İnsan Neden Oyuncudur?

-27 Mart Dünya Tiyatro Günü Vesilesiyle-

“İnsan niçin oyuna gereksinim duyar?” sorusu ilkçağdan günümüze değin düşünürleri meşgul etmiş bir sorudur. Her çocuk oyuna gereksinim duyar, yaşamı oyunla tanır, insanlığın ortak dili oyundur dersek yanılmayız sanırım. Hiçbir çocuğun öğütle, vaazla, sloganla, propaganda ile bir şey öğrenemediği, ancak çevresinde olan biteni taklit ederek, model alarak öğrendiği herkesin kabul ettiği bir bilgi günümüzde. Eğer hakikat bu olmasaydı, söylevlerle dünya sorunlarının üstesinden gelir, istediğimiz insan modelini yetiştirirdik. Bundan ötürü binlerce yıldan bu yana tiyatro sanatı devam etmektedir ve kim ne derse desin devam edecektir. Ana sanat olan Dram sanatı, bu nedenle diğer sanat ve yazın türlerini de etki alanında tutmayı sürdürüyor. Aristoteles’e göre, Mimesis(taklit), tiyatronun doğmasına neden olan bir kavramdır. Dolayısıyla insan, doğayı, yaşamı sanat yoluyla taklit ederek yeniden yansıtır. Bu yansıtma anında Katharsis(arınma) yaşar. Sanat, -ya da ‘oyun’- insanı katharsis’e ulaştırdığı için insan bundan haz duyar.

Sanat ile oyun arasında daima bir benzerlik aranmıştır. Çünkü her iki eylemin de ereği kendinde saklıdır. Oyun oynayan bir çocuk için oyunun dışında bir başka erek, bir başka dünya yoktur, çocuk oynamak için oynar. Bu görüşe göre, sanatsal eylemi de bir oyun gibi değerlendirebiliriz. Nasıl ki, oyunda faydacılık, günlük kaygılar vb. yoksa ve olabildiğince özgürlük varsa, sanatçı da bir oyuncu gibi gerçek dışı bir dünyada eserini oluşturmaktadır. Alman düşünür Kant, şair Schiller ve psikolog Wundt bu görüşü savundular.

“Sanat tüm gerçekliğini oyunda gösterir” görüşünü savunan Gadamer, sanatı oyunun fenomenolojisi içinde değerlendirir; yani oyuncu kendi başkalığından vazgeçerek oyunun bir parçası olur. Oyuncu olmadan oyun oynanamaz. Her oyun bir tekrar değil bir yeniden temsildir. Birlikte değerlendirildiğinde, her oyun belli bir zamansallığa sahiptir. Bu da sonlu sonsuzluktur. Bu her türlü etkiyi ve değişkenleri içinde taşımak demektir. “İnsandaki oyun olgusu sanatta gerçek yetkinliğini bulur. Bu yetkinlik, oyunun kendine özgü bir yapıya sahip olmasıdır.” Sanat oyun olgusunun idealidir, estetik deneyim onu yaşayan özneyi de değiştirir. Bu etkinlikler yer ve zamanla sınırlı olup, kendini yeniden gösterme bir sanat yapıtının varlık nedenidir. Sanatsal etkinlik nesne ve öznenin içinde eridikleri bir oyun fenomenidir.

Bunlardan yola çıkarak şunları söyleyebilirim; iyi oyuncular, hayatta kendini oynayan, sahnede başkasını oynayabilenlerdir. Kötü oyuncular da sahnede kendini oynayan ama hayatta başkasını oynayanlardır. Dünya bizden içtenlik bekler ve bize karşılığını aynı oranda öder. Bu oyun, kazanma-kaybetme endişesi olmayan bir oyundur halbuki, ne kadar sahici olursak o kadar iyi. Madem dünya bir sahne imiş, “Yok olunca da sesimiz bu boş kubbede bir hoş seda olarak kalır” belki.

Hüseyin Kaplan

Yorum Yapın