Ferit Edgü | Çığlık

Hayır, bağırmadım. Ben bağırmadım. Bağıran ben değilim. Bağırmam için özel bir neden yoktu. Hiçbir gerek. Hiçbir gerekçe. Ben yalnızca gördüm: Üç kişi bir adamı sürüklüyordu. Adam ise, onlarla gitmek istemiyordu. Bir ara ellerinden kurtulup, kendini yolun kıyısındaki hendeğe atmayı başardı. Tam o sırada da bir ses duyuldu. Biri bağırdı. Daha doğrusu bir çığlık attı. Bir erkek sesi de olabilirdi bu, bir kadın sesi de. Çığlığı duydum. Ama ne dediğini duymadım. Gel mi diyordu? Kaç mı diyordu? Buradayım mı diyordu? Ardında mıyım diyordu? Anlamadım. Bu çığlık üzerine, adamı zorlayanlar (bir anda hendeğe atlayıp, adamı karga tulumba edip yola çıkartmışlardı), bir an durup çevreyi dinlediler. Demek onlar da duymuştu çığlığı. Ama pek önem vermemiş olmalılar ki, yeniden sürüklemeye koyuldular adamı.

Bu ne zorbalık, dedim kendi kendime. Güpegündüz bir adamı sürüklüyorlar ve karşı koyan bir Tanrı kulu yok. Sonra yeniden duydum o çığlığı. Bağıran, sürüklenen kişi değildi bu çığlığı atan. Ben de olmadığıma göre, onu sürükleyen zorbalar da olamayacağına göre nerden geliyordu bu çığlık? Demek çevrede birisi vardı, ama onu göremiyorduk (ne ben, ne onlar).

Bu çığlık sanki bana yöneltilmiş bir çığlıktı. Bana, orda olduğumu ansıtıyor, adamı kurtarmamı istiyordu. Ama üç hayduta karşı, benim, tek başıma elimden ne gelirdi? Hem suçlu kimdi, güçlü kimdi, bunu bile bilmiyordum. Daha doğrusu güçlüleri görüyordum. Bilmediğim, görülen, sürüklenen adamın suçlu olup olmadığıydı. Nasıl bilebilirdim? Benim orda olmam bir rastlantıydı. Yalnızca bir rastlantı. Eğer bir rastlantı sonucu orda olmasaydım, olup biteni görmeyecektim. Bu olayın tanığı olmayacaktım. Ben görmediğime göre başkası da görmeyecekti. Çünkü başkası yoktu. Ama, dedim kendi kendime, ben burda olmasaydım, o zaman belki bir başkası burda olacaktı. Her olayın mutlaka bir tanığı vardır.
Acaba?
Bilmiyorum. Ama öyle olmak gerektir.
Sen olmasan, senin yerinde mutlaka bir başkası olur.
Bu durumda, o zaten benim yerimde değil, kendi yerindedir. Ben de orada değilimdir. (Çünkü başkasının yerini almayı hiçbir zaman istememişimdir.)
O başkası, kim bilir, belki, bağırırdı.
O başkası, belki bulunduğu yerden yola sürüklenen adamı kurtarmak için bir çaba gösterirdi. Ya da, o da, senin gibi, böyle çalıların ardında gizlenip olayı izlemekle yetinirdi.
Ama kimse (o başkası) yoktu. Ne çevrede, ne benim yerimde. Hiç kimse. Sürüklenen adamdan, onu sürükleyen üç kişiden ve tepedeki benden başka.
Peki o çığlığı atan?
Bilmiyorum.
Aşağı yolda (bir kez daha yineliyorum) üç zor ba ve sürükledikleri adam. Tepemsi bir yerde, çalılıkların ardında ben.
Bu saptamayı yaptıktan hemen sonra gene o çığlık.
Bu kez de irkildiler. Durup çevreye bakındılar. ”Nerden geliyor bu ses?” Aralarında bir şey konuştular. Beni görmesinler, çığlığı atanın ben olduğunu sanmasınlar diye, çalılıkların ardına daha bir sindim.
Görüp gelselerdi, elimde bıçak, ne diyebilirdim onlara? Neyi açıklyabilirdim? Belki, o adamı bırakıp beni götürürlerdi. Ama görmediler. Çevreyi bakışlarıyla taradıktan sonra, yeniden sürüklemeye başladılar adamı. Üçe karşı bir, karşı koyuyor, ama imdat istemiyordu. Direniyor, ama ağzını açmıyordu. Garip yaratık!

Bu böyle sürmez dedim, dedim kendi kendime. Şimdi bir araba geçer, şoför ve yolcular durumu görüp dururlar. Saldırganlar kaçar, adam da kurtulur.
Bir araba geçti, ama adam kurtulamadı.
Uzaktan, siyah Chevrolet’yi gördüğümde (yüksekte olduğumdan saldırganlardan ve kurbandan önce görmüştüm arabayı), varsayımım gerçekleştiği için değil, adam kurtulacağı için sevinmiştim. Ama saldırganlar arabayı gördüklerinde tınmadılar bile. Saklanma gereğini ya da adamı aralarına alıp gizlemek gereğini bile duymadılar.
Eylemlerini bir çölde, ıssız bir ormanda sürdürür gibi sürdürdüler.
Siyah Chevrolet yaklaştı yaklaştı… Sürüklenen adam, arabaya doğru umutsuzca baktı; ama Chovrelet (bir dolmuştu) yavaşlayıp duracağına, hızını artırıp geçti. Kuşkusuz şoför ve içindekiler benden daha iyi görmüştü durumu. Kim bilir, ya yolcular durmasını istemediler şoförden ya da şoför durmak gereğini duymadı. Araba geçip gittikten sonra, o çığlık (bu kez çok daha uzun ve iç parçalayıcı) duyuldu. Bu kez de anlamadım ne dediğini.
Adamı sürükleyenler, yeniden durdular. Yeniden taradılar gözleriyle çevreyi. Aralarında bir şey konuştular. Beklediler. Sonra yeniden sürüklemeye başladılar kurbanlarını.
Elimde ebegümecilerini kesmek için taşıdığım bıçak, çalıların ardında, yanımda henüz bir kök ebegümeci kesmediğim için boş sepetim, onları izliyordum.
Bir an, bu dört kişiden çok, çığlığın nerden geldiğini ve ne demek istediği çeldi aklımı.
Sonra kendimi suçladım: Bir adamı zorla götürüyorlar ve sen onun yardımına koşmuyorsun.
Sonra kendi kendimi akladım: Araba durmadığına, çığlığı atan da ortaya çıkmadığına, adamı sürükleyen üç kişi, araba geçerken bile, olağan bir işi yapıyormuşçasına korkmadan, çekinmeden eylemlerini sürdürdüklerine göre, sürüklenen adam gerçek bir suçlu, onu sürükleyenler ise yasa adamları olmalıydı. Onları önlemek istemeye kalkışmak, suça katılmak olacaktır.
İyi ama, zorbalığa karşı çıkmam, gücümü kullanmam, adamı kurtarmaya çalışmam gerekmiyor mu?
Bu güz günü, tek amacı ebegümeci toplamak olan, bu amaçla, bir elinde bıçak, bir elinde sepet, bu tepede, çalıların ardında duran bir adamın yanıtlayabileceği sorular mıdır bunlar?
Peki ama, o çığlıkları atan kimdi?

Ferit Edgü

Yorum Yapın