Kahramanlar Totaliterdir

“Nedir taht? Kadifeyle kaplanmış yaldızlı bir parça tahta.

Devletim ben. Burada halkın temsilcisi yalnızca ben’im.

Hata yapmış olsam bile, beni halkın içinde eleştirmemeliydiniz.

İnsanlar kirli çamaşırlarını evde yıkarlar. Fransa’nın bana olan ihtiyacı, benim Fransa’ya olan ihtiyacımdan daha fazla.” -Napoleon Bonaparte

I
Tarihimiz, özgürlükten kaçınma yolunda bir çabadan ibarettir. Çoğunlukla, direnmek ya da yaratmaktan çok, uyum sağlamaya çalışmışızdır. O direnen, bir şey yaratan ve hatta bu uğurda yaşamlarım feda eden birkaç kişi, bizim olamadığımız her şeyi içinde toplayan bir yalana, bir söylenceye dönüşüyor. Bu yalanların somut temsilcisi olan kahramanlar, bizim tutsaklık arzumuzun birer kanıtıdır. Özgürlük içinde yaşamaya cesaret edemediğimiz için, bu işi tapındığımız kahramanlara havale ediyoruz. Kahramanlar, içimizdeki totalitarizmin karakteristik örnekleridir. Onlar aynı zamanda, totaliter yönetimler için de vazgeçilmezdirler.

II
Tüm toplumların, grupların, dinlerin, hareketlerin kendi kahramanları olmuştur. Sovyet İhtilali’nin kahramanı Lenin, mumyalanmış, Kızıl Meydan’da yatmaktadır. Bu mumyalanmış cesedin belki de Lenin’e ait olmadığına ilişkin söylentiler bile vardır. Yirminci yüzyıl, mumyalamanın gizlerini eski Mısırlılar kadar bilmiyor. Neden, tarihin ve yığınların gücüne inanan bir sosyalist devlet, bir kahramanı “canlı” tutmaya bu kadar özen göstersin? Kapitalist devletlerin de kendi kahramanları vardır, ama onlar genellikle özel baskı yöntemlerini güçlendirmek için bu kahramanları tüketim maddeleri gibi değiştirip dururlar. Kapitalist devletler, kahramanlar icat eder ve üretirler, sonra da günün birinde kitle iletişim araçlarının başarılı ve denetimli bir manevrasıyla onları öldürüverirler. Dinlerin de kahramanları vardır. İnanç sahipleri kendi kahramanları adına yemin ederler, onlar uğruna ölürler ve çocuklarını onların adına kutsarlar.

Eğer altı bin yıldan beri süregelen uygarlıklar boyunca, iddia ettiğimiz gibi, daha eğitimli toplumlar aşamasına geldiysek, neden hâlâ böylesine hayattan kopuk tek boyutlu kahramanlarımız var? Bu, hem kendi totaliter eğilimimizden hem de düzenin bu eğilimimizi sömürme ihtiyacından kaynaklanıyor.

Halk masallarındaki efsanevi kişiler, egemen düzenin yarattığı kahramanların tersine, her zaman sıradan çevrelerde gündelik işlerle yüz yüze gelirler. Çoğu, sözde zaaflarıyla sergilenir. Zaaf sözcüğünü kullanmamız bile, genelde benimsediğimiz kahraman imajının totaliter olduğunu göstermeye yetiyor. Yoksa, hepimizin ortak ve normal bir özelliğini betimlemek için bir eksiklik olduğunu imâ eden “zaaf sözcüğünü kullanmak niye?

Eski Yunan, insani “zaafları” olan mitolojik tanrılarıyla çok daha özgür bir toplumdu. O her şeye kadir Zeus, kılıbık bir kocaydı. O zamandan bu yana kahramanlar “çok yol” kat etmişler ve giderek bizi yöneten güçlerin güdümüne girmişlerdir.

III
Kahramanın “insani” yanı, totaliter düzenin işine yaramaz. Bizim de “insani” olana fazla bir saygımız yoktur. Saygıyı kahramana gösteririz. Kahraman insan değildir. Kahramanlık eylemi ve onun halesinden yansıyan şeyler dışında, kahraman hakkında ne denli az şey bilinirse o kadar iyi olur. Totaliter düzen, “tek eylemli” kahramanlarını, insanlaşmadan ve yaşlılık vb. nedenler yüzünden utanç verici hale gelmeden önce kamuoyunun gözü önünden çeker. Çünkü kahramanın canlı tutulabilmesi için, sadece insanların imgeleminde yaşaması gerekir. Bu yüzden kahramanlar, daima gerçekte olduklarından daha büyük olarak düşlenirler. Bir kahramanla karşılaştığımız zaman, en olağan tepkilerimizden biri, onu düşlediğimiz kadar büyük bulmadığımız için hayrete düşmek olur.

Teknolojinin kullanımı, düzenin kahramanını istediği gibi elinde oynatmasını kolaylaştırmıştır. Günümüz kahramanının imajı, özellikle televizyon ve fotoğraflar aracılığıyla denetleniyor. Halktan bir kişinin, kahramanın bizzat kendisini görebilmesi ya da onu gerçekten görmüş olan biriyle tanışabilmesi için aylar (gelecekte belki de yıllar) geçebilir. Kahramanın, kahramanlığıyla ilgili olmayan günlük yaşantısı sansüre tabidir. Biz genellikle, kahramanın horlaması, annesiyle sürtüşmeleri, şakaları, nefesinin kokması, yüzünün kızarması hakkında hiçbir şey bilmeyiz. Sabahlan nasıl bir ruh hâli içinde uyandığından hiç haberimiz olmaz. Bu tür ayrıntılar, kahramanın insânileşmesinin başlangıcı, dolayısıyla ölümü demektir. Skandal sözcüğü, kahramanla ilgili olarak kullanıldığında, genellikle, onu insan olma durumunda “suç üstü” yakaladığımız anlamına gelir. Kendimiz yaptığımız halde kahramanımızın yapmasına izin vermediğimiz pek çok şey -içki içmek/kumar oynamak/zinâ işlemek ya da gülmek/yalan söylemek/kızarmak gibi- içimizdeki normali bir zaaf olarak gördüğümüzün kanıtıdır. İkiyüzlülüğümüz kahramanı yaratıp tecrit etmemizle bitmiyor. İnsani zaaflar gösterdiği için, düşüşünde de onun üstüne çullanıyoruz. “Sadece insan” olduğumuzu düşündüğümüz oranda bir kahramana gereksinme duyuyor ve onun gücünü yüceltiyoruz.

Kahramanlar, doğal olanı örtbas etmekte kullanılırlar. Toplumun ve insanın ikiyüzlü yaradılışı, bizim tek boyutlu kahramanlarımıza yansıtılmaz. Kahramanın tersine, bizler çelişkili şeyler yapabiliriz. Kahraman ise kararlı ve tutarlı olmalıdır.
Bir ülkede hain sayılan biri, başka bir ülkede kahraman sayılabilir. Çağımızda bu özellikle Sovyetler Birliği ve ABD için geçerlidir. Ama, her iki toplumu da özgürlükten yoksun olmakla suçlayan biri (Stalin’in kızı Svetlana gibi örneğin; önce ülkesini terk ederek ABD’ye sığınmış, sonra yeniden Sovyetler Birliği’ne ve en sonunda İngiltere’ye geçmişti) hiçbir toplumun kahramanı olamaz – çünkü tüm toplumların sahte kahramanları vardır. Kahramanlar, bir McDonald’s hamburgeri kadar açık seçik tanımlanmış ve standartlaştırılmışlardır. Kahraman tüm ayrıntılarıyla, bir toplumun tüm önyargılarını ve değer yargılarım karşılamak zorundadır. En büyük Hıristiyan kahramanı İsa’yı ele alalım. Tasvirlerinde, ten ve göz rengi, görüntüsünün sergilendiği yere göre değişir. Böylece, İskandinavya’da İsa mavi gözlü sarışın bir Sakson iken, Akdeniz’de esmer tenli bir Sami’dir. Kaç Hıristiyan, gerçekte olması gerektiği gibi sünnetli bir İsa hayal eder? Bir kahramanın tüm nitelikleri, yönetici sınıfların, iktidarların ideallerini, değer yargılarını, doktrinlerini karşılamalıdır. Kahramanın muğlak, belirsiz, kuşkulu yanları olmamalıdır. Bize kahraman olarak sunulanları temsil eden tüm imgeler totaliterdir.

Kendimizi olduğumuz gibi kabul edinceye dek bizi tutsak edecek kahramanlar. Süpermenler ve tanrılar yaratmaya devam edeceğiz. Özgür toplumda kahramanlara yer yoktur. Özgür insanın kahramanları olmaz.

IV
Kahraman olmayınca, bizler, birer bireyiz. Kahramanlarla birlikte ise bir grup oluşturuyoruz. Gruplar uyum yeteneğine sahiptir ve yasaları vardır. Bireysel olarak yaşarız, oysa kolektif olarak ancak varlığımızı sürdürürüz.

Kediler yazın tüylerini döker, kışın kalın bir posta bürünürler; bu, kedinin hayatta kalmayı sürdürebilmek için çevreye uyma sürecidir. Toplumsal “mevsim dönümleri” karşısında biz de, kahramanları ve ideolojileri değiştirmek suretiyle ayakta kalabiliriz. Nasıl ve ne kadar değişeceğimiz, bir halk yığını olarak, itaat etme ve uyum sağlama eğilimimizin bir fonksiyonudur. İlkelere dayanarak direnmek, türümüzün yaşamını sürdürmesi bakımından bir anlam taşımaz. Topluca uyum sağlamak suretiyle varlığımızı sürdürürüz. Ancak bireysel olarak kendimizi kabul ettirmek suretiyle “yaşarız.” Kendimize inanmadıkça, bireyselliğimizi vurgulamaya gücümüz yetmedikçe, grubun ardı sıra sürükleniriz.

Psikolog Asch şöyle bir deney yapmıştı: Biri diğerinden bariz bir şekilde daha uzun olan iki sicim parçasını, deneye tâbi tutulan kişinin de görebileceği şekilde bir grup insana sırayla göstererek uzun olanı seçmelerini istemiş, sonra da aynı soruyu deneğe sormuştu. Kendilerinden önceki kişilerin hepsi kısa sicimi seçtiğinden (deney tasarımı gereğince), bütün denekler de uzun sicim diye kısa olanı göstermişlerdi. Deneyden sonra hepsi, seçtikleri sicimin daha kısa olduğunu bildikleri halde, grup kararma uyduklarını açıklamışlardı.

Gaddarca fiziki güç kullanan bir polis devleti mi yoksa psikolojik denetime başvuran bir devlet mi? Bu, totalitarizmin türüne bağlıdır. Önemli olan, bizim ona uyum sağlamamızdır. Kahramanlara ise yalnızca itaat etmekle kalmıyor, sorgusuz sualsiz izliyoruz. Sirk hayvanları gibi itaat etmiyoruz tabiî. Çelişkilerimizi görmemek için, yaptığımıza akılcı bir kılıf uyduruyoruz. Dengesi bozulmuş bir demokrasinin hemen akabinde gelen bir askeri diktatör, gözden düşmüş siyasal partilere daha birkaç hafta önce üye olan, bu partilere oy vermiş olan insanlar tarafından yoğunlukla alkışlanır. Korkuyoruz, itaat ediyoruz ve ayakta kalıyoruz.

Adorno, Horkheimer ve Frankfurt Okulu, insanlarda ya demokratik ya da otoriter bir kişilik bulmaya çalıştıklarında, tümüyle yanılgıya düşmekteydiler. Onların çalışmaları, II. Dünya Savaşı’ndaki tarafları yansıtıyordu. Faşistlerin otoriter kişiliğe, faşizm karşıtlarının da demokratik bir kişiliğe sahip olduklarım iddia ediyorlardı. Bu kadar basit. Kuzey Amerika’da daha sonra yapılan araştırmalar gösterdi ki, onların demokrat sandığı Amerikalılar, savaştan sonra bile, Almanların savaş öncesinde olduğundan daha da fazla Yahudi düşmanıydılar. Kötülük, düşmanın özelliklerinden ya da kişiliğinden çok, hepimizin içindeki “düşman” kavramı içinde sakildir.

Bronfenbrenner, örneğin Amerikalıların ve Rusların birbirleri hakkındaki düşüncelerinin tıpatıp eşleştiğini gösterdi. Her ikisi de birbirini aynı kötülüklerle tanımlıyorlar. Dostoyevski, bizim hem iyi hem kötü olduğumuzu göstermişti. Bir adım daha ileri giderek, neysek oyuz diyebiliriz. Kahramanlar, biz neysek o değiller.

V
Kahramanlar öylesine totaliterdir ki, bir kez yaratıldıktan sonra, öldükten sonra bile sorun olmaya devam ederler. Totaliter bir toplum, kahramanını belirli bir döneme özgü koşullar içinde yaratır ve tanır. Liderlerin değişmesi, geçmişteki bazı kahramanların terk edilmesine yol açar. Sovyetler Birliği bunun tipik bir örneğidir. Kremlin’in çevresindeki mezarlık duvarı, bir zamanlar yaz boz tahtasına dönmüştü. İktidar yapısındaki değişikliklere uygun olarak, kahramanın mezarı kaldırılıyor ya da geri getiriliyordu.

Kahramana birtakım eylemler izafe ettiğimiz, sonra da seyirci koltuğuna geçip oturduğumuz gerçeği, bu kahramanlar alaşağı edildiğinde ya da öldüğünde açık seçik ortaya çıkar. Kahramanın yiğitliklerine nasıl uyum sağlamışsak, onun düşüşüne de aynı şekilde uyum sağlarız. Kahraman güçlüyken onu destekleriz, zayıf olduğunda da onu terk ederiz. Kahramanın yükselişi ya da düşüşünün yaptıklarıyla hiçbir ilgisi yoktur. Her iki durum da, bizim onu görme biçimimizle ilintilidir.

Milyonlarca insan tarafından yüceltilen bir kahraman bir gecede aynı milyonlar tarafından terk edilebilir. Tarihte bunun birçok örneğini gördük. Yaşadığımız yüzyılda bunun belki en belirgin örneği, Çin Halk Cumhuriyeti ve Başkan Mao’dur. Neredeyse bir gecede (ama ölümünden sonra) onun temsil ettiği her şey yeni yönetim tarafından karalandı. Bir milyarı aşan nüfusuyla dünyanın en kalabalık ulusu da bunu tümüyle onayladı, en yakın destekçileri ve karısı dahil. Çin’in politikasında ve yönetiminde köklü değişikliklere tanık olduk. Daha önce fanatikçe el sallayıp, kendilerinden geçerek Mao’nun Kırmızı Kitap’ından özdeyişler okuyan aynı bir milyar insan, Mao’nun neredeyse tam karşıtı olan bir lideri alkışlamaya başladı.

Kahramanlar her şeyin daha iyiye gideceği kandırmacasına dayanarak, halka mesajlar vermekte kullanılırlar. Böylece, yeni vergiler konmasından tutun da savaşa girmeye kadar pek çok meselede, halka seslenirken hep en büyük kahramanın imajı kullanılır. Liderler radikal politik değişiklikleri kabul ettirmek için kahramanlardan medet umduklarında, kahramanı biçimden biçime sokma parodisi bütün gülünçlüğüyle ortaya çıkar. İşimize göre ulusal kahraman Atatürk’ün, George Washington, Lenin ve Hitler’le kıyaslandığına tanığız tarihimizde. Her seferinde, Atatürk’ün ve diğer büyük liderlerin imajları bir araya getirildi; aralarındaki benzerlikler gerek akademisyenler, gerek politikacılar tarafından tartışıldı. Biz bu maskaralığın hem yaratıcısı, hem de seyircisiyiz.

“Çağrı”ları ne olursa olsun, kahramanlar kaçınılmaz olarak ve ister istemez, totalitarizmin güçlerine hizmet ederler.

Baskı güçlerine karşı çıkan bir kahraman, kahraman hüviyetinden ötürü, bizatihi bir baskı aracıdır. Böyle bir kahramana örnek olarak Spartacus’u gösterebiliriz. Başkalarım ancak ölüme götürmüştür. Spartacus’un idamıyla Romalı güçler, asi güçleri yok edebilmişlerdir. Spartacus gibi, Che gibi kahramanlar kurulu düzenin gereksinmelerini karşılarlar. Kışkırtıcıdırlar. Renkli kişilikleri, uzlaşmacı olmayan tutumlarıyla, sömürülenlere çekici görünürler. Sömürülenlerden birkaçı (kahramanın çağrısı üzerine) kahramanın ardına takılır. Sonunda hepsi birden yok edilir. Muhalefet yatıştırılmış, daha kötüsü halkın direnci kırılmıştır.

VI
Kahramanın her dilde, her kültürde, her dinde olumlu çağrışımları vardır. İyi bir şeydir kahraman olmak. Sekizle on iki yaş arası çocukların hepsi kahramanlık öykülerinden hoşlanır. Bu kahramanın kovboy, futbolcu, asker, gangster ya da bale dansçısı olması önemli değildir. Çocuklar onlara hayranlık duyar, gündüzleri kahramanlık hayalleri kurar, geceleri rüyalarında kahraman olurlar.

Gerek düzen güçleri, gerekse muhalefetin çeşitli güçleri, çocuklardaki bu karakteristik özelliği körükler, besler ve sömürürler. Yazarlarını kahramanlık öyküleri yazmakla görevlendirirler. Komünistler, halk düşmanlarıyla savaşan cesur çocuklar üzerine”öyküler yazarlar, kapitalistlerin sıfırdan milyarder olan kahramanları vardır. Cizvitler, ermişlerin yaşam öykülerini anlatırlar. Ulus devletler, kendi kurtarıcılarına tapınırlar. Sporcuların, aktörlerin, şarkıcıların menajerleri, temsilciliğini yaptıkları kişileri pazarlarken çocukları ve gençleri cezbetmeye dikkat ederler.

Totaliter yönetim için, çocuğun zihnini bir kahraman aracılığıyla “ele geçirmek” ya da “rehin almak” son derece önemlidir. Çocuk, belirli bir değerler sistemini ve ideolojiyi, kahramanlar aracılığıyla sorgusuz sualsiz kabullenir, kendine mal eder. Yetişkinler olarak da, çoğunlukla çocukluğumuzdaki bağlılıklarımızı sürdürürüz.

VII
Kahramanlar insanın görüşünü sınırlar. Askeri üniforma gibidir kahramanlar. Gençler (bazen yaşlılar da) onlar gibi olmaya çalışırlar. Onlara öykünürler. Hepimiz, kahramanların okuduğu bütün kitapları okuruz. Kahramanlarımızın giyindiği gibi giyinir, onlar gibi konuşmaya özeniriz. Onlar içiyorsa içeriz, içmiyorsa içmeyiz. Kahramanlar, insanın tüm özgürlüğünü elinden alırlar. Nasıl yaşayacağımızı bize dayatırlar. Tüm kahramanlar totaliterdir. Sonsuz yaratıcılık potansiyelimizi hadım ederler. Özgür bir insanın kahramanları olamaz, çünkü kahraman statükoyu simgeler. Taklit edilmesi gereken bir modeli simgeler. Kahraman yaratma özlemi, hepimizin içindeki totaliter eğilimi, güçlü bir kişiye gönüllü olarak boyun eğme ihtiyacını gösterir. Kahramana duyduğumuz gereksinim, kendi içimizdeki güvensizlikten doğar. İster muhalefette, ister iktidarda, ister balığa çıkmış, ister işte olalım, hepimiz bir başkasından (saygı duyulan bir meslektaşımızdan tutun da kendisi de bir tür kahraman olan Tanrı’ya kadar) neyi, nasıl ve ne zaman yapmamız gerektiğine ilişkin bir işaret bekleriz.

Amerikalı bir sosyalist lider, bir işçi kongresinde bir gün, “Ben sizi sosyalizmin kapılarından içeri sokabilirim, ama bir başkası, sizi aynı kolaylıkla dışarı çıkarabilir,” demişti. Kahramanlar, bizi sakatlayarak yönetirler. Totaliter bir toplum, kahramansız olamaz. Özgür bir toplum ise kahramanlarla var olamaz.

Gündüz Vassaf

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Kahramanlar Totaliterdir | YURTSEVER

Yorum Yapın