Kafka ve Sevgilim

Kalkıp o güzelim beldeye gideceğim. Giderken sevgilime nasıl bir hediye götürmeliyim. Bahtin’den, Barthes’ten veya Kafka’dan bir kitap götürsem? İlk ikisinden birkaç kitap okumuş ama Kafka’yı hiç okumamış. Kafka’yı okusa nasıl etkilenir acaba, anlar mı? Anlasa benimle ilişkileri ziyan görür mü? Alman ozanı Werfel, “Bodenbach sınırının ötesinde, Kafka’yı anlayan tek kişi çıkmayacaktır,” diyordu. Bodenbach sınırının ötesindekileri tümden kavrayışsız sanıyordu galiba bu dangalak.

Werfel’i doğrulayan kişiler elbet vardır. Bunlardan biri de benim. Kafka’yı anladığımı söyleyemiyorum. Kafka’yı okuduğumda, ilintileri kuramıyor, anlamı ve ironiyi sezinleyemiyor, kendimi kıblesiz hissediyorum. Duygularımın zor ve çok bilinmeyenli bir denkleme, cinnete ve psikanalize mütemayil oluşu, onun eserlerini çekici kılıyor. Okuduğumda zemin duygumu kaybettiriyor bana bu metinler. Özdeşlik, bağıntılılık yasası, çelişkilerin birliği… Yok. Sevgilim güzeldir, duygu virtüözüdür, anlayabilir çünkü iyi görüyor. İçime baktığında, benim bile varlığından habersiz olduğum gereksiz ayrıntıları görebiliyor. Retinası iki boyutlu değil tek boyutlu olmasına rağmen çok boyutlu gören bir kadın. Geleceğin rahmine, kendi zamanının gönül gözüyle bakan bir kadın.

Bu metinlerin böyle olmasının derin ve anlaşılmaz nedenleri mi var yoksa? Dilini yitirmiş, ezilen, minör bir tarihin Prag sokaklarına sıkışmış derin, depresif gücünü, şizo-şahsiyetini, ülkeleri parçalayan bir dünyasal savaş tehditi içinde, oldukça gelişmiş bir dille; Çek, İbrani ve Yidiş dil ruhuyla kısmen vaftiz edilmiş bir Almancayla açığa vuruyor. İmkanım ve zamanım olsa, Kafka’yı bu dille okusam, daha farklı bir duygu dünyasına girebilir miyim bilemiyorum.

Bana mı öyle geliyor emin değilim. Nasıl bir ortam yaratıyorsa, kullandığı içi boş anlamsız sözcüklerle zengin çağrışımlar yaratıyor, metnin kendisi sözcüklerin yarattığı çağrışımları anlamla donatıyor. Güçlü bir duygu belleğine sahip olan ve kendi kalbine doğru gerilen bir dil. Asıl ve yedek anlamlarıyla akan sözcüklerin yazarları canlanıyor gözlerimin önünde. Bazen derinleşiyor, bazen de anlamın sözcüğe ihtiyaç duymadığı bir durumla karşılaşıyorum. Kafka’yı okuduğumda kendimi bazen tarihin ezdiği, böcekleştirdiği, hiçleştirdiği bir Yahudi; bazen de minnacık bir hücrede minnacık bir sözcük ve bu minnacık sözcük içinde minnacık bir balık sezgisinin titrek ışıltısı olarak hissediyorum. Katmanlaşma, sığlaşma, mecazi renkler, karşı-metaforlar, yabancılaşmanın yarattığı şapşal sözcükler, yani zuhur eden bu ve benzeri alametler beni, anlam ve de mecaz anlam aramaya, imge ve metafor aramaya çıkaran esintilerle donatıyor.

Kafka’yı her okuduğumda, çiz boz tuvalleri, hayatta olmayan renkler, sürrealizme uyanan Gregor Samsa’lar, her bir kılı böcek bacağını andıran fırçalar canlanıyor hayal dünyamda. Bunu iç karartısı izliyor. Karartıda ruh gibi gezinen belirsiz, anlam yüklü sıradan ilişkiler, sesler, ışıltılar çoğalıp Kafkaesk öykülere dönüşüyor. Yazayım diye oturuyorum ama yazamıyorum.

Sevgilim eğer benim duyumsadıklarımı duyumsarsa, bu benim için hiç iyi olmaz. Kurduğum uyum ve denge bozulabilir. Zaten kendi dengemi bile güçlükle koruyorum. Aklım, uzayın durmaksızın patlayan, incelikli ve tesadüfi mantığına takılıp duruyor. Doğamda güçlü bir “laissez-faire” var; bu edebi kurmacalarıma da yansıyor.

Salı akşamı trene binip sabahleyin varıyorum o güzel beldeye. Hava cıvıltılı, içimde çocuksu, iyimser, güleç bir güneş. Elimde bir çanta, içinde Kafka’nın Amerika romanı. Gittiğim günün akşamı çıkarıp veriyorum okuması için. İki günde okuyup, “Bu zayıf bir eser,” diyerek bir kenara koyuyor: “Bu adamın estetik çabasının özü ne?”

Benim Kafka’yı sevdiğimi biliyor. “Kafka’nın estetik çabasının özü, Dostoyevski’ninkine benziyor biraz,” diyorum. “Her ikisi de yaşadıkları yüz yılın yitik dünyasında yatan evrensel öze, çıkış arayan karmaşık insani öze varmak, onu estetize etmek istiyor.”

Boş şeyler söylediğim veya birilerini övdüğüm anlarda yaptığı gibi gamzesini göstermeden sırıtıyor.

“Emin misin?”

“Pek emin değilim,” diyorum. “Her ikisinin de estetiğini, etiğini, psikolojisini, metafizik dünyasını kahramanlarının davranışlarından, ruh hallerinden, konuşmalarından hareketle anlamaya çalıştım. Ortak noktaları çok.”

“Dostoyevski, marazi, patolojik, kriminal temaların yazarıdır,” diye üsteliyor. “Katil ve Tanrı, cinayet ve vicdan; uçların derin karşıtlığı ve aynı zamanda kolayca birbirlerine dönüşümü ana temalardır onda. Bunda bunları bulamadım.”

“Son yargını, Kafka’nın diğer eserlerini de okuduktan sonra versen…”

“Tabii bu sadece bu kitaba ilişkin yargımdır,” diye sürdürüyor. “Son yargımı diğer kitaplarını okuduktan sonra vermem gerekiyor. İnsanları ölüp gittikten sonra, birbirlerini kesen methiye rüzgarlarından dolayı anlamak zor oluyor. Edebiyat da bir dindir, tanrılarına yeni yeni tanrılar ekleyen çok tanrılı bir din. Tanrılar yüceltilince onların metinleri büyü halesine bürünüyor, okurlar o büyü halesinin içinde kalıyor ve gerçek metne ulaşamıyor, ulaşsalar bile o büyünün etkisiyle metnin can alıcı gerçeğine, özüne nüfuz edemiyorlar.”

Sevgilimin ya büyük ya da cahil, şerefsiz ve inkarcı bir kadın olduğunu düşünüyorum o an. Geç kurduğum bağların, ihmallerin ayaklanmasından korktuğum için itiraz etmiyorum. Güneş pencereden gülümsüyor. Alnım ısınıyor.

Muzaffer Oruçoğlu

Bu yazı Yeni Özgür Politika‘dan alınmıştır.

Yorum Yapın