Hainleri Savunmaya Dair

I
Herhangi bir toplumda, olabilecek en aşağılık yaratık, haindir. Bir insanın taraf değiştirmesi, o taraftan kopması, hatta kendi tarafını eleştirmesi, nefretle karşılanır. Düşman zaman zaman saygı uyandırabilir, ama hain daima mahkûm edilir. Hainler öylesine aşağılık sayılırlar ki Dante’nin Cehennem’inde bile en aşağı mevki, yakınlarına ve vatanlarına ihanet edenlere ayrılmıştır. Cinsel suç işleyenler, katiller, zındıklar, sapkınlar, ırz düşmanları, büyücüler, hırsızlar ve riyakârlar Dante’nin Cehennem’inde hainlerden daha itibarlı bir konumdadırlar. Bir tarafın birisini hain diye suçlaması, genellikle öbür tarafın onu kullanması anlamına gelir. Öbür taraf, onu fütursuzca dünyanın gözü önünde sergiler.

II
Kişiden kendi tarafına bağlı kalmasını bekleriz. Hain ise, kendi topluluğunu terk etmeye zorlanır; güçlü aidiyet duygularıyla belirlenmiş bir yapıdan dışlanır. Topluluk içinde yaşam, ancak böyle duygular sayesinde anlam kazanır. Birisinin aidiyet bağını koparmaya karar vermesi, herkes için bir darbedir. Topluluk üyeleri, bu kopma ve eleştiri karşısında kendilerini yeniden değerlendirme yoluna gidecek yerde birbirlerine daha da sıkı kenetlenir ve haini mahkûm ederler. Topluluklar kendi eylemlerini, özverilerini ve kendi bağlılık duygularını nadiren sorgularlar. Çünkü, böyle bir sorgulama sırasında kendi kararları sınanmış ve tehdit edilmiş olur. Yıllar yılı birlikte yürüyüp şarkı söyledikten, yıllar yılı birbirlerinin sırtını sıvazladıktan, “tasada ve kıvançta ortak” olduktan sonra, bütün bunların ardından sorulacak bir soru, hatta kuşku olarak yorumlanacak bir ima bile hepimize yöneltilmiş bir uyarı, bugünümüzü, dünümüzü ve yarınımızı tehlikeye sokan bir tehdit olarak algılanır… Bu tehdit, hainin kişiliğinde somutlaşır.

III
Topluluğun tarihsel gelişimi çelişki ve tutarsızlıklarla dolup taşıyor olsa bile, hain daima şimdiki zamana göre yargılanır. İnsan daima şimdiki zamana ihanet etmiştir. Hainin kim olacağını, o andaki yapı ve o andaki güçler dengesi belirler. “Hain”, topluluğun geçmişiyle tam bir tutarlılık içinde olabilir. Ama topluluk kolektif olarak değişmişse, tu kaka edilenler her zaman bu kişiler olacaktır. Örneğin, Sovyetler Birliği’nin tarihine baktığımızda, Troçki’nin, Stalin ve Parti tarafından hain olarak suçlandığını görürüz. Sonradan Stalin, Kruşçev tarafından komünizme ihanetle suçlandı ve oybirliğiyle hain ilan edildi. Ardından sıra Kruşçev’e geldi. Derken Gorbaçov, Brejnev ile Stalin’i mahkûm etti. Bütün bu örneklerde, Parti ile Sovyet yurttaşlarının da koroya katıldıkları görülür. Hep birlikte hainleri birbiri ardına suçlama şarkısını söylediler. Hep birlikte, tek sesli bir koro halinde. Yaşasın devrim! Yaşasın Parti! Bu bir yalan tabiî.
Çünkü, onların söylediği, bizim söylediğimiz, her zaman söylemiş olduğumuz şarkı aslında şu: YAŞASIN ŞU AN VE BİZİM ONUN İÇİNDEKİ YERİMİZ! Hain ise, o ana meydan okuyan kişidir işte. Genellikle, düşmanın maaş bordrosunda yer aldığı için değil. İktidardan alaşağı edilmek istendiği için, ya da değişme zorunluluğunu kavrayamadığı için de değil. Yaşadığımız anın içinde kendimizi haklı çıkarmaya ve yüceltmeye daldığımız için farkına varamadığımız şey, çoğu durumda hainin aslında eleştirel yargısını kullanmakta olduğu gerçeğidir. Tüm risklere, gelecekte yaşayacağını bildiği suçlamalara ve dışlanma tehlikesine karşın, inancı uğruna tek başına bu yolu izlemeye kararlıdır o. Yaptığı hangi anlama çekilecek olursa olsun, düşmanı bu durumu nasıl istismar edecek olursa olsun, o, durumu kendi gördüğü biçimiyle göğüsleyecektir; bunu yapmaya isteklidir, gönüllüdür ve bundan başka türlü davranamaz zaten. Ibsen’in “Bir Halk Düşmanı” adlı oyunundaki doktor gibi, o da suçlanma olasılığını bile bile göze alır.

IV
Başka bir anlamda, gerçek hain bizleriz. Kitlelerdir hain olan. Saptanmış resmi çizgiyi her an adım adım izleyenlerdir. Futbol kulübünün başkanı günün birinde çıkıp, takımın asıl renklerinin kırmızı-mavi değil, eflatun-mor olduğunu ilan eder. “Geçmişte,” der, “kulüp yüz elli yıl önce ilk kurulduğunda, formalarda kullanılan boyalar aslında eflatunla moru andırıyordu. Dolayısıyla, gerçek renklerimiz kırmızı-mavi değil, eflatun-mordur.” Bunun üzerine herkes, renklerin değiştirilmesine oybirliği ile karar verir. Durmadan renk değiştiririz. İnsanlık tarihi, insanoğlunun birbiri ardından taraf değiştirmesinin örnekleriyle dolu. Bütün büyük devrimler, azınlıkların devrimleridir. Hepsi de azınlığın eylemiyle mümkün olabilmiş ve gerçekleştirilmiştir. Çoğunluk, ancak olay gerçekleştikten sonra bu çok köklü tarihi değişikliklere uymuş ve onları desteklemiştir. Bir zamanlar krallara, sultanlara ve çarlara saygı duyuyor, monarşiye karşı olanlardan nefret ediyorduk. Bugün cumhuriyetçiyiz ve cumhurbaşkanlarına alkış tutuyoruz. Yarın yeniden monarşist olabiliriz.

İdeolojilerimizi, çocuk yetiştirme yöntemlerimizi, moral değerlerimizi, zevklerimizi, alışkanlıklarımızı, örgütlerimizi, hayat tarzlarımızı, kurumlarımızı, sınırlarımızı, eşlerimizi, sevdiklerimizi, en sevdiğimiz şarkıları ve yemekleri habire değiştiriyoruz. Toplu olarak hareket ettiğimiz için de hep haklı tarafta oluyoruz. Saldırı hedefimiz, birey. Bizimle aynı yolda yürümeyenler mahkûm ediliyor. Tarih kitaplarında, oturduğumuz mahallede, vaazlarımızda ve siyasetçilerimizin beyanlarında parmağımızı onlara doğrultuyoruz. Hainlerin adını yaşatıyoruz. Onlar toplumun kolektif bilincinde kahramanlarla birlikte yaşıyor ve toplum üyeleri arasındaki bağları güçlendiriyor. Ama onlara ilişkin duygularımızı da bastırıyoruz; haini bir birey olarak gördüğümüzde ve bizim yüzümüzden katlanmak zorunda kaldığı acıları düşündüğümüzde içimize dolan, kimseye açamadığımız kuşkuları bastırıyoruz. Haini ne kadar çok mahkûm edersek, biz de o kadar dogmatikleşiyoruz. Gitgide daha az sorguluyoruz, gitgide daha totaliter oluyoruz ve sonunda hiçbir şey anlamaz hale geliyoruz.

Belli bir tarafı tutup onu doğruladıkça kendimizi daha güçlü ve gururlu hissediyoruz. Adımızın saygıyla anılacağını bilirsek, işkenceye dayanabilir, davamız uğruna can verebiliriz. Tarihin bandosunun bizi yüreklendireceğini, adımızın tarihe geçeceğini biliyoruz çünkü. Sorumluluk duygusuyla ne düşündüğünü açıklayan ve kendi yolunda ilerleyen hain, nadiren böyle bir durumla karşılaşır oysa. O yalnızdır. Daima yalnız olmuştur ve daima yalnız olacağını bilir. Biz totalitarizmimizle bireyi yok ediyoruz. Bireysel özgürlüğü nadiren hoş görüyoruz, çünkü ondan korkuyoruz. Özgürlüğün, yaşamımıza düzen ve anlam getiren yapıları yok edeceğinden korkuyoruz. İtaatkâr olduğumuz, körü körüne boyun eğdiğimiz için hainler yaratıyoruz. Böylesine zayıf olduğumuz için totaliter oluyoruz. Kendi benliğimize inanç duymak, insana inanç duymak, bizi hainlerin olmadığı bir topluma götürebilir; o zaman kendimizden korkmamız için bir neden kalmayacaktır çünkü. “Beğenmiyorsan çekip gidersin,” diyoruz. “Düşmanın ülkesine gidersin.” Hain tek başına acı çekerken, kitleler, çoğu zaman vicdan ve aklıselimden vazgeçme pahasına da olsa kendi yanılsamalarına sımsıkı tutunuyorlar. Hain kim öyleyse?

ÇAĞIMIZIN BÜYÜK “UYGARLIKLARININ” HAİNLERLE İLİŞKİSi KONUSUNDA ÜÇ ÖRNEK

1. OLAY: Amerika Birleşik Devletleri: (“in God We Trust” / Tanrı’ya Güveniriz) karşısında;

Ezra Pound: (Şair ve hain)

Radyo yayınları aracılığıyla, Amerikan askerlerine, İtalya’ya karşı silaha sarılmamaları çağrısında bulunduğu için, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtalya’da A.B.D. işgal kuvvetleri tarafından hücre hapsine mahkûm edildi.
Daha sonra Washington’a götürüldü, vatana ihanet suçundan yargılandı ve suçlu bulundu. Cezaevi yerine St. Elizabeth Akıl Hastanesi’ne gönderilip 12 yıl oraya kapatıldı. Hüküm: Deliliğe dayalı vatan hainliği.
Belli başlı Amerikan şair ve yazarlarının baskısı sonucunda ABD hükümetince serbest bırakıldı.

2. OLAY: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği: (“Dünyanın Bütün işçileri, Birleşin”) karşısında;

Leon Troçki Bordonoviç: (Devrimci ve hain)

Ülkesinden sürüldü, insanlık-dışı ilan edildi.
Stalin’in işçi devleti tarafından görevlendirilen kiralık katiller, Troçki’yi İstanbul’dan Kuzey Amerika’ya kadar izledi ve sonunda biri Meksika’da onun kafasına ölümcül bir kazma darbesi indirmeyi başardı.

PEKİ KATİLE NE OLDU?

Yaklaşık on yıl cezaevinde kaldıktan sonra tahliye edilince Moskova’ya geldi, orada Komünist Partisi tarafından bir kahraman olarak resmi törenle karşılandı ve; STALIN tarafından ülkenin en büyük SOVYET KAHRAMANLIK NİŞANI ile ONURLANDIRILDI. Troçki ise, Stalin’le Brejnev’i yanlışlarından dolayı suçlayan Parti Başkanı Gorbaçov tarafından iade-i itibar gördü.

3. OLAY: Üçüncü Reich: (“Deutschland Über Alles” / Almanya Her Şeyin Üstünde”)

Birleşik Krallık: (“God Save the Queen” / Tanrı Kraliçeyi Korusun)

SSCB: (“Dünyanın Bütün işçileri, Birleşin”)

Fransa: (Liberte, Egalite, Fraternite” / Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik)

ABD: (“in God We Trust” / Tanrı’ya Güveniriz) karşısında;

Walter Rudolph Hess: (Nazi ve hain)

İkinci Dünya Savaşı’nın doruğunda, İngilizlere barış teklifinde bulunmak üzere gizlice İskoçya’ya uçarak bütün dünyayı hayrete düşürdü.

Hitler tarafından hain ilan edildi. Churchill tarafından savaş esiri olarak cezaevine kondu. Nürnberg’de akli durumu sorgulandı. Ömür boyu hapse mahkûm edildi. Berlin Spandau Cezaevi’nde KIRK BlR YIL boyunca TEK BAŞINA HÜCREDE tutuldu. Son yirmi bir yılı, cezaevinin tek mahkûmu olarak geçirdi.
İngiliz, Fransız, Amerikan ve Sovyet güvenlik görevlilerinin gözetiminde dünyanın en iyi korunan mahkûmuyken, 1987’de 94 yaşında intihar ettiği söylendi hemen ardından cezaevi yıkıldı.
Kendisinden daha da büyük dikkatle korunduğu anlaşılan yaşam öyküsünü dünya bugüne kadar öğrenebilmiş değildir.

İşitme Kötüyü

Söyleme Kötüyü

Görme Kötüyü

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Hainleri Savunmaya Dair | YURTSEVER

Yorum Bırakınız