Kendine Ait Bir Kalem

Virginia Woolf, ‘Kendine Ait Bir Oda’da, Shakespeare’in aynı yetenekte bir kızkardeşi olsaydı ne olurdu sorusunu ortaya atar ve Judith’in intiharla sonuçlanan hüzünlü öyküsünü kurar.

Hintli bir yazarın, ilk kitabıyla ‘Booker’ Ödülü’nü aldığını duymuşsunuzdur. Şimdi, bu romana yazınsal düzeyde eşdeğer bir kitabın Türkiye’de, Trabzon’da yazıldığını varsayalım. Hastalıklı, ince bir genç olan Cemal, yaşamını, odasında okuyarak geçirmiş ve bir roman yazmıştı. ‘Madam Bovary’ gibi sayısız klasiğe gönderme yapan 500 yüz sayfalık kitabı, nasılsa İstanbul’da bir yayıncı tarafından kabul edilir, üstelik çok önemli bir ödül -jürideki yazın tutkunu, yaşlı bir yazarın bastırması sonucu- kazanır.

Bir yazarın ilk kitabını yayımlaması, bitkinin toprağı delip geçme ânına benzer. Çok uzun, zorlu bir savaşımı atlatmıştır ama gerçek savaş henüz başlamaktadır. Keats’i, Flaubert’i bile yaralayan aldırışsızlık, dünyanın sanat eserine duyarsızlığı, her yazarı hırpalar. Hele taşralı, isimsiz biri söz konusuysa bu aldırışsızlık kaba bir kahkahaya dönüşür. Yazmak mı? Yazmak senin neyine!

Çıkınını toplayıp İstanbul’a göçerken düşleri alçakgönüllüydü Cemal’in. Güçlüklere hazırdı. Kültürel yönden besleyici bir ortam düşlüyordu, dünyaya açılan yeni pencereler, yol gösteren, sırtını sıvazlayan eller…

Çabucak biten ödül töreni, yüzünde patlayan flaşlar, şaraplı akşam yemeği… ve sonra sessizlik. Tünel gibi uzayıp giden bir sessizlik. Adı konamayan bir beklentiyle yayıncının kapısını aşındırır; kitapçıları dolanır, kendi kitabını satın alır. Bir fırıncı ekmeğinin alıcı bulmasını nasıl beklerse o da yıllarını verdiği romanının beğenilmesini bekler. Üstelik yazarlar, çelik gibi özgüvenleri yoksa yapıtları hakkında yargılara hem muhtaç hem de aşırı duyarlıdır.

Cesurca kovaladığı gerçek, acımasızca yakalar onu. Kitabını kimselerin okumadığı kafasına dank eder: Ödüllü olduğu, iktidar olduğu ya da bir türlü olamadığı, köylü olduğu ve buna benzer 30 kadar nedenden dolayı yok sayılmaya yazgılıdır. 10 milyonluk İstanbul’da tek dostu olmayan Cemal’e, pervasızca ‘Jürideki dostların’ denir.

Yavaş yavaş bir çevre edinmeye başlar. Ardından konuşulmasını istemeyenin kapanışa dek kaldığı barlarda, bu bozuk şiveli gence haddi çabucak bildirilir. Görüşlerini dile getirecek denli toydur. Geri zekâlı, zevksiz, kişiliksiz bulunur. Okuduğu kitapların sayısı çoğaldıkça, yazın anlayışı esnekleşen Cemal, bunca kesin, şaşmaz yargı karşısında serseme döner. Kimine göre roman yalın olmalı, başka metinlerden değil, yaşamdan beslenmelidir. Biri onu iç dökmekle, diğeri yeterince içten olmamakla, bir diğeri ise özkaynaklarına sırt çevirmekle suçlar. Zaten aşk, cılkı çıkmış, popülist, kolay bir temadır. Çok satan kulvarına girerse tarihin pembe çöp sepetini boylayacaktır. (Kitabı o güne dek 326 adet satmıştı.) Suçluluk duygularıyla dolar. Ülkede bunca yoksulluk, şiddet, kan varken, nasıl olup da ‘aşk romanı’ yazmak gibi pis, bencilce bir dürtüye boyun eğmiştir? Hem de roman denen türün can çekiştiği bir çağda.

Günün birinde telefondaki şirin sese kapılır, bir kadın dergisiyle söyleşi yapar. Mini etekli gazetecinin önünde, postmodernizm, aşk, Lazlar vb. üzerine atıp tutar. İki güne kalmadan şöyle bir başlık çarpar gözüne: ‘HAÇAN, NEDİR BU POSTMODERNİZUM?’

Talihsizlikler art arda gelir. Laz erkekleri hakkında yaptığı beceriksiz bir şaka, magazin basınına çarpıtılarak yansıyınca bir anda, kazayla ünleniverir. Trabzonluların erkekliğine sövdüğü söylentisi çıkar, İnşaatçılar Birliği ayağa kalkar. Anakentine dönerse bir kurşun yiyeceği kesindir, ailesi onu reddeder.

Bu yabancı şehirde, görünmez dev bir düşmanlık ağıyla sarmalanmış, bir başına kalmıştır. Tiye alındığı masalarda bira içecek parası yoktur artık. Bir akşam, yaşlı jüri üyesine ilişkin imayla çileden çıkar. Korktuğu başına gelir: Onca insanın arasında sara nöbeti geçirir.

1. SON: Romanına ilişkin ‘saralı sabuklamalar’ saptamasını okuduğu gün pes eder. Tarlabaşı’ndaki odasında ondörtlüyü kafasına dayar.
2. SON: Trajik çağ çoktan kapandı. Cemal yaşamı da, yazını da ciddiye almamayı öğrenir. Yeteğini nakite çevirebileceği bir reklam şirketine girer. Şimdi Cihangir’de oturuyor, dördüncü Kristal Elma’sını kazandı. Artık sosunu beğenmediği bonfileyi kolayca geri yolladığı gibi, aynı kolaylıkla başkalarının kitaplarına burun kıvırıyor. Romanının son kopyalarını kız arkadaşlarına veriyor. Hatta bazılarını okumaya ikna bile ediyor.

Zaten, kimin bir aşk romanına daha gereksinimi var ki?

(…)

(Kaldığım yerden devam edecektim. Ama sağlık sorunlarım izin vermedi. 11 yıllık bir yazı, bugün yazsam bir ya da iki farklı son eklerdim.)

Aslı Erdoğan

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Kendine Ait Bir Kalem | YURTSEVER

Yorum Yapın