Kamusal Mekanın Ölümü

Sokak, kamusal mekânı belirten bir terim ve demokratik tahayyülde çok önemli bir yeri var. İnsanların karşılaşıp bir araya geldiği, protestolar düzenlediği, topluca yürüyüşe geçtiği, megafonlarla seslerini duyurmaya çalıştığı bir yer; yani demokratik taleplerini dile getirebildikleri, yeni karşılaşmalara ve gelişmelere gebe bir özgürlük, olumsallık alanı; politik bir hayvan olarak kent insanının habitatı. Günümüzde hızla gelişen mekânsal düzenlemelerle, ticarileşmeyle birlikte sokakların, dolayısıyla kamusal mekânın da ölümüne tanıklık ediyoruz.

Kent, alışveriş merkezlerine ve şirketlere yenik düşerken bir kamusal mekân olarak sokak da ortadan kalkıyor. Kentin her yerini işgal eden alışveriş merkezleri sokakların yerini çoktan aldı bile. İnsanlar boş zamanlarının çoğunu buralarda, birbirine dokunmadan metalar arasında geçiriyor. Öte yandan kent merkezlerindeki kaldırımlar, sokaklar da giderek ticarileşiyor. Sokaktaki mülk sahipleri kaldırımları işgal ederek sokağın ölümüne katkıda bulunuyorlar (örneğin sigara yasağı nedeniyle ticaret mekânları dışarı doğru yayılıp sokağın denetimini ele geçiriyorlar). Kamusal mekânın bir şirket malı haline gelmesi Batı’nın pek çok kentinde artık sıradanlaştı. Bunun en güzel örneği New York’taki AT&T Plaza’nın duvarına asılı bir tabela oluşturuyor: “Mülkü ve koruması AT&T’ye ait Kamusal Mekân”. Bir telekomünikasyon şirketi kamusal alanın kendisine ait olduğunu sözünü sakınmadan ilan ediyor. Oysa kamusal mekân kentte yaşayanların ortak malıydı; kimseye ait olmadığı kadar herkese de aitti.

Bizde de eski adıyla Fransız Sokağı, şimdiki adıyla Cezayir Sokağı benzer bir uygulama örneği olarak duruyor. Bu uygulama kamusal mekân olarak sokağın ölümünü açıkça ilan etmiş ve bir sokağı özel mülkiyetin denetimine sokmuştur. Sokaklar, meydanlar giderek kamusallıktan ayrıştırılıyor ve özelleştiriliyor. Bir özgürlük, olumsallık alanı olarak kamusal mekânın aşındırıldığı ve tamamen denetim altına alındığını görüyoruz. İnsanların sokaklarla, kenti kent yapan kamusal mekânlarla kurdukları otantik ilişki tasfiye ediliyor.

Steril, denetimli alışveriş alanları içinde sadece ve sadece satın alabildiğimiz ölçüde var olabiliyoruz oysa. Satın alabilme gücü olmayanlar bu tür yerlerden dışlanıyor zaten. Buralara girebilmek için çeşitli eleklerden geçmek zorundayız. Özel güvenlik görevlilerin üst baş aramaları, bakışları arasından geçmeyi başaranlar (seçilmişler) girebiliyor ancak. Girdikten sonra da her hareketiniz kamera sistemiyle sürekli denetim altında tutuluyor; her türlü politik tavırdan arındırılmış, harcadıkça var olabildiğiniz yapay bir habitattayız; politik insanın değil, tüketici insanın habitatı.

Çok farklı toplumsal kesimlere ait insanların bir karşılaşma, buluşma, kaynaşma mekanı olarak sokaklar ölürken, steril, ilişkisiz, kapalı kutu bir insan tipi ortaya çıkıyor. Bu insan tipi her türlü ilişkiyi engelleyen kapalı bir tünel (ev-otomobil-asansör-işyeri-alışveriş merkezi-otomobil-ev) içinde hareket ediyor durmadan; oysa hayat, sokakların gizilgücünde yeni ilişkilere, toplumsallıklara gebe olarak bizleri bekliyor.

Rahmi Öğdül

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Kamusal Mekanın Ölümü | YURTSEVER

Yorum Yapın