Hayvanlık

İnsanlık hayvanlıktan kopuşla başlıyor. İki ayak üzerinde dik duruş insanın ayırt edici özelliklerinden birini oluşturuyor. Yüksekte duran bir yüz, insanı dışkı ve cinselliğin alçak, “belden aşağı” seviyesinden uzaklaştırıyor. Yüz, bedenin yaşamsal, hayvani ihtiyaçlarının ötesinde sözün, aklın, ruhun, bilincin yüce bölgesini temsil ediyor. Hayvanların yüzü “yok” başı var! İnsan aynı cinse ait tüm hayvanların yüzlerinin aynı olduğunu varsayıyor, farklılıkları önemsemiyor, algılayamıyor. (Bu “masum” olgu ileride Batılı beyazların “tüm siyahların yüzlerinin birbirine benzediği” şeklindeki ırkçı önyargılarının temelini oluşturacaktır.) İnsan zamanla hayvansal olan her şeyden tiksinmeye, onunla arasına mesafe koymaya başlıyor. Anal bölge, dışkı, koku, çıplaklık dışlanıyor, cinsellik baskı altına alınıyor, işlevi aile çerçevesi içinde üremeyle sınırlanıyor, doğadan kültüre geçiş sürecinde ensest yasaklanıyor.

Moscovici’nin belirttiği gibi (Si les lions pouvaient parler’nin içinde) hayvansal içgüdülerin etkisinden kurtulup mükemmelliğe ulaşma süreci içinde insanlık kendi içinde bir ayrımcılığı başlatıyor; vahşi, “ilkel” insan (ilerde buna göçebeler, köylüler, kadınlar, çocuklar, siyahlar, “azgelişmiş” ülkeler vb. eklenecektir) negatif bir özneye göndermede bulunurken aklı, kültürü, ince davranış ve zevkleri sahiplenen evcilleşmiş insan pozitif bir özneyi temsil etmeye başlıyor. Evcilleştirme iki yönlü işliyor; insan bir yandan “kendi kendilerini evcilleştirme yeteneği olmayan” hayvanları evcilleştirirken öte yandan kendi içindeki hayvanı, içgüdüyü, spontane olanı evcilleştiriyor, kontrol altına alıyor. Ayrım, hiyerarşi ve yasak üzerine kurulu insan dünyasında farklı iktidar yapılarının gereksinimlerine bağlı olarak her çağ kendi vahşilerini yaratırken hayvanlar da suni olarak hiyerarşik bir sınıflandırmaya tabi tutuluyor; insanların hayvanlarla kurduğu ilişki ikincisinin alt ya da üst kategorilere ait oluşuna, yararlı ya da zararlı oluşuna göre değişiyor. Bu insanmerkezci, türcü (ırkçı olarak da okunabilir!) çerçeve içinde insanın dünyanın, doğanın egemen gücü olduğu, diğer varlıkları kendine tabi kılmaya hakkı olduğu yolundaki görüş, tarihte eski Yunan felsefesi, Hıristiyanlık ve bilim tarafından onaylanıyor.

Ortaçağın başlarında hayvanlar dinsel çerçeve içinde kendilerine küçük de olsa bir yer bulabiliyorlar. Bazı azizlerin “iyi huylu” hayvanlarla sembolik ilişkisinin bunda payı var. Foucault’nun belirttiği gibi ortaçağda Adem’in adlandırdığı hayvanlar sembolik olarak bir insanlığa sahip. Bununla birlikte kilise bedenin günahkâr eğilimlerinden, zevklerinden sorumlu tuttuğu hayvanlığa iyi gözle bakmıyor, XVII. yüzyıldan itibaren dinsel motifli resimlerin içindeki hayvanların varlığı azalıyor. Ortaçağda kilise, hayvanı şeytani güçlerle, canavarlıkla, cadılıkla ilişkilendiriyor. Buna karşın halk, gündelik hayatında hayvanlarla içli dışlı bir biçimde aynı çatı altında yaşıyor, hayvanlar bazen de bir tanık, bir “şahsiyet” olarak mahkemelerde hazır bulunuyor.

İnsanın hayvandan esas kopuşu insanı yücelten Rönesans’tan itibaren gerçekleşiyor. Descartes insanla hayvanı, ruhla bedeni kesin çizgilerle birbirinden ayırıyor, insanı ve hayvanı birer makina olarak tasarlıyor. İnsan hayvandan farklı olarak bir ruha, maddi olmayan düşünceye sahip olması nedeniyle doğanın efendisi kabul ediliyor. Daha sonraları Darwin’in evrim kuramı kilise öğretisine büyük bir darbe indirmekle birlikte insanın merkezi rolünü azaltmıyor, maymundan gelen insan, evrimin en üst noktası olarak bilimle desteklenen bir üstünlük kazanıyor. Darwin’in evrimci, biyolojist görüşlerinden etkilenen Engels modernliğin insanı yücelten yaklaşımı çerçevesinde maymundan insana geçişte elin ve işin rolünü vurguluyor, üreten insanı öne çıkartıyor. Ütopik sosyalistler ancak insana olan faydaları çerçevesinde hayvanlara ütopyalarında yer veriyor. Ortaçağda din nezdinde aileyi, temizliği, iffeti temsil eden arı, Fourier’de sosyal dayanışmayı, çalışmayı, uyumu, karşılıklı yardımı temsil ediyor. At, savaşlardaki rolü ve başı dik duruşu nedeniyle soylu bir nitelik kazanıyor. “Gözyaşı dökebilen” bu duyarlı hayvan aynı zamanda “enseste karşı olması” nedeniyle insanlığın takdirini kazanıyor. XIX. yüzyılda köpek, mülkiyetin bekçisi olması ve sadakati itibariyle –erkek– insanlığın gözüne girerken kedi, bağımsızlığı ve ne yapacağının kestirilemezliği itibariyle kadınla ilişkilendiriliyor.

Rönesans’tan önce “öteki” (barbarlar, ilkeller!) şüphe ve zan altında olmakla birlikte insanlıktan çıkarılmazken yeni kıtaların keşfi ve modernlikle birlikte mükemmellik arayışına giren Avrupalı beyaz insanlık, diğer halkların insanlığa tam anlamıyla sahip olmadıklarını ama zamanla gelişip medenileşeceklerini düşünüyor. Le Bras-chopard’ın belirttiği gibi daha sonraki aşamada biyolojik bir ırkçılık fikri gelişiyor ve Avrupalı beyaz ırkın dışındaki “renkli” ırkların kalıtımsal olarak ilkel bir aşamada takılıp kaldıkları varsayılarak bu ırklar ve etnik topluluklar hayvan statüsüne indirgeniyor. Hegel siyahları hayvan olarak görüyor. Sömürgeciler de siyahları ve Kızılderilileri hayvan olarak görüyorlar. Bireyselleşmenin geliştiği bir çağda hayvanlaştırılan “öteki,” bir sürü gibi görülerek toplu olarak mahkûm ediliyor. İnsanların yüzünde hayvanlığın izleri aranmaya başlanıyor. Zihinsel patoloji insanla hayvan arasındaki bölgeyi araştırırken beyaz ırkın üstünlüğünü veri alan antropoloji, ilkellerdeki hayvanı bulmaya çalışıyor. Sömürgecilik ve köle ticareti “öteki”ne iki seçenek sunuyor: “Evcilleştirilme” ya da yok edilme. Geçmişte Aristoteles’in köleleri evcil hayvan olarak gören yaklaşımı sömürgeci dönemde de karşılık buluyor. Öte yandan halkın irrasyonel bir hayvan sürüsü olduğu yolundaki görüş Avrupa siyaset bilimini içten içe besliyor. Hobbes kalabalık sürünün politikadan uzak tutulması gerektiğine işaret ediyor. XIX. yüzyıl Avrupa kapitalizmi bir yandan istemeye istemeye oy hakkı verdiği, yasalar önünde eşit kıldığı bu “sürüyü” fabrikalarda, kışlalarda, okullarda, akıl hastanelerinde, hapishanelerde disiplin altına almaya çalışırken öte yandan Vaneigem’in belirttiği gibi onların “hayvani” içgüdülerini savaşlara kanalize ediyor. Rasyonel burjuva düzeni, aklı yönetici sınıfın bir meziyeti olarak yüceltirken halkın payına “hayvani bedensel gücü” kol emeği olarak üretimde kullanmak düşüyor. Kültürden, eşitlikten, incelikten dem vuran burjuvazi, güçlünün zayıfı ezmesine dayalı mevcut orman kanununu kabul etmekte bir sakınca görmüyor. İnsanı hayvandan kesin bir biçimde koparan akılcı düşünce hayvanlık karşısında eşit bir egemen bütünlük oluşturan bir insanlık yaratmadığı gibi tam tersine insanlık içinde hayvanlıkla ilişkilendirdiği büyük –ırksal, cinsel– eşitsizliklere, ayrımcılıklara neden oluyor. Ayrımcılık başlarda sadece Avrupa dışındaki ırklara yönelikken daha sonra Yahudileri de kapsıyor. Yahudilere domuz, akbaba gibi sıfatlar yakıştırılıyor, yüzlerinin hayvana benzediği, ellerinin parayı kapmak içn pençe şeklinde olduğu söyleniyor. Nazi yönetimi sırasında parazit, virüs, mikrop gibi sıfatlarla anılan Yahudiler hayvan taşımak için yapılmış vagonlar içine istif edilerek bir tür mezbahayı andıran toplama kamplarına taşınıyor ve orada katlediliyorlar.

İnsan merkezci, akılcı modernliğin hayvan kategorisine indirgeyerek baskı ve şiddet uyguladığı bir diğer kesim akıl hastalarından oluşuyor. Ortaçağda akıl hastaları yakınlarının yanında ve ilgisi altında gündelik yaşamlarını sürdürürken XIX. yüzyılda akıl hastaneleri kuruluyor, akıl akıldışından kesin çizgilerle ayrılarak insanlık içinde yeni bir hiyerarşi oluşturuluyor. Deli hayvanla, delilik hayvanlıkla ilişkilendiriliyor. İlk modern hayvanat bahçelerinin ve akıl hastanelerinin XIX. yüzyılda kurulması tesadüfi değil. Foucault’nun belirttiği gibi delinin hayvanla aynı anlama geldiği, onunla özdeşleştirildiği bu düzende deliler akıl hastanelerindeki kafeslere tıkılıyor, zincirleniyor, delinin hayvanlığının onu açlığa, soğuğa, acıya karşı dayanıklı kıldığı düşünülüyor. Deli, rahatsızlığı tedavi edilebilecek bir hasta olarak değil ancak şiddet ve baskıyla zaptedilebilecek bir hayvan olarak ele alınıyor. Deli, hayvanlığı içinde kalıp insan olarak ortadan kalkınca insana özgü bir deliliğin yarattığı skandalın azalacağı düşünülüyor. Aynı şekilde hapishaneler de suçlunun eğitilip topluma kazandırılmasını değil suçlunun suçlu olarak kalıp toplumdan izole edilmesini amaçlıyor. Tarihte ilk kez akıl kendi kodunun dışına çıkanları bu kadar sert bir biçimde toplumdan dışlayıp izole ediyor. Aklın hayvanlık üzerindeki baskı ve kontrolü güçlendikçe hayvanlığın insanın ait olduğu gerçekliği gösterme gücü de artıyor. Norm ve kontrol içselleştirildikçe bastırılan hayvanlık daha korkutucu biçimler altında geri geliyor.

Hayvanların konumuyla kadınların konumu arasında yakın bir ilişki var. Tarihte toplayıcılıktan avcılığa geçişle birlikte erkek egemenliği güçleniyor, hayvanların evcilleştirilmesine paralel olarak cinsler arası eşitsizlikler artıyor, hayvan yetiştiriciliği sürecinde kadınların doğurganlığının denetlenmesine yönelik yöntemler geliştiriliyor. Türcülük ve insan merkezcilik cinsiyetçilikle bir arada var oluyor. Köleleri ve hayvanları aşağılayan Aristoteles kadını eksik erkek olarak görüyor. Yahudi-Hıristiyan geleneği de kadını çocuk doğurmaya yarayan, aynı zamanda tekinsiz güçlere sahip ikinci sınıf bir yaratık olarak ele alıyor. Fransız devriminin ilk işi kadın kulüp ve derneklerini kapatmak oluyor. Burjuva dünyasında erkek, akıl ve kültürü temsil ederken kadın doğayı, hayvanlığı, kontrol edilemeyen bedeni, içgüdüleri temsil ediyor. Bu seksist yaklaşım muhalif düşünürleri de etkiliyor. Proudhon kadının düşünceden nasibini almadığını, sadece taklit yeteneğine sahip olduğunu, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırt edebilecek bir ahlaka sahip olmadığını, güzel bir hayvan olmasına karşın sonuçta bir hayvan olduğunu söylüyor; başka bir yazısında ise kadını insanla hayvan arasında bir yere yerleştiriyor. Tarih boyunca patriyarka tarafından ezilen kadınların ve hayvanların ortak yanları hiç de az değil: Şiddete maruz kalmak, nesneleştirilmek, alınıp satılmak, et olarak görülmek, deneylerde kobay olarak kullanılmak, bir süs objesi olarak evcilleştirilerek eve kapatılmak, statü için sahip olunmak, eğlence amacıyla kullanılmak, ucuz işgücü olarak kullanılmak, aşağılanmak, içgüdüsel, kontrol edilemez bir yaratık olarak görülmek vb. Günümüzde kadın hakları ve hayvan hakları savunucularının ayrımcılığa karşı yakın dayanışma içinde olması patriyarkaya karşı bir “kader birliğinin” ifadesi olarak da yorumlanabilir.

Postmodern toplumda yük hayvanlarının yerini makineler alıyor. Köylülüğün erimesiyle birlikte hayvan yetiştiriciliği bir endüstri dalına dönüşüyor. Günümüz toplumunda insanın hayvanlarla olan ilişkisi ev hayvanlarıyla (pet) sınırlı hale geliyor. “Hayvanlıktan çıkarılmış,” sterilize edilmiş, insan dünyasının konforunu ve hafifliğini bozmayacak biçimde eğitilmiş bu hayvanlar ticari bir sektörün nesnelerini oluşturuyor. Hayvan hakları genellikle bu hayvanlara yönelik olarak algılanıyor, evcilleştirmenin kendisi sorgulanmıyor. Benzer bir biçimde avcılığa karşı çıkılırken milyonlarca hayvanın mezbahalarda kesimi görmezlikten geliniyor. Vejetaryenlik bir moda haline gelip ticarileşiyor. “Hayvanları koruma” yaklaşımının hayvanların trajedisinin esas sorumlusu olan insan merkezciliği güçlendirdiği gerçeği göz ardı ediliyor. Ama öte yandan hayvanla insanı eşit kabul eden, canlılar arasındaki sınıflandırmalara, hiyerarşi ve üstünlük ilişkilerine karşı çıkan, tüm hayvanların yaşam hakkını savunan biyomerkezci muhalif hareketler de var.

Fontenay’ın belirttiği gibi hayvanlık sorunsalı insanı güçlendirmek ya da eleştirmek açısından önem kazanıyor. Eski Yunan toplumunda kiniklerin insanları eleştirmek amacıyla “hayvansılaşması,” Lautreamont’un Maldoror’un Şarkıları adlı kitabında bir canavarın insanlığa karşı giriştiği vahşeti ballandıra ballandıra anlatması, Foucault’nun Pierre Riviere adlı kitabında ailesini bıçakla doğrayan, “yarı hayvani” bir hayat süren gencin hikâyesi aracılığıyla XIX. yüzyılda Fransız toplumunu eleştirel bir gözle incelemesi, Cixous’un Vahşi Kadının Düşleri adlı kitabında hiyerarşik eril dilin dışında, ilksel, çok sesli, bedensel, insan ve hayvan karışımı melez bir dile yönelmesi bu çerçevede ele alınabilir. Benzer bir şekilde Deleuze, Bacon’ın resimlerini “hayvan oluş” teması altında yorumladığı yazısında Bacon’ın yüzün değil başın ressamı olduğunu, yüzün gerisindeki hayvan başının izlerini ortaya çıkarmak için resimlerinde insan yüzünü bozduğunu söyleyecektir. Deleuze’deki “hayvan oluş” ve “kadın oluş” temaları eril insanlığa, eril hümanizme karşı yöneltilmiş saldırılar olarak yorumlanabilir.

Önemli olan belki de Adorno’nun dediği gibi hayvan dünyasının suskunluğu ve buna eşlik eden acıdır. Araçsal aklın hem insan dışındaki doğa hem de “negatif doğayla” özdeşleştirdiği insanlık kesimi üzerinde kurduğu baskının yol açtığı suskunluk ve acı. Foucault’nun Bilginin Arkeolojisi ve Deliliğin Tarihi adlı kitapları birbirini tamamlar çünkü iktidara eklemlenen bilgi hayvanlıkla ilişkilendirilen delinin maruz bırakıldığı acının kaynağıdır. Bu bağlamda Foucault’nun yapıtı “suskunluğun arkeolojisi” olarak da okunabilir. Suskunluğun dili susturulmuşların diline komşudur; hayvanın çığlığı, suskunluğu, “dilsizliği,” acısı delinin, siyahın, kadının, eşcinselin, yoksulun, dışlanmışın, suçlulaştırılanın acısı, suskunluğu ve çığlığıyla aynı tınıdadır.

Yaşar Çabuklu

Bedenin Farklı Halleri, Kanat Kitap

DEĞİNİLEN KİTAPLAR

Armelle le Bras-chopard

Le zoo des philosophes:

de la bestialisation à l’exclusion

Plon, 2000, 390 s.

Elisabeth de Fontenay

Le silence des bêtes:

la philosophie à l’épreuve de l’animalité

Fayard, 1998, 784 s.

Boris Cyrulnik (der.)

Si les lions pouvaient parler:

essais sur la condition animale

Gallimard, 1998, 1503 s.

Michel Foucault

Akıl ve Akıl Bozukluğu:

Klasik Çağda Deliliğin Tarihi

çev. M. Ali Kılıçbay

İmge Kitabevi, 2000, 802 s.

Gilles Deleuze

Francis Bacon: logique de la sensation

Éditions de le Différence

cilt 1, 1981, 112 s.

Yorum Bırakınız