tanımlanırsa- bir ülkedeki yöneticinin veya yönetici sınıfının, o ülkenin maddi kaynaklarını soymasını, otokratik bir yönetim ile ulusal değerleri ve hazineleri kendi çıkarları için kullanmasını ifade etmektedir. Peki kleptokrasi ile dinin ortaya çıkışı arasındaki ilişki nedir? Yerleşik hayatın başındaki iki örgütlenme türü olan kabile ve şefliklerde -devletler zaten bu ikisinin evrilmiş halidir ve dinler devletlerde çoktan ortaya çıkmış haldedir- kleptokrasinin yeri nedir?

Yukarıda da değinildiği gibi, kabile yaşamı avcı-toplayıcı kültürün devamı olarak eşitlikçi yapısını korumaktadır. Kölelik ilişkisi bulunmamakta ve yönetici sınıfın diktatörlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Yine de yiyecek üretiminin belli bir düzene oturtulmasıyla birlikte şeflik düzenine geçişin altyapısı hazırlanmıştır. Şeflikte artık zaman zaman kölelikler görülmekte, işbölümü sebebiyle toplumsal sınıflar ortaya çıkmaktadır. Bununla ilişkili en önemli durum da, kabiledeki gibi herkesin kendi arasında takas (trampa) ile ekonomiyi sağlamaktan vazgeçip; şefliğin birliği için “haraç” adı altında insanların sahip olduklarının bir kısmına el koyulmasıdır. Bu haraç, günümüzün vergi uygulamasının ilk aşaması olarak kabul edilmektedir. Çünkü toplanan haraç, yine şeflik için harcanmaktadır. Elbette ki bu harcamayı ve dağıtımı yapacak, yine bununla birlikte, zaten hali hazırda oluşmuş olan artı değeri kullanacak ayrıcalıklı bir sınıf bulunmalıdır. Bu sınıf, kabile dönemindeki ulu kişiden farklı olarak, halkın geri kalanından ayrı ve önemli bir konum işgal etmektedir. Nitekim, hem belli totemlerin en yetkili kişisi hem de tabuların muhatabı olarak, bir çeşit hanedanlık oluşturmaktadır.

İşte bu noktada, şefliğin -veya topluluğun diyelim- geri kalan kişilerinin gerek bu haraç toplanmasına gerekse de artı değerin kullanımına ilişkin itirazlarının ve başkaldırılarının olmaması için, diğer bir deyişle, yönetici sınıfın ayrıcalığını kabul etmesi için gerekli ve yeterli bir sebep bulunmalıdır. İşte bu sebep de o kişilerin yaptıkları işin kutsal olduğu, bu kutsiyetin de o kişilere sirayet ettiği yönündedir. Yani, yönetici sınıfın kullandığı güç ve yaptığı uygulamalar bir nevi kutsal yasaların, olmazsa olmazların yansımasıdır.

Bu noktada çok daha açık bir şekilde Jared Diamond‘un Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı kitabından şu alıntıyı yapmakta fayda var:

İster bir şeflik olsun, ister bir devlet, herhangi bir sınıflı toplum için insan şunu sormalıdır: Halk kendi çileli emeğinin ürünlerinin kleptokratlara aktarılmasına niçin göz yumuyor? (…)

Halktan çok daha rahat bir hayat sürdürürken halkın desteğini kazanmak için bir seçkinin ne yapması gerekir? Kleptokratların tarih boyunca başvurdukları bir kaç çözüm yolu vardır. Bunlardan biri; halkı silahsızlandırıp, seçkinleri silahlandırmaktır. Ama kleptokratların halkın desteğini kazanmalarının son çaresi kleptokrasiyi haklı çıkaracak bir ideoloji ya da din inşa etmeleridir. Kurumsallaşmış din, zenginliğin kleptokratlara aktarılmasını haklı gösterirken insanların başka insanlar adına hayatlarını feda etmeleri için kendi genetik öz çıkarları dışında gerekli güdüyü sağlar.

Tüm bu açıklamaların ardından genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; dinlerin her ne kadar ilahi bir kaynak tarafından gönderildiği düşünülmüş olsa da, şayet dinler ilahi bir kaynaktan gönderilmediyse neden ve nasıl oluştu sorusu sorulmalıdır. Bu sorunun muhakkak ki birbiriyle ilintili bir çok cevabı vardır. Ancak kleptokrasinin, yani belli bir topluluğun halkı yönetmek ve kendi çıkarları doğrultusunda halkın çıkarlarını kullanmak amacıyla ortaya sürdüğü, ve zaten daha öncesinde halk tarafından kabul edilen kimi mistik kabullerin (totem ve tabuların) yansıması olarak düşünülebilecek uygulamaların, “din” adı altında kendini gösterdiği fikri göz ardı edilemez. Diğer bir deyişle, dinin ortaya çıkışının sadece masum bir bireysel inanca dayanmadığı, çok daha önemli ve tutarlı bir biçimde bir soygun mekanizması ve hükmetme örgütlenmesinin ürünü olduğu söylenebilir.

Gerek günümüzde yaygın olarak kabul gören İbrahimi dinler, gerekse de irili ufaklı tarih boyunca var olmuş -ve sonra yok olmuş veya hala da varlığını sürdüren- dinlerin, kitle kontrolünün odak noktası olan kleptokrasinin evrilmiş bir biçimi olabileceği gerçeği, günümüzde birçok devletin ve toplumun din aracılığıyla kontrol edildiği de göz önünde tutularak, pek tabii olarak kabul edilebilir.

Tanrı Var Mı?

Kaynaklar:
* Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik: İnsan Topluluklarının Yazgıları
* Alaeddin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi
* Sigmund Freud, Totem ve Tabu,
* James George Frazer, Altın Dal