İletişimin Çaresizliği ve Açmazları

“Önce söz vardı!” deyişi yine de yenidir: önce ses vardı, tavır, davranış vardı, ve muhtemelen, bakış vardı. Birbirlerini gören, yüzlerini, vücutlarını gören insanlar, yüzün ve vücudun olası anlamlarını, duygudaşlık, ihtiyaç, sorumluluk, tehlike gibi anlamlarını okuyabilen insanlar (yüz, “öldürmeyeceksin!” der Talmud’a göre); birbirlerini gören (çünkü önce, “Ve ışık olsun!” dedi Tanrı), gördükleri için de birbirlerini kaçınılmaz olarak kabullenen, cennetlerini ve cehennemlerini birbirlerinde bulan, kaçınılmaz olarak ilişki içindeki insanlar. Sonra, söz, yüz yüze, bakışları karşılaşan insanların sözü -ve hep edim.

Sözlü ilişki, doğrudanlığı ve karşılıklılığı içerir, yüz yüze ilişkidir, dolaysızdır. Söz, yüzle birlikte olunca, görünür olur, duyguların da doğrudan ifadesi olur, anlatımın bu zenginliği kadar anlamanın ve kavramanın süreçleri de zengindir: konuşan da dinleyen de, birbirlerinin görsel, işitsel imgeleriyle, resimleriyle, birbirlerinin hakikati ve hakiki görüntüsüyle, kendini, zihnini zenginleştirir; aşkınlaşır, ötekine açılır. Söz; konuşan ve dinleyen arasında -ki, bu ikisi ardışık olarak yer değiştirebilir- doğal bir ruhsal, zihinsel eğitim sürecine aracılık eder.

Yazıya geçiş bir eksiliştir. Artık doğrudanlık yoktur, zenginlik yoktur, kişiler arası ilişki yerini kâğıtla, yazılı metinle kişinin ilişkisine bırakmıştır, duygusal, zihinsel yan tek taraflı yaşanan bir süreçtir: yazan, yazarken, yetisi ölçüsünde kendi hakikatiyle kağıt arasında bir dolayım kurar; okuyan, kendi kavrama ve hayal gücüyle sınırlı olarak, yazılı olanı, belki yazanı, belki de başka şeyleri alımlar. Daha önemlisi, yazma ve okuma kolektif olmayan süreçlerdir. Sözlü ilişki, fiilen bir arada olmayı, yan yana, yüz yüze olmayı gerektirir; dolayısıyla, ortak bir hayata, ortak davranışa, ortak eyleme daha yakındır. Yazılı ilişki, kişinin yalnızlığında kurulan bir ilişkidir. Herkes, çoğu zaman, tek başına yazar, tek başına okur. Sözlü anlatıdan yazılı anlatıyla geçiş, tarihte, haklı olarak ciddi bir travma yaratmış, bir yokluğun anısını zihinlere kazımış olsa da, yazıyla ilişki, yazılı ilişki de önemlidir. Yalnızlık ve tek başınalık, okumanın ya da yazmanın mahrem süreci, zihinde yarattığı algılar, imgeler, öncelikle de sessizlikte gerçekleşen bir edim olması ve metnin kalıcılığı, yazmadaki ve okumadaki etkiyi güçlü kılabilir. Yazan ya da okuyan, kimi dönüşümlerin eşiğindedir; metnin dağılım sürecine ve başka etkenlere bağlı olarak, yazan, bir yazanlar kastının tepesinden okur üzerinde tahakküm kurabileceği gibi, salt metnin önde olduğu başka bir süreçte, bu kez de metnin içeriğine bağlı olarak, beklenmedik yer ve zamanda, ortak hiçbir şeyi olmayan kişilerin, kendiliğinden, hiyerarşisiz ortaklığı doğabilir, yazan ve okuyan, aynı düzlemde, ortak bir edimde buluşabilir…

Yazının, yazılı metnin yeniden-üretim sürecine dahil olması, çoğaltılması, kopyalanması… ve buna paralel olarak, görüntünün, ekranın dolayımından -iktidarından geçen görüntünün yaygınlaşması, hatta yazının önüne geçmesi… Yirminci yüzyıl sonu! Enformasyon, görüntü ve gürültü kirliliğine mahkûm; her şeyi bildiğine, bilebileceğine, bilginin elinin altında olduğuna inanan, kafası çöplüğe dönmüş, zihni karışık, ebleh, sakat insan!…

“Konuşan ülke”, “konuşan dünya” çağındayız! Söz her yerde ve her konuda; söz, üretim ve dağıtım ağının içinde; zenginleştirici, yaratıcı, eyleyici olmaktan çoktan çıkmış; yalnızca bir gürültü, sağırlar diyaloğu, “siyaset meydanı”, ishal durumu…

Yazı, her yerde, herkes yazıyor ve okuyor… Hayata değmeden, enformatik düzeyde, havadis olsun diye, zihin jimnastiği için, akademi nizamnamesine uygun olarak, bilginin ve kültürün hiyerarşisinde yer edinmek için, lağım kokan bu dünyada kendi bahçesini çiçeklemek için, görüntü için, gürültü için… Ve kimse yazmıyor, kimse okumuyor…

Görüntü, sözün de yazının da baş tacı. Onsuz ne söz olur, ne yazı. Görüntü, kameranın ucunda, tehditkâr, her şeyi ve tüm hayatları bilme arzusunda (bilip kaydetmek, imha edilebilir kılmak için), her şeyi ve tüm hayatları eşdeğer kılma -yüzeyselleştirme, ekranın düz yüzeyi haline getirme- sevdasında. Görüntü, içi boşaltıyor, kusuyor, kusturuyor ve aptallaştırıyor. Yirminci yüzyıl sonu: Yazılmış onca metnin, edilmiş onca sözün ve onca görüntünün ardından, insan, ne daha erdemli, ne daha mutlu…

Yazılmamış metinlerde, söylenmemiş sözlerde ya da gösterilmemiş görüntülerde mi saklı erdemin, mutluluğu sırrı; yoksa tüm bu bombardımanın imhasında, sessizlikte, suskunlukta, dolayımsız (medyasız), mahrem ve yasadışı, karanlık bir edimin, farkına varmadan, söze dökülmeden, ortak kıldığı, ortak hiçbir şeyleri yokken ortak kıldığı insanların eyleminde mi?

Her söz, her yazı ve her görüntü, artık, bu çağ sonunda, bu soruyla -ve bu soruya bağlı alt başlıklarla- yüzleşmek zorunda.

Işık Ergüden

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: İletişimin Çaresizliği ve Açmazları | YURTSEVER

Yorum Bırakınız