Kim Eşitlenmek İster Hırsızlar ve Katillerle?

Kadını koruyup kollayan da, döven de aynı egemen damardan beslenir: her iki durumda da “maçodur” erkek; ilkinde, kadının zayıf yaradılışlı olduğu düşüncesiyle, ikincisinde egemenliğini yitirme kaygısıyla hareket eder.

Aynı şekilde kadını yücelten de, aşağılayan da yine aynı damardan beslenir. Zira kadını namus sayan da namusu bozan da aynı taraftır. Çünkü yücelik vasfı, insanüstü bir vasıf olarak övgüye ve sövgüye yol açar: bunun en açık göstergesi, tarih boyunca en fazla yüceleştirilen tanrının aynı zamanda en fazla hakarete uğramış olmasıdır. Tanrıyı ister bir insan ürünü olarak, isterse de insanı bir tanrı ürünü olarak tanımlayalım, üstünlük ile aşağılık arasında kurulan diyalektik birlikte değişen bir şey olmuyor.

Belki de bu yüzden anıt sayaç için yazdığı şiirde Birhan Keskin şu serzenişte bulunmaktadır:

“Erkek ve kadın, iki farklı hayvan.
Ve kuraldır öldürür hayvanlar âleminde güçlü olan.
Mesele bu değil, mesele başka.
Niye sevsin pembe tülleri kırmızı pancurları
Ve niye aynı evde yaşasın bir fille mesela
Aha kırılacak bir vazo birazdan.”

İsterse bir adam pişman olsun, çömelsin şiirinde Birhan’ın:

“Çömelmek yani pişmanlık yasası, kendimde değildim içmiştim safsatası
Çömelmek: Törelerimiz böyleydi ben istemezdim filan
Çömelmek: Bana karılık yapsaydı
Çömelmek: Telefonla konuşmasaydı
Çömelmek: Boşanmasaydı
Onlar koca, onlar baba, onlar sevgili onlar devlet.
Eşitlik istediğimizi sananlar yanılıyor
Kim eşitlenmek ister hırsızlar ve katillerle Birhan!”

İşte, kim eşitlenmek ister hırsızlarla ve katillerle? Öyleyse meselemiz başka!

Birlik, ancak eşitlerin birliği olabilir ve kendisini böyle geliştirir. Bu birliğin öteki adı, özgür birliktir; itaati, mülkiyeti reddeder. Aksi takdirde, eşitsizlerin birliği, olsa olsa egemenlik ilişkilerini derinleştirir.

Bu yüzdendir ki, Emma Goldman da, “Kadının gelişimi, bağımsızlığı, özgürlüğü kendisinden gelmelidir.” der ve bunun şartlarını şöyle sıralar: “İlk olarak kendisini bir obje değil, bir kişilik olarak ortaya koymalıdır. İkincisi, hayatını basit, fakat zengin ve derin kılarak; kendi bedeni üzerinde başkalarının iddia ettiği tüm haklara karşı koymalı, istemediği sürece çocuk yapmamalı, tanrının, devletin, kocasının, ailesinin bir kulu olmaya karşı çıkmalıdır.”

Şöyle de düşünebiliriz, eğer kadın, kendini bir cinsiyet olarak baskılayan bu kurum ve yargılarla mücadele etmeksizin, sözgelimi dahil olduğu veya olacağı evlilik kurumunda erkek ile olan “birliği” eşitsizlerin birliği olacaktır ve birlikten doğacak gelişim de ancak eşitsiz bir şekilde sonuçlanacaktır. Bu sonuç onun yaşamında kendisini ya kölelikten memnun bir hal yaratacaktır ya da kölelikten nefret eden bir hal yaratacaktır. Ki toplumda bu iki hal genellikle “böyle gelmiş böyle gider” deyimiyle sürdürülmektedir. Yani, durumumuz, ataerkiye dayanan toplumsal cinsiyet rollerinin kabulüdür.

Kadının, toplumda kendisini bir özne olarak varlığı öncelikle onun kendiliğinden mücadelesine bağlıdır. Bu olmadığı sürece, toplumsal cinsiyet alanında bir seks objesidir, tüketim nesnesidir, sömürülen bir emektir, efendisine bağlı korunan veya dövülen bir köledir. Babasının kızı, kocasının karısı, çocuğunun anasıdır. Ama asla kadın olarak kabul edilmez, illa başa veya sona sıfat eklenmesi gerekir. Babasının kızı tabirinin neresi kötü diye düşünebilirsiniz; babasının belli şartları yerine getirdiği oranda kızıdır, evden çıkarken izin alması gereken, eve tam zamanında dönmesi gereken, ancak babasının onaylayabileceği kişiyle evlenebilen, aksi takdirde kızlıktan men edilendir. Kocasının karısı tabirinin neresi kötü diye düşünebilirsiniz; kocasının namusu olduğu oranda, evin temizlik, yemek işlerini, kocasının o an istemese de cinsel ihtiyaçlarını karşıladığı sürece karısıdır, aksi takdirde hakaret ve dayak vardır, karılıktan men etmek vardır. Kızının anası tabirinin neresinin yanlış olduğunu düşünebilirsiniz; kızını ancak toplumsal cinsiyet rollerine göre yetiştirdiği oranda, yani, kızına temizlik, yemek işlerini gelecek kocasına hazırlamak şartıyla kızının anasıdır, aksi takdirde o kötü bir anadır, analığı bile haketmemektedir.

Öyleyse, ben sözü yine Birhan’a bırakayım:

“Bütün kadınlara bundan böyle başka türlü “ateşli” olmayı
“şiddetle” öneriyorum Aslı
Çıkıp iki oda bir salondan
Ateşli silahlar elimizde, Uma’nın kılıcı belimizde,
Savunma ve dövüş sanatlarında ustalıklı.
anitsayac’ta bu kadar kadın ismi yeter,
Yeter artık, yeter çıkalım zıvanadan.”

Baran Sarkisyan