Gomidas’tan Nubar Terziyan’a; Ötekinin Görünmezliği

Ötekilik kavramı pek çok farklı anlamı barındırdığı gibi farklı farklı alanlarda yaşanan birçok pratiğinde sebebidir. En basit anlamıyla “ötekilik” kavramını, egemen olanın dışında kalan, egemene göre varlığı belirlenen, egemen tarafından kültürel, sosyal, yaşamsal pratik, din, farklı etnik kimlik, cinsel yönelim gibi durumlarda, “farklı” olarak kurulan olarak tanımlayabiliriz. Dönemler içerisinde değişik anlamlar ifade edebilen bu kavram modern ulus devlet dönemlerinde daha çok egemen ulusun dışında kalana göre belirlenir. Türkiye ulus devleti için; Kürtler, Ermeniler, Lazlar, Çerkezler kısaca Türk kimliği dışında kalan diğer etnik gruplar, ulus devletin tek dil, tek din, tek bayrak şiarıyla şekillenen politikaları ile öteki kimliğe hapsedilmek zorunda kalmışlardır. Öteki kimlikli olmak; kendi dilini konuşamamak, bazen kimliğinin dışında bir varlığa hapsedilmek, egemene göre belirlenmiş kural ve kaidelere riayet etmek, onun eğitimine göre şekillenip, onun kutsallarıyla biçimlenmeyi getirdiği gibi egemen kimliğin her türlü pratiğinin ya dışında kalmayı, ya kimliğini gizlemeyi ya da hiçbir zaman bir filmin başrolünde olamamayı getirir. Bu durum her alanda; edebiyat, sinema, müzik gibi sanatın farklı dallarında da geçerlidir. Bu durumu örneklerle açıklamaya çalışalım.

Sinema ile başlarsak, Dilara Balcı’nın Yeşilçam’da Öteki Olmak kitabına göre; film üretiminin yükselişe geçtiği 1950’li yıllardan itibaren sinema sektörüne yeni gayrimüslim oyuncular dȃhil olmuş, ancak bu dönemin yoğun milliyetçi atmosferi sebebiyle çoğunlukla Ermeni kökenli bu oyuncular Nubar Terziyan dışında etnik kimliklerini gizlemek ihtiyacı hissetmişlerdir. Yine Balcı’ya göre; Soğuk ve kötü adam tipinin vazgeçilmez aktörlerinden Kenan Pars herkesçe tanınsa da asıl adının Kirkor Cezveciyan olduğu ve seslendirme yapıldığından tipik bir Ermeni aksanıyla konuştuğu dahi bilinmez. Yeşilçam’ın olmazsa olmazlarından Vahi Öz’ün, Sami Hazinses’in Turgut Özatay’ın, Naşit Özcan’ın çocukları Selim Naşit ve Hababam Sınıfı’nın meşhur Hafize anası Adile Naşit’in Ermeni olduğundan hiç söz edilmez (a.g.e, 74). Görüldüğü gibi sinemadan tanıdığımız bu isimleri neredeyse herkes bilir ancak Balcı’nın da ifade ettiği gibi bu isimlerin etnik kimliğinden, onların Ermeni olmasından ve bu kimliklerini gizlerken çektikleri sıkıntıdan kimsenin haberi yoktur. Bu isimlerden kimliğini gizlemeyen Nubar Terziyan’ın yaşadığı trajikomik olay aslında kimliğini gizlemenin bahsettiğimiz bu insanlar için nasıl bir zorunluluk olduğunu gözler önüne serer.

Anlatıldığına göre; Ayhan Işık’ın ölümünden sonra, Nubar Terziyan gazeteye; “Oğlum Ayhan, dünya fanidir ölüm herkese nasip ama sen ölmedin zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun ne mutlu sana. Amcan; Nubar Terziyan.” Şeklinde bir başsağlığı ilanı verir. Ancak Işık’ın ailesi gazeteye düzeltme niteliğinde bir ilan verme ihtiyacı duyar, ilan şöyledir; “ Önemli bir düzeltme; ‘Amcan Nubar Terziyan’ imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız, Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyururuz. Ailesi” (a.g.e. 75.) Görüldüğü gibi Işık’ın ailesi bir Ermeni ile ilişkili görünmekten çekinmiş ve böyle bir ilan vermiştir. Yani Yeşilçam sinemasında Ermeniler vardır ancak Ermeni olduklarını gizledikleri sürece varlardır. Bu durumun elbette çok büyük, yıkıcı bir iz bıraktığını tahmin etmek zor olmasa gerekir. Kimlik en basit tanımıyla “bizdir” herhangi bir “bize” ait olmayı gerektirir. Ancak öteki kimlikli olmak, her alanda o bizin dışında olmak anlamına gelir. Çünkü egemenin diğer tarafına düşen, ne o egemen kimliğin bizi içerisinde yer alabilir ne de kendi bizini kurabilir bu iki aradaki kimlik durumu ya gizli bir kimlikle var olmayı ya da her şeyi göze alıp kendi kimliğini ifade ederek ömür boyu egemenin olumsuz, dıştalaycı bakışlarını üzerinde hissetmeye sebep olur.

Durum sadece sinemada böyle değildir elbette örneğin; Gomidas Vartabed ismi tüm dünya tarafından bilinir ancak kendi coğrafyasının tüm ezgilerinde izi olsa da görmezden gelinir. Kim midir? Vartabed, Yaşar Kemal’in; dilimize pelesenk olan “o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler” cümlesinin karşılığıdır. Gomidas Vartabed asıl adıyla Soğomon Kevork Soğomonyan, 1869 yılında Kütahya’da doğan, Ermeni etno müzikologtur. Gomidas müzikle içli dışlı Kütahyalı bir aile içinde doğmuş, bir yaşındayken annesini, 10 yaşındayken babasını kaybetmiştir. 1881 yılına kadar babaannesinin yanında büyüyen Gomidas, o yıl içinde Eçmiadzin’deki Ermeni kilisesi ruhban okuluna giderek 1895’te buradan mezuniyetiyle papaz olmuştur. 7. yüzyılda yaşamış bir Ermeni halk ozanı olan Katolikos Gomidas’ın ismine atfen Gomidas adını almış ve papaz anlamına gelen ‘Vardabet’ unvanı ile birlikte anılmaya başlanmıştır.

1896’da Berlin’e giderek müzik eğitimi alan Gomidas, 1899’da müzikoloji doktorasını almıştır. Ancak onun asıl önemli olan yönü Anadolu‘yu karış karış dolaşarak üç bine yakın halk şarkısını derlemesinden gelir. Bu gün bu coğrafyada söylenen pek çok türkünün ilk derleyicisi olan Gomidas’ın ismi konuyla ilgili hiçbir belgede geçmez, hatta bu coğrafyada onun derlediği bestelerin mirasına konmuş isimler vardır. Çünkü Gomidas 24 Nisan 1915 tarihli Tehcir Kanunu gereğince tutuklanan 235 Ermeni ileri geleni arasındadır. Tutuklandıktan bir gün sonra İstanbullu pek çok Ermeni ile birlikte Çankırı’ya sürgün edilenlerdendir.

Talat paşanın emriyle 7 Mayısta sekiz Ermeni sanatçı ile birlikte İstanbul’a dönmesine izin verilir Gomidas’ın. Ancak bu sürgün sonunda Gomidas “akıl sağlığını” yitirmiştir. İlk önce İstanbul’da bir kliniğe yatırılan Gomidas daha sonra ömrünün geri kalanını geçireceği Paris’teki bir senatoryuma yatırılır. Hayatının son 18 yılında hiç piyano çalmaz, beste yapmaz, şarkı söylemez ve konuşmaz. 22 Ekim 1935 tarihinde Paris’te yaşama veda eder.

Gomidas bu gün dünyanın pek çok ülkesinde en önemli etno müzikologlardan kabul edilir. Pek çok deneysel müzik çalışması olduğu bilinmektedir. Bu coğrafyada ise konservatuarlarda onun yaptıkları üzerinden dersler verilse de onun adından çok bahsedilmez.

Böyledir sinema, müzik veya diğer alanlarda da durum böyledir. Egemenin dışındaysanız ya görülmezsiniz ya da görmezden gelinirsiniz ve kendiniz olarak var olamazsınız. Siyasi söylemin farklılık zenginliktir ifadesi maalesef gerçek yaşamda karşılığını bulmaz. Geçen yıl medyaya yansıyan Hoşana öyküsü, aslında bu durumun tam anlamıyla ifadesidir. Hatırlarsanız Hoşana son nefesinde dayanamayıp Ermeni olduğunu söyleyerek gitmişti dünyadan, son gününe kadar tutmuştu içinde kimliğini ancak artık dayanamamıştı. Kısacası öteki kimlikle var olmak her alanda çok zorlu bir var oluş durumuna sebeptir, kim bilir? Mümkün başka dünyalarda olur belki bir gün.

Emek Erez

Kaynaklar

Balcı, D. (2013), Yeşilçam’da Öteki Olmak, “Başlangıcından 1980’lere Türkiye’de Gayrimüslim Temsilleri”, İstanbul: Kolektif Kitap.

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Gomidas’tan Nubar Terziyan’a; Ötekinin Görünmezliği | YURTSEVER

Yorum Bırakınız