Emperyalist Savaşlar Kadını Bedeniyle Vurur

Savaş koşulları, kadına yönelik şiddetin en vahşi boyut­lara vardığı ve her bakımdan çeşitlenerek kadını kıskaç al­tına aldığı zamanlardır. En genel tanımıyla savaş; politika­nın başka araçlarla, silahlarla sürdürülmesidir. Bir gücün başka bir güç üzerinde, zorla hâkimiyetini kabul ettirme mücadelesidir, insanlık tarihi, aynı zamanda savaşlar tari­hidir, insanlık, önce vahşi doğaya karşı varlığını sürdürmek için yaşam mücadelesi vermiş, yerleşik yaşama geçilmesi ve toplumların gelişmesiyle, savaşların seyri de, içeriği de de­ğişmiştir.

Analık hukukunun egemen olduğu toplumdan ataerkil topluma geçişle birlikte yaşanan kabile savaşlarında ta­rafların hedefi, karşı kabilenin kadınlarını ele geçirmek olmuştur. Bereket ve doğurganlık simgesi olan kadını ele geçirmek, rakip kabilenin toprağını, zenginliğini ele ge­çirmekle özdeşti. Üretim araçlarının gelişmesine paralel olarak, gelişen teknoloji, savaş aletlerini ve tekniklerini modemleştirse de erkek egemen bakış açısının kadına yö­nelik yaklaşımları, yani şiddet politikası değişmemiştir. Farklı biçimler altında ağırlaşarak devam etmiştir. Tıpkı dün olduğu gibi bugün de kadın bedeni bir savaş alanı olarak görülmektedir.

Özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte tarih sahnesi­ne çıkan yağmacı-işgalci ve sömürgeci savaşlar, insanlığa büyük acılar yaşatmıştır, hala da yaşatmaktadır. Bu acıların en büyüğünü ise her daim kadınlar yaşamıştır. Emperyalist sömürgeci savaşlarda kadın, cinsel sömürünün ve şiddetin en katmerlisini yaşar. Bu dönemlerde kadına dönük taciz ve tecavüzlerde artışlar yaşanır. Bütün bunların yanı sıra kadın ve çocuk emeğinin sömürü boyutları olağa­nüstü düzeye varır. Kadınlar, savaşlarda eş ve çocuklarını yitirmesinin acısını de­rinde yaşarlar. Göç ve sürgün yollarında toplama kamplarında şiddetin her biçimi­ni en fazla yine kadınlar yaşar.

İşgalci ve sömürgeci güçler kendi ulusundan kadınları savaş makinesine bağlar

Savaş dönemlerinde işgalci güçler, kendi ulusundan kadınları yedek iş gücü or­dusu olarak görür ve bu bakış açısıyla cephe gerisini örgütler. Kadınlara yönelik yo­ğun bir propaganda faaliyeti yürütürler. Propagandanın merkezini “vatan sevgisi”, “yurtseverlik” gibi demagojik söylemlerle doldururlar… Bu bakış açısıyla kadınlar­dan vatanları için fedakârlık yapmaları istenir. Erkeklerin cepheye sürülmesiyle bo­şalan üretim alanlarına, yedek işgücü olarak kadınları koyarlar. Savaş koşullarında erkek işçi ve emekçilere uygulanan emek sömürüsü, kadınlarda katlanır. Bütün bunları, kadınlara vatandaşlık görevi olarak öğütlerler. Burada hedef, kadınları o ulusun bir parçası olarak savaş makinesine bağlanmasıdır.

Cephedeki başarıyı garantilemenin temel güvencesi, üretimin devam etmesi ve özellikle savaş sanayinde yoğun üretimin gerçekleşmesidir. Kadınlar savaş dönem­lerinde özellikle metal ve patlayıcı sanayi, üniforma yapımı ile konserve fabrikala­rında yoğun olarak çalıştırılırlar. Savaş dönemlerinde, kadınlar tarafından silah sa­nayinde üretilen bomba, silah, mermi gibi araçların savaşta kullanılmasıyla kadın­lar da savaş politikalarının (ya da savaşın) bir tarafı haline getirilirler. Hem de bu savaş gereçlerinin, işçi ve emekçi kadınların sınıf kardeşlerine ve ezilen halklara karşı kullanılması pahasına!

Burjuvazi, bulunduğu ülkelerde kadın emeğinden en yoğun biçimde yararlan­mak için çeşitli örgütlenmelere gitmiştir. Kadınsız savaş olmaz ve kazanılmaz ger­çeğinden hareket eden egemenler, kadını kendi saflarına çekmek için yasalar çıkar­mıştır. Özel örgütler kurmuşlardır. Bu konuda bazı örnekler verelim:

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda Türkiye, işgücü açığını kapatmak için “Kadın Amele Taburları” kurmuştur. Bunu, “Kadınları Çalıştırma Cemiyet-i islamiye” izle­miştir. Sermayedarlar, Müslüman bir ülke olması nedeniyle kadınları fabrikalara çekmek için dini alet etmekte hiçbir sakınca görmemiştir. Dolayısıyla, kadınları yal­nızca işgücünü değil, inançlarını da sömürmekten geri durmamıştır.

Yine, Hitler faşizminin bu konudaki uygulamaları dikkat çekicidir. Almanya’da kadınlar için askerliği zorunlu hale getirmiştir. Kadınların eğitimi için özel kamplar kurulmuştur. Bu kamplarda tam bir askeri disiplin çerçevesinde çeşitli dallarda kadınlar eğitilmiştir. Hitler faşizmi ayrıca, seksiyon tarzı örgütlenmelere başvurmuş, erkek komisyonların olduğu yerlerde kadın seksiyonlarının kurulmasını zorunlu kıl­mıştır. 1934’te, 273.229 kadını kapsayan yaklaşık 6 bin faşist seksiyon kurmuştur. Bu faşist seksiyonlarda örgütlü bulunan kadınlar kızıl haç, işletme, depo gibi alanlar­da çalıştırılmışlardır. Yine işgalci Japon ordusunda, kadın kolları örgütlemek bir zo­runluluktu.

Savaş dönemlerinde kendi ulusundan kadını “yücelten” işgalci güçler, savaş sonrasında kadınlarla eski biçimde ilişkilenirler. Savaşın bitmesiyle cepheden dö­nen askerleri istihdam etmek önceliklidir. Ona göre işsiz erkek, işsiz kadından daha tehlikelidir. Bir kadın, iş bulamadığında yapacak bir şeyi olmadığına inanır. Erkek­ler ise savaşmayı öğrenmiş, ölüm korkusunu yenmiştir. Bu kitlenin işsiz olarak so­kakta olması burjuvazi için, onun gelecek çıkarları için büyük bir tehlikedir. Erkek egemen zihniyetin kadın için bir başka tercihi söz konusudur, iş bulamazsa, bede­nini satarak yaşamını sürdürebilir. Bu anlayış, savaş zamanında üretimde/fabrika­ya topladığı kadınları savaş sonunda evlerine göndererek, yeniden annelik rolü ve dört duvar arası, mutfak, kadının asli işleri ve yeri olarak gösterilir.

Bir başka nokta da savaşın nüfus azalmasına yol açtığıdır. Nüfusta bozulan den­geyi gidermede de kadına ‘önemli’ bir “görev” verilir. Zira, savaş zamanı ucuz iş­gücü olarak üretime çekilen kadına, bunun bir vatandaşlık görevi olarak sunulma­sı, bu kez çok çocuk doğurmak ve büyütmek biçiminde dayatılır. Evlilik, aile yeni­den kutsanır. Almanya’da savaş sonrası çok çocuk doğuran kadınlara ödül verile­rek teşvik sistemi uygulanmış; kürtaj, doğum kontrol yöntemleri ve boşanma ya­saklanmıştır. Övgüler dizilen vatan kurtarıcısı olma sıfatıyla yedeklenen işçi ve emekçi kadın kitleleri, yeniden “en iyi anne”, “en iyi eş” ilan edilmiştir. Bu doğrul­tuda çeşitli propaganda malzemeleri kullanmıştır. Örneğin, Türkiye’de I. Emperya­list paylaşım savaşından sonra kadın dergilerinin yaygınlaşması ve çoğunun ismi­nin “ev kadını”, “ev hayatı”, “ev işi” vb. olması bir tesadüf değildir. Savaş koşulla­rı ve sonrasında kadına yönelik ekonomik şiddetin boyutları ve burjuva cinsiyetçi propaganda, burjuvazinin ikiyüzlü yaklaşımını göstermektedir.

Militarizm ve kadın

Orduda eğitim karargâhlarında, askeri kışlalarda verilen eğitimlerde cinsiyetçi erkek egemen bakış açısı hakimdir. Militarizme göre “vatan”, kadının bedenidir. Kadın bedeni, ulusal kimliğin ve ‘onur’un odağı haline getirilir. Lev Tolstoy, bir top­lumda kadın ile erkeğin farklılaşmasında askerliğin rolünü şöyle ifade etmektedir; “zorunlu askerlik yalnızca ‘yurdun müdafaasına’yönelik bir uygulama değil, aynı zamanda erkeklerin ve kadınların devletle aralarındaki vatandaşlık ilişkisini belirleyecek (ve kadınlar asker olmadığı için farklılaştıracak) bir uygulamadır. Bu farklılaşma, devlet eliyle yapılmış olması ve devlet kavramını toplumsal cinsiyet bazında biçimlendirmesi açısından toplumda yaşanan kadın-erkek farklılaşmasın­dan ayrılır. Bu yolla, erkeklik-devlet-askerlik arasında güçlü bir bağ kurulmuş, ‘en kutsal vazife’ olan askerlik yoluyla birinci sınıf vatandaşlık erkeklere bahşedilmiş­tir. Kadınların bu kurguda iki ayrı konumları vardır: kutsanan annelik (özellikle de asker anneliği) ve istisnai durumlarda savaşçılık” ( Kurtuluş Dergisi sayı 9)

Burada, “erk”e dikkat çekmek yerinde olacaktır. Zira, örgütlenmiş zor olarak devletin erkek egemenliği üzerinde yükselmesi, toplumsal ilişkilerdeki ayrımın te­melini oluşturur. Militarizmin tüm topluma yayılmasında, kadınların alet edilmesi, militarizmin genel olarak erkek olmasıyla çelişmez. Bunu da geçerken ifade edelim.

Militarizmin ‘erk’ek niteliğine ilişkin yaşam içinden sayısız örnek vermek müm­kün. Toplumsal rollerin daha çocuk yaşlarda nasıl öğretildiği bilinen gerçeklerden (Burada oyuncak sanayinin militarizmle olan bağına da dikkat çekmiş olalım). Oyuncak silahların erkek çocuklarla, oyuncak bebeklerin kız çocuklarıyla özdeş-leş(tiril)mesi yeterince bir fikir veriyor.

Diğer yandan; toplumun militarize edilmesinde, askeri eğitimin, askeri araçların cinsiyetçi ifadelerle tanımlanmasının ne derece rol oynadığına son yıllarda yaşanan sayısız örnekle tanık olduk.

Jimmy Massey, aldığı eğitimi Irak işgaline katılarak pratikleştirmiş 12 yıllık bir deniz piyadesidir. Irak işgalinden bir süre sonra “travma sonrası stres” tanısıyla ABD’ye döner. Aşırı depresyonda olan ve halen tedavisi süren Massey, yaptıkların­dan pişmanlık duyduğunu “öldür, öldür, öldür” adlı kitabında yazar. Kitapta, ilk eğitim dönemini Massey şöyle anlatmaktadır: “Eğitim kamplarında çavuşlarımız bize ‘siz bir avuç kancıktan başka bir şey değilsiniz’, ‘kancıklarım’ diye bağırarak eğitimi bitirirdi. O zamandan beri ben silahıma ‘kancık’ demişimdir, onu yağlamalı, temizlemeli, sevişmeye ve ateşlemeye hazır hale getirmelisin” (Öldür, Öldür, Öl­dür/ Jimmy Massey-Nathasa Saulnier. Sf.20)

Deniz Piyade Okulu’nda verilen eğitimin bir amacı da insanların sevme, acıma duygularını yitirmelerini sağlamaktır. Militarist ordularda sevme duygusu yerine, öldürme duygusu kodlanır. Bu kodlamayı yine Massey’in anlatımlarında bulduk: “Deniz Kuvvetleri’ne katılıp bir eğitim kampına gittikten sonra kadınlara tavrım ve bakış açım, dramatik bir şekilde değişti. Sanki sevgi duygumu kaybediyormuşum gibiydi. Deniz Kuvvetleri’nde bir deyişimiz vardı. ‘Denizaşırı yaşananlar, de­nizaşırı kalır’. Deniz Kuvvetleri evlenmemizi isteseydi, deniz çantasıyla birlikte bir de hatun verirdi. Gerçekten de bir denizci, bir eşe veya kadına yalnız protokol için ihtiyaç duyar. Subaylar istikrarlı görünmek için evlenirler ama karıları sadece figürandır” (age, s: 43) Bu örnek, militarizmin kadına bakışını çarpıcı bir biçimde ye­terince özetliyor.

Her ne kadar bu örnekler kadını aşağılasa da, kapitalist- emperyalist sistemde Massey’in ve benzer anlatımların ortaya koyduğu gerçekler, aynı zamanda erkeğin biraz daha insanlıktan uzaklaşmasına işaret etmektedir. Yani burada, kadın ile er­kek arasındaki ‘makası’ açan, insan olma özellikleriyle ilgilidir.

I. Emperyalist Paylaşım Savaşı’nda işgalci güçler, “Anavatan” savunması için er­keklere çağrı yaparken, kadınları devreye sokmuştur. Kadınlardan erkekleri cephe­ye göndermelerini, bunun için onları cesaretlendirmelerini ve yüreklendirmelerini istemiştir. Genç ve güzel kadınlara askeri üniformalar giydirip, ellerine silah tutuş­turarak ve fotoğraflarını çekip kartpostal yaparak, bu kartpostalları piyasaya sür­müş, propaganda malzemesi olarak kullanmıştır. Böylece, asker adaylarının gönlü­nü çelip, cepheye daha coşkulu gitmeleri hedeflenmiştir. Peki bu “coşku” işgal edi­len topraklara nasıl yansımaktadır?

Emperyalist savaşları kadın en fazla bedeninde hisseder

işgalci ve sömürgeci savaşların kadına yönelik şiddetinin en vahşisi tecavüzdür. Taviz ve tecavüz, bilinçli, ırkçı bir aşağılama yöntemidir. Tecavüzün kadın üzerin­deki fiziksel ve psikolojik etkisi derin olur. Ve psikolojik etki, kadının bütün yaşamı boyunca devam edebilir.

Emperyalist savaşlarda tecavüzde amaçlanan, savaşılan ülkeyi teslim almak ve direnişi kırmaktır. Kadının işgalcilerin tecavüzüne uğraması, işgal edilen ülkenin erkeği için ulusunun yenilgisi ve onurunu çiğnenmesi anlamına gelir.

Tecavüz, kadının üzerinde yarattığı etkinin yanı sıra; feodal ve gerici ahlak an­layışı ile şekillenen toplumlarda (bugün Ortadoğu’da olduğu gibi) halkları demoralize etme, kimliği ve onuru ile oynamanın aracı yapılmaktadır.

Emperyalist savaşların kadına yönelik şiddetine, saldırılarına dair bazı örnekleri paylaşmak isabetli olacaktır. Emperyalist barbarlığın kadın bedenini yağmaladığı­na dair verileri okurken, aklımızın bir kenarında olması gereken, bu rakamların sa­vaş gerçeğini açıklamak bakımından nesnel durumu yansıtmakta yetersiz oldukla­rıdır. Zira savaş koşullarında ölümleri ifade eden sayılar bile, bire bir gerçeği ver­mezler/ veremezler.

I. ve II. Emperyalist paylaşım savaşlarında, işgalci güçlerin tecavüz saldırısı bir olgudur.

1990’larm başında Balkanlar’daki soykırımda binlerce kadının tecavüze uğra­ması yakın tarihin yüzkarası olarak kayıtlara geçmiştir. Kadınlar, kapatıldıkları te­cavüz kamplarında faşist birliklerin tecavüzüne maruz kalmışlardır. Etnik kirlilik yaratmak, ırk bozmak için emir almış birlikler bu kamplarda kadınları hamile bırakm-caya kadar sistematik tecavüzü sürdürmüşlerdir. Hamileliklerin yedinci ayma kadar bu kadınlar serbest bırakılmayarak, kadınları istemedikleri çocukları doğurmak zo­runda bırakılmışlardır. Verilere göre, tecavüz kamplarında en az 20 bin kadın teca­vüze uğramıştır.

Somali’de 1991-1992 yıllarında 300 bin kadın, mülteci kamplarında kamp asker­leri ve görevlileri tarafından tecavüze uğramıştır, işgal öncesinde Amerika askerle­rine prezervatif dağıtılması, işgalcilerin başından hedeflerinin gösterilmesi bakı­mından yeterince açıklayıcıdır. Yine Somali’de, tecavüze uğrayanların arasında dört ile altı yaş arası çocukların bulunması, işgalci güçlerin çirkin, aşağılık yüzünü göstermesi bakımından bir başka örnektir.

Ruanda’da, 13- 65 yaşlarında 15 bin kadına tecavüz edilmiştir.

Bosna-Hersek’te Sırp ırkçı faşist birliklerin 50 bin Boşnak kadına tecavüz ettiği uluslararası insan örgütlerince kayıtlara geçmiştir.

Japonya’da Japon ordusu, Kore işgalinde 300 bin kadına tecavüz etmiş; bunlar­dan 200 binini kaçırarak zorla askeri genelevlerde çalıştırmıştır. Her kadının günde en az 30-40 kez tecavüze uğradığı, yine veriler arasında bulunmaktadır.

Pakistan’da Pakistan askerleri, 200 bin Bangledeş’li kadına tecavüz etmiş; 25 bin kadın tecavüz sonucu hamile kalmıştır. ABD ordusu Vietnam’ı işgal ettiğinde, My Lai köyünde ABD askerleri 450 Vietnamlı kadın ve çocuğa tecavüz etmiş, sonra da öldürmüştür. (Veriler 8 Eylül 2007 tarihli Gündem Gazetesi’nden alınmıştır)

Paylaştığımız veriler, basma yansımış olanlardan en çarpıcılarıdır. Savaş, kadın için verilerin de gösterdiği gibi yalnızca tecavüz olmaktan da çıkmıştır. Evet, savaş kadın için sayısız tecavüz ve bu tecavüzler sonucu hamile kalmak, bu çocuğu do­ğurmaktır.

Lenin’in, kapitalizm-emperyalizm oldukça paylaşım savaşları da olacaktır, de­ğerlendirmesine denk bir süreçten geçiyoruz. Dün olduğu gibi bugün de emperya­list, sömürgeci savaşlar neredeyse dünyayı bir top alevine çevirmiş durumda. Bu ateşin tam ortasındaki Ortadoğu coğrafyasında ABD’nin Irak’ta, Afganistan’da “de­mokrasi”, “özgürlük” adı altında yürüttüğü himayeci sömürgeci savaşın kadınlara işkence, tecavüz, fuhuş, intihar, yoksulluk ve ölüm getirdiği biliniyor. Ebu Gureyb zindanında 14 yaşındaki Nur’un bütün dünyaya yayılan çığlıklarını hatırlatmak is­teriz: “Burada her gün ırzımıza geçiyorlar. Vahşi, kana susamış gibi bedenimize sal­dırıyorlar. Elinize geçen bütün araçlarla bu hapishaneye saldırın. Hem onları hem bizi öldürün. Hepimizin karnında onların piçleri var. Hepimiz hamileyiz. Biz dünden ölüme razıyız”. Aynı zindandaki Fatima da günde 9 kez tecavüze uğradığını açıkla­mıştı. Yağmacı-işgalci ABD, Irak zindanlarında yaptığı tecavüzü, psikolojik bir baskı aracı olarak da kullanıyor. Hapishanelerde gerçekleştirdikleri tecavüzleri görün-tüleyip porno piyasasına sürerek hem rant elde ediyor, hem de direnişi kırmak için kullanıyor. Kadınlara hem ABD askerleri tecavüz ediyor, hem de tutuklu direnişçi er­kekleri tecavüze zorluyorlar. Tecavüzleri erkeklere seyrettiriyorlar. Erkeklerin yanın­da kadınları çırılçıplak soyarak fotoğraflarını çekiyorlar. Sonra bu fotoğrafları ha­pishanenin duvarlarına yapıştırıyorlar. Böylesine aşağılık, böylesine vahşi saldır­ganlıklara maruz kalan kadınlar, ölümü bir kurtuluş olarak görmekte, ölüme sürük­lenmektedir.

ABD’nin yaptığı bütün bu barbarlığın, vahşetin kamuoyuna yansıtılmasmdaki amacın ne olduğunu sorgulamakta yarar var. Bütün bu vahşeti ABD’nin daha fazla gizleyemediği gerçeğinin yanı sıra vahşetin dünyaya duyurulmasında asıl amacı, feodal/ataerkil kültür ve değer yargılarının baskın olduğu Ortadoğu coğrafyasında halkı bu yolla aşağılamak ve direnişi kırmaktır. ABD, kendisine kafa tutanlara, iş-birlikçilikte kusur edenlere ve en başta da Ortadoğu halklarına “sonunuz böyle olur” diyor. Bu yolla bir mesaj veriyor. Ve korku imparatorluğu yaratmayı hedefli­yor.

Irak’ta yaşananlara benzer uygulamalar, Afganistan’da da yaşanmaktadır. Af­ganistan’ın birçok bölgesinde işgalci NATO güçlerince, yaşları 17-30 arasındaki genç erkekler, 12-17 yaşları arasındaki çocuk ve genç kadınlara, kaçırılarak götürül­dükleri kamplarda, kameralar karşısında tecavüz etmeye zorlanıyorlar. Bu tecavüz sahnelerinin kaydedildiği kasetlerin porno piyasasına sürüldüğü ortaya çıkmış ve bu tecavüzleri yaşayan kadın ve erkeklerin çoğunun intihar ettiği açıklanmıştır.

Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de kadınlar sadece tecavüze uğramıyorlar. Teca­vüze uğrayan kadınların bir kısmı fırsat bulduklarında sağlıksız koşullarda kürtaja başvuruyor, düşük yapmaya çalışıyorlar. Ve bunların birçoğu, ölümle ya da kadı­nın sakat kalmasıyla sonuçlanıyor.

Şatille ve Sabra katliamı öncesinde Kasap Şaron’un askerlere yaptığı konuşmayı açıklayan bir israil askeri; işgalci Siyonist güçlerin Filistin halkına yönelik yaptıkla­rının ve yapacaklarının ölçütüdür. Kasap Şaron’un katliam öncesi askerlerin Filistin­li kadınlara tecavüz etmeleri, kadın ve çocukları öldürmeye ikna çabası, Filistinli ka­dınlara yaşatılan vahşetin de boyutlarını gösterir.

israil Siyonistlerinin kurduğu kontrol noktalarında yüzlerce Filistinli kadın, bu kontrol noktalarından geçemediği için yaşamını yitirirken, yine yüzlercesi bu kon­trol noktalarında israil askerlerinin tecavüzüne uğramaktadırlar. Zaten, toprakla­rından Siyonist faşistlerce sürüldüklerinde ölümün, işkencenin ve tecavüzün çetele­si tutulmamıştır. 1948 yılından bugüne Filistinli kadın ve çocuklara karşı işgalci Si­yonist, israil askerlerinin vahşeti başlı başına bir tarih yazımını kapsar.

Emperyalist savaşlar, göç ve kadın

Emperyalist-sömürgeci savaşların kadına yönelik uyguladığı şiddetin bir diğer biçimi de göç olgusudur. 2005 verilerine göre ABD’nin işgalinin ardından Irak’ta milyonlarca kadın eşsiz, çocuklarsa yetim kaldı. Binlerce kadın, “güvenlik” gerek­çesiyle Irak zindanlarında hapsedildi. Üç ay içinde 600 kadın işkenceye uğradı. Ve ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra bin 200 kadın, Suriye’ye göç ettirildi. Bu kadınların yüzde 70-80’i Suriye’de fuhuş sektöründe, genelevlerde çalıştırılmaktadır. 1 milyon Iraklı -çoğu kadın ve çocuk olmak üzere- kayıp.

Göç olgusu dendiğinde ilk akla gelendir, Vietnamlı kız çocuğun bakışlarındaki korku… Filistin, Irak, Kürdistan diye sıralayabiliriz listemizi. Başta kadınlar, çocuk­lar ve yaşlılar göçe maruz kalırlar. Savaşa giden erkeklerin ardından “savunmasız” kuvvetler olarak göçe zorlanır bu kesimler. Kadınlar göçe zorlandığı yerlerde, mül­teci kamplarında baskının her çeşidine maruz kalırlar. Yoksulluk, işsizlik, ayrımcılık adeta kaderi olur göç mağduru kadınların. Yurtlarından koparılan kadınlar sürgün yaşamlarında büyük travmalar yaşarlar. Dil bilmemek bile başlı başına bir travma nedenidir. Bu nedenle, ayrımcılığa uğramasının yarattığı sonuçları da eklemek ge­rek bu tabloya.

Savaş kadının boynuna geçirilen ilmektir!

Savaşın kadına en büyük maliyetlerinden biri de intihardır, intiharların en bü­yük nedenlerinden biri tecavüz ve sonrasında kadının yaşadığı psikolojik travma­lardır, işgalci sömürgecilik, ezilen halkların topraklarını yağmalayıp talan ederken, kukla hükümetleri aracılığıyla da kadın üzerindeki baskılara alan açan her türlü ya­sayı hazırladı. Afganistan’da yaşanan değişiklik çarpıcıdır. Ulemanın önde gelen bir din adamı, ABD’nin burka ve recmi kaldıracağını söylediğinde, yaptığı değer­lendirme Taliban ile ABD arasında özde bir fark olmadığına işaret etmektedir. “Recm cezası uygulanırken Taliban, koca taşlar kullanıyordu. Koca taşları öyle güç­lü atıyordu ki kurtulma şansları yoktu. ABD, ufak taşları kullanacak!” Din adamının bu yorumu, ABD’nin “uygarlığı’nm da, Afgan kadınların “özgürleştirme demago­jisini de tuzla buz etmeye yeter. Yine Iraklı kadınların, Saddam dönemini arar hale gelmeleri de bu açılardan dikkate değer.

Sürmekte olan emperyalist sömürgeci savaşlarda tecavüze uğrayan kadınlar, toplumsal değer yargıları (kirlemişlik duygusu) ve devletin uygulamaları sonucu yaşadıkları psikolojik travmalarla bir çıkmaza ve intiharlara sürükleniyorlar. Top­lum, tecavüz sonucu hamile kalan kadına kirlenmiş olarak bakıyor. Tecavüz sonucu hamile kalan kadınların çocukları reddediliyor. Ve intihar, kadına tek çözüm yolu olarak dayatılıyor. Kadının yaşadığı bu durum, erkek egemen sistemin kadına ba­kış açısının bir ürünüdür.

Emperyalist savaş, kadın bedeninin pazara sürülmesidir

Her zaman işgalci güçler yağmalamadıkları topraklarda kadınları bir savaş ganimeti olarak görürler. Bu bakış açısıyla, işgal ettikleri topraklar gibi kadın be­denini de yağmalarlar. Bu yağmanın bir yanında taviz-tecavüz, işkence ve öldür­me dururken, diğer yanında kadın bedenini fuhuş sektöründe kullanılması yoluy­la rant elde edilmesi durur. Yoksulluğun pençesinde çaresizlik içinde boğuşan ka­dın kendini fuhuş pazarında bulur. Bu sektör, işgalci güçler ve işbirlikçileri aracı­lığıyla özel olarak örgütlenir. Uluslararası Af Örgütü, Kosova’daki BM ve NATO güçlerinin fuhuş ticaretini körüklediğini açıklamıştı. Sudan’da, ordu güçleri de­netiminde fuhuş kamplarının kurulduğu biliniyor. Bosna’da, Kosova’da konuşla­nan BM ve NATO güçleri bu iki bölgeyi Balkanlar’da kadın ticareti merkezi haline getirdiler. 2004 yılı verilerine göre her yıl bu merkezlerden ABD’ye 45-50 bin ka­dın ve çocuk ticareti yapılmaktadır. Kadınlar, mafya tarafından kaçırılıp fuhuş sektöründe çalıştırılmaktır.

Uluslararası Göçmenlik Bürosu’nda çalışan Melissa Lolten, bu işbirlikçi mafyanın uygulamalarını şöyle anlatıyor: “Kadınlar, mafya tarafından kaçırılıyorlar. Bir haf­ta boyunca bütün eşyaları elinden alınarak bir odaya kapatılıyorlar. Su dışında hiç­bir ihtiyaçları karşılanmıyor. Bunu bir eğitim süreci olarak görüyorlar. Kadınların direnci kırılınca, bu kadınlar için gazetelere ilanlar veriyorlar. Fiyatları, yaşma ve estetiğine göre değişiyor. 500 dolar ile iki bin 500 dolar arasında değişen fiyatlarla pazarlıyorlar.” Böylece kadın bedeni üzerinden büyük rantlar elde ediliyor.
Irak’ta fuhuşa sürüklenen/zorlanan Kerime, öyküsünü şöyle anlatıyor: “Ben ev temizlik işlerinde çalışıyordum. Temizliğe gittiğim yerde tecavüze uğradım. Çocuk­larıma bakmam lazım. Hastalandıklarında doktora götürmem, karınlarını doyur­mam lazım. Bunun için para gerekir. Çocuklarım için ne gerekirse yaparım, ben bir anayım. Bu ‘işi’ zorunluluktan dolayı yapıyorum, iş bulamadım”

Irak’ta, Afganistan’da binlerce kadın Kerime ile aynı kaderi paylaşıyor. Fuhuş, toplumsal çürümenin ve ahlaki yozlaşmanın da önemli bir aracıdır, işgalci güçler bir taraftan büyük rantlar elde ederken işgal ettikleri topraklarda halkları yozlaştır­mayı da özel olarak hedeflerler. Zira militarizm, kadına seks kölesi olarak bakar. Ka­dın, askeri üslerin, karargâhların stres atma, eğlence gecelerinin vazgeçilmez “ara­cı” olarak görülür. Bu yüzdendir ki, bütün askeri üslerin yanında genelevler vardır. Üst düzey rütbeliler için “istirahat evleri” ve “konforlu evler” adı altında özel gene­levler kurulur. Buralarda askerlere ‘moral’ ve ‘motivasyon’ verilir.

Burjuvazi, erkeklerin cephede ölümüne savaşmasını sağlamak için de kadınları kullanır. Erkekleri cepheye “namus”unu korumak üzere çağırdığını söyler; gerekir­se bu uğurda ölmesi gerektiğini ister. Toplumu zayıf halkasından yakalayarak savaşma azmi ve iradesini güçlendirmeyi hedefler. Erkek hep savaşçıdır, kadın ise ye­tiştirici.

Mücadele kadını özgürleştirir

Sömürgeci, işgalci güçlere karşı kadınların mücadeleye katılması değişik düzey­lerde de olsa, hep sınırlandırılmıştır. Kadın, mücadeleye aktif katılmak için erkek egemen zihniyetle çetin kavgalara tutuşmuştur. Çünkü savaşlarda kadın hep cephe gerisinin (mutfak, çamaşır, sağlık hizmetleri vb.) bir unsuru olarak görülmüştür. Özellikle gerici feodal değer yargılarının egemen olduğu coğrafyalarda, kadınların kendi idealleri ve ulusunun özgürlüğü uğrunda ölme hakkı için bir mücadele ver­mek zorunda kalmışlardır.

Kadınların mücadelede yer almaları onları özgürleştirmiş, özgüvenlerinin geliş­mesini sağlamıştır. Kadında cins bilincinin gelişmesinde, mücadelede yer almaları­nın doğrudan bir etkisinin olduğunu söylemek gerekir.

Bugün israil’de, ‘Filistin’de, Lübnan’da, Kürdistan’da kadınlarımız, militarist sa­vaşlara karşı barış mücadelesinin en önemli dinamiklerini oluşturuyorlar. Böylece kadın dayanışmasının güzel örnekleri ortaya çıkıyor. Kadınların kirli savaşlara ve mi­litarizme hayır çığlığı, Irak’ta Ebu Gureyb zindanından yükselen Nur’un, Fatima’nın çığlığı olup tüm dünya halklarına ulaşırken; Filistinli 67 yaşındaki Fatima gibi feda eylemcisi olmasına; ya da israil askerlerinin Filistinli direnişçileri camide imha etmek üzere sıkıştırdığı anda kadınların canlı kalkan olup israil askerlerinin karşılarına di­kilmesine; Afganistan’da, Lübnan’da bedenlerini tutuşturarak, birer ateş topuna dö­nüşmektedir. Kürdistan’da dağlarda özgürleşen kadınlar şerh i I dan I arla çoğalıp, sö­mürgeciliğe karşı mücadelenin en önünde ve her alanında yer almaktadır.

Emperyalist sömürgeci savaşların kadına yönelik vahşet boyutlarındaki şiddeti­ne karşı kadınlar, bağlı bulundukları ulusun erkekleriyle birlikte direniş, intifada, serhildan ile yanıt veriyorlar.

Emperyalist sömürgeci savaşın, bugün dünya halklarına yönelmiş vahşetine, namlularına karşı bu savaşlarda en ağır bedelleri ödeyen kadınlar savaş karşıtı mü­cadelenin en ön saflarında yerlerini almaktadır. Cindy Sheenan, ABD’nin işgal etti­ği Irak’ta oğlunu yitiren anne olarak savaş karşıtı mücadeleye katılırken, Rachel Co-rie israil buldozerlerine göğsünü siper ederek, Filistin topraklarındaki entemasyo-nalist dayanışmanın, ezen uluslardan emekçi kadınların ezilen halklara uzattığı ka­dın eli oldu.

Tüm bu örnekler, ezilenin ezileni kadının, ulusal ve toplumsal mücadelelere ak­tif katılarak emperyalizmin ırkçı, cinsiyetçi ve militarist politikalarını boşa çıkara­bildiğini ve bunu yaparken de özgürleştiğini göstermektedir.

sosya.wordpress.com adresinden alınmıştır.

Yorum Bırakınız