Eylül Geçeli Çok Oldu

“Gittikçe yalnızlaşıyorsunuz insan kardeşlerim
Ne bir ortak sevinciniz kaldı sizi çoğaltacak
Ne bir içten dostunuz var acınızı alacak
Unuttunuz nicedir paylaşmanın mutluluğunu;
Toprağı rüzgârı denizi göğü
O her zaman bir insanla anlamlı
Tükenmez bir hazine gibi kendini sunan doğayı
Unuttunuz, gömülüp günlük çıkarların
Ve ucuz korkuların kör kuyularına
Daraldıkça daraldı dünyaya açılan pencereniz.”

Gittikçe yalnızlaşıyorsun.
Yalnızlaşıyorsun ama yalnız kalmaktan korkuyorsun. Sahte kalabalıklar yaratıyorsun kendine, hiç bir zaman gerçek bir parçası olamadığın, içinde eriyip bütünleşemediğin ve ilk tehlikede kaçıp kendi köşene çekileceğin kalabalıklar. Ne yalnızlığın yalnızlığa benziyor, ne kalabalığın kalabalığa.

Hep şikayet ediyorsun,”eski dostluklar kalmadı” diyorsun, “insanlar bencilleşti, herkes kendi çıkarını düşünüyor, kimseye güvenilmiyor” vs. vs… Bütün bu olumsuzlukların içinden kendini çekip alıyorsun. Senden başka herkes “bencil”, “güvenilmez”, “çıkarcı”. Bir sen değilsin! Diğerlerine sorsan onlar da aynı şeyi söylüyor. Güvenilir olmayan kim o zaman, bencil olmayan kim?

“Herkesin bencil, çıkarcı vb. olduğu bir toplumda seninde var olabilmek için herkesten bencil, herkesten çıkarcı, hatta herkesten daha acımasız olmaktan başka çaren yok. Aslında öyle olmak istemiyorsun ama dedik ya çaresizlik?..” Kendi durumunun haklılığını gerekçelendirmeyi çok iyi biliyorsun.

Kalabalıklar içindesin ama çevrendeki herkes senin rakibin. Kiminin işinde gözü var kiminin aşında. Kimisi şu anda elinde olanlara tehdit, kimisi geleceğinin önünde engel. Herkes herkesin rakibi, herkes herkesin engeli… Şu işsiz adam sana diş bileyip duruyor. Sen senden biraz daha iyi koşullarda olanın o koşulları hak etmediğini düşünüyorsun. O koşullarda olan, senin onun yerinde gözün olduğunu düşünüp gardını ona göre alıyor. Hepiniz birbirinizi kuşatıyor, birbirinizin polisi jandarması oluyorsunuz. İspiyonu sevmezsin ama şu herifin patronun kıçı dibinde yaltaklanarak dolaşmasından gıcık kapıyorsun, aslında onun ne dolaplar çevirdiğini biliyorsun ve patronu bu konuda birazcık “uyarmakta” sakınca görmüyorsun. Sakıncası yok elbette, tıpkı bir başkasının senin hakkında da bir takım “uyarılarda” bulunması gibi!

Kalabalıklar içindesin ama yalnızlıktan boğuluyorsun. Yalnızlıktan boğulduğunu da bilmiyorsun. Çünkü yalnız olmamayı, kalabalık olmak sanıyorsun. Yalnızlığı da tek başına olmak. Oysa çoğalmak sayısal bir durum olmaktan çok yaşamsal bir bütünleşme durumudur. Yaşamın içinde bütünleşemediğin için gittikçe dağılıyor parçalanıyorsun. Her bir parçan bir yerlerde, ruhun bedeninden, hayallerin gerçeğinden, bu günün yarınından kopuyor, uzaklaşıyor. Parçaların birbirine yabancılaşıyor, tanımaz oluyor. Kendine yabancılaşıyor, kendinden uzaklaşıyorsun.

Bölünüp parçalandıkca, kişiliğin de bölünüp parçalanıyor. Her bir parçana göre roller üstleniyorsun. İyisin, kötüsün, korkaksın, cesursun, kıskançsın…
Ama kime kötü kime iyi, kime cesur kime korkak olacağını çoğu zaman karıştırıyorsun.

Bazen bir üniformanın karşısında içinde kim olduğuna bakmadan korkuyla eğiliyorsun. Bazen sokakları temizleyen bir temizlik işçisi karşısında aslan kesiliyorsun. Bir yerlerde bir işini yaptırmak için vereceğin rüşvet karşısında cömert, bir yoksulla dayanışma konusunda pintisin. Büyük zenginlikler karşısında sorgusuz, senin gibilere karşı kıskançsın.

Bir atık toplayıcısına bakarak “bunlarda parayı götürüyorlar” diye mırıldanırken de gördüm seni, bilmem kaç milyarı götürmüş birileri için “işini biliyor adamlar” deyişini de duydum. Seni parçalayanların, sen olmaktan çıkaranların o “işini bilen adamlar” olduğunu bilmediğini biliyorum. Bunu sezsen bile yapacak bir şey olmadığını düşündüğünü, güçsüzlüğün karşısında boyun eğişini, boyun eğişinin seni darmadağın eden bir uyum çabasına dönüştüğünü biliyorum…
Ama bu kadar güçsüz müsün gerçekten?

Yalnızlığın kadar mutsuzsun.
Sana verilen bütün eğlencelik oyuncaklara rağmen mutsuz.

Bilmem kaç ekranlık televizyonlara, elinden hiç düşürmediğin cep telefonlarına, sanal dünyada sağladığın sanal kişiliklere, AVM’lere, selfie’lere, facebook’ta paylaştığın mutluluk resimlerine, yaptığın ucuz tatillere, kredi kartıyla aldığın eşyalara rağmen mutsuzsun.

Bunu sen de biliyorsun ya da seziyorsun diyelim. Ne yaparsan yap, ne kadar kalabalığa karışırsan karış yalnızlığını yenemiyorsun. Bütün gün birlikte olduğun birlikte güldüğün, öfkelendiğin, konuştuğun bir sürü insana rağmen hiç gülmemiş, hiç üzülmemiş, hiç konuşmamış gibisin. Hiç kimseyle hiç bir şey yapmamış gibisin. Çünkü gerçekten hiç kimseyle gerçek bir eyleyiş halinde değilsin. Bölünmüş her parçan kendi rolünü oynuyor. Bir parçan, senin “üstündekiler” karşısında yüzünde, içinden gelmeyen bir gülümseyişle sırıtırken, diğer parçan senin gibiler karşısında en suratsız halini takınıyor. Birinciler karşısında suskun ve dinleyici iken, ikinciler karşısında hiç dinlemeyen sürekli konuşan olmaya çalışıyorsun. Aslında hiç dinlemeyen ve hiç dinlenmeyensin.

Her şeyin sahtesi ile kuşatılmış yaşamın. Sadece sahte mallar değil kastım, daha kötüsü mallaşmış yaşamların sahteliği ile kuşatılmış durumdasın. Sahte gülüşler, sahte kızgınlıklar, sahte hüzünler, sahte dostluklar… Bütün mallar gibi bu ilişkilerde bir kullanım ve değişim değeri içinde oluşuyor. Duruma göre kullanıyor, hızla eskitiyor ve değiştiriyorsun. Piyasanın durumuna göre ilişkiler oluşturuyorsun. O an ki çıkarlarına göre “çevre” edinmeye çalışıyor, artık piyasa değeri kalmamış ilişkilerini “kullanmak” istemiyor yenileriyle değiştiriveriyorsun.
Hiç dostun kalmıyor çünkü dostluk piyasaya değil, yaşama dair bir ilişkidir.

Ve hiç bir zaman piyasayı senin belirlemediğini bilmiyorsun. Birilerinin belirleyip şekillendirdiği piyasanın/yaşamın içinde kendi yaşamını yeniden üret(em)iyorsun.
İşte diyorlar sana “yaşam bu”; “şunları giyeceksin, şunları yiyeceksin, şunlara gülecek, şunlara üzüleceksin… Dinlenirken şöyle dinleneceksin, uyurken şöyle uyuyacaksın, çalışırken böyle… Çok özeline girmiş olmayalım ama sevişmek denilen şey şu, aşkta bu ve afedersin ama tuvalete girdiğin zaman kıçını da şu kağıtla silersen iyi olur… Şunlar tehlikeli düşünceler sana zarar verir, ama şu düşünceler işini kolaylaştırır. Her zaman makul, mantıklı ve akılcı olmayı bil. Biraz da esnek olman gerekiyor, öyle sopa gibi dimdik durarak yaşamla baş edemezsin. Eğilmeyi, bükülmeyi, kıvrak olmayı öğrenmen gerekiyor dedik ya esnek ol esnek… Belki omurgan biraz sorun çıkartıyor ama olsun zamanla o da uyum sağlar… Unutmadan, bu senenin moda renkleri şunlar, tüm renklerini değiştir sonra yaşamın gerisinde kalırsın…”

Bir farenin önüne konulan peynirleri seçme özgürlüğünün sınırlarıyla belirlenmiş bir özgürlüğü önüne koyarak “işte” diyorlar “yaşam ve yaşamın içindeki seçeneklerin, seç seçebildiğini”

Seçiyorsun, çünkü başka bir seçenek olmadığını sanıyorsun.
Seçiyorsun,çünkü var olan seçenekleri de kaybetmekten korkuyorsun.Asgari ücretle çalıştığın bir işin varsa işsiz kalmaktan, göreceli daha iyi bir işin varsa daha kötü bir işe düşmekten. Krediyle aldığın evinin taksitlerini ödeyememekten, kredi kartlarını kaybetmekten, akşamları televizyonun karşısına geçip dizi izleyememekten, aldığın ikinci el arabayla ara sıra hafta sonu mangal pikniklerini yapamamaktan, hayatının darmadağın olmasından korkuyorsun. Hayatın darma dağınık olmuş farkında değilsin. Aslında yaşamak denen şey bu değil farkında değilsin. Farkına varır gibi olduğun anlarda ise bu farkına varıştan korkuyor ve “ama” diye başlayan gerekçelerinle kendi korunaklı (?) alanına çekiliveriyorsun.

”Fırlayıp günün ilk ışıklarıyla günün dağınık yataklardan
Koşaradım gidiyorsunuz işinize değişmeyen yollardan
Kurulmuş saatler gibi günboyu çalışıp tekdüze
Uzayan gölgelerle koşaradım dönüyorsunuz evinize.
Ne kadar uzaksa bir felaket sizden o kadar mutlusunuz
Unuttunuz başkalarının acısını duymayı
Küçük çıkarların büyük kurnazları
Alışverişe döndü tüm ilişkileriniz, hesaplı, planlı
Sevgileriniz ayaküstü, ilgileriniz koşaradım
Unuttunuz konuşmayı kendinizi vererek
Düşünmeden bir başka şeyi, içten yalın dürüst
Dışa vurmayı duygularınızı
Unuttunuz, neydi bir ince söze yakışan en güzel davranış.”

Unuttun mu gerçekten?
Buna inanmam için o kadar çok neden var ki ortada senden umudu kesmem güzel olan her şeyi unuttuğuna inanmam gerekiyor. Ama gittiğim bütün yollar sana çıkıyor, bütün umutlarım gelip senin umutsuzluğun ve çaresizliğinle buluşuyor. Tuhaf şey, umut hep en umutsuz olan yerden başlıyor. Var olandan umudu kesmeden gelecek üzerine umut oluşmuyor…

Sen şimdi var olandan umudunu bir türlü kesemiyorsun hala yaşama tutunabileceğini sanıyorsun. Tutunduğun yaşamın aslında senin ölümün olduğunu fark etmiyorsun. Fark etsen bile bu sefer bütün gücünle ölümü geciktirmeye çalışıyorsun. Kendi ölümünü geciktirmek için başka ölümleri görmezlikten geliyorsun. Kendi yaşamın için başka yaşamlara kayıtsız ve hatta acımasız olduğun anlar oluyor. Acımasızlığın özünden değil korkundan. “İnsan insanın kurdudur” denilen bir toplumda kurtlara yem olmamak için uğraşıyorsun.

Korktukça bencilleşiyorsun, bencilleştikce yalnızlaşıyorsun.
Korkunun ecele faydası yok bunu anladığın zaman… Ölümü geciktirmek için ödediğin bedeller çok fazla olmaya başladığı zaman, yani bıçak kemiğe dayandığı, yani var olan yaşamdan umut kesildiği zaman, yani yeni bir yaşamın umudu kaçınılmaz olduğu zaman her şeyi yeniden hatırlayacaksın.

Korkunu yendiğin zamanlarda da gördüm ben seni. Bu düzenden umudunu kestiğin “öleceksek ölelim” dediğin zamanlar da. Hemen yanı başımda parçaladığın kaldırım taşının bir parçasını elime tutuştururken, yaralı bir kardeşimizi taşırken barikatın ardından, cesaretini gördüm, öfkeni ve yıkıcılığını gördüm. Firari günlerimde saklanırken emekçi mahallesindeki yoksul evinde gidermek için tedirginliğimi “bir ince söze yakışan en güzel davranış”ın en sade halini gördüm sende.

Unuttuğuna inanmıyorum. Ama bu sefer biraz uzun sürdü bu uyanış. Bir uğursuz Eylül’de yara bere içinde yorgun ve yılgın çekildin köşene. Köşene çekildikçe dağıldın, parçalandın, küçüldün yitirdin kendini puşt bir kuşatmada. Yitirdik birbirimizi. Ama bak kaç Eylül geçti aradan artık topla kendini, toplayalım kendimizi.

Ben dostunum senin. Bütün umutlarım, senin umutsuzluğuna çıkıyor. En umutsuz halinle bak bu eskimiş, çürümüş dünyaya ve en umutlu halimiz olsun birlikte kuracağımız yeni bir dünya.

Eylül geçeli çok oldu, Eylül’de takılıp kalma.
Haziran’ı anımsa. Yüreğimizi ısıtan sıcaklığıyla, aydınlık pırıl pırıl güneşiyle Haziran’ı…

Devrimci Perspektif

*Dizeler Şükrü Erbaş’ın Koşaradım şiirine ait.

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Eylül Geçeli Çok Oldu | YURTSEVER

Yorum Yapın