Krishnamurti: Korkularımız Yüzünden Otoriteye Teslim Olup Köleleşiyoruz!

Otoritenin ne olduğunu biliyorsunuz; peki ama onun nasıl varlık kazandığını biliyor musunuz? Hükümetin bir otoritesi var, değil mi? Devletin, hukukun, polisin ve askerin otoritesi var. Anne babanız ve öğretmenlerinizin de sizin üzerinizde belli bir otoritesi var, yapmanız gerektiğini düşündükleri şeyleri size yaptırıyorlar:

Belirli bir saatte yatmak, doğru beslenmek, doğru insanlarla arkadaşlık etmek. Sizi di­siplin altına alıyorlar, değil mi? Neden? Bunun sizin iyiliğiniz için olduğunu söylüyorlar. Sahiden öyle mi peki? Bu mesele­ye gireceğiz. Fakat daha önce otoritenin nasıl tesis edildiğini anlamamız gerekiyor. Bir kişinin bir başkası üzerindeki, azın­lığın çoğunluk üzerindeki veya çoğunluğun azınlık üzerin­deki gücü, baskısı, dayatması olarak otorite nasıl oluşuyor?

Benim annem ya da babam olduğunuz için üzerimde bir hakkınız olabilir mi? İnsanlar ne hakla başkalarına kötü muamelede bulunabilirler? Sizce otoriteyi yaratan nedir? Önce­likle şurası apaçık belli ki her birimiz emin davranış biçimini bulmayı istiyoruz; ne yapmamız gerektiğinin bize söylenme­sini istiyoruz. Kafası karışık, endişeli ve ne yapacağını bilmez bir haldeyken bir rahibin, bir öğretmenin, bir ebeveynin veya başka birinin yanına gidip bizi bu karışıklıktan kurtarmasını bekliyoruz. O kişinin sorunu bizden daha iyi bildiğim sandı­ğımızdan, bir gururum veya bilgili birinin yanına gidip ne yapmamız gerektiğim soruyoruz. Öyleyse otoriteyi yaratan şey, belli bir hayat tarzı, belli bir davranış biçimini bulmaya yönelik içimizdeki arzudur, değil mi?

Sözgelimi, gurunun yanına gidiyorum. Bunu yapmamın sebebi, onun hakikati bilen, yaratıcıyı tanıyan ve dolayısıyla bana huzur verebilecek yüce bir şahsiyet olduğunu düşünmemdir. Ben kendi başıma hiçbir şey bilmediğimden ona giderim. Önünde eğilirim, çiçek sunarım, saygı gösteririm. Rahatlatılmayı, yapmam gerekenin bana söylenmesini bekliyorumdur, bu yüzden bir otorite oluştururum. Bu otorite aslın­da benim dışımda mevcut değildir.

Siz gençken, öğretmeniniz bilmediğiniz şeyleri size göste­rebilir. Fakat eğer o az da olsa zeki biriyse sizin de zeki olmanıza yardım eder; sıkıntımızı anlamanıza yardım eder, bu sa­yede herhangi bir otorite aramaya gerek duymazsınız.

Devletin, hukukun, polisin göze görünür bir otoritesi vardır. Korumak istediğimiz malımız mülkümüz olduğu için biz bu otoriteyi dışımızda yaratırız. Mal mülk bize aittir ve başka biri­nin onu gasp etmesini istemeyiz, bu nedenle kendi mülkiyetimizi başkalarından koruyacak bir devlet kurarız. Devlet bizim otoritemiz olur; bizi, hayat tarzımızı, düşünce sistemimizi koru­ması için icat ettiğimiz bir otoritedir devlet. Yüzyıllar boyunca adım adım bir hukuk sistemi tesis ederiz. “Beni” ve “benimkileri” koruyacak bir otorite sistemi; hükümet, devlet, polis, ordu.

Dışsal, yani görünürde değil de içsel olan bir otorite daha vardır: idealin otoritesi. “İyi olmalıyım, kıskançlık yapmama­lıyım, herkese kardeşçe yaklaşmalıyım” derken, zihinlerimiz­de idealin otoritesini yaratırız, değil mi? Varsayalım ki ben, dalavereci, aptal, zalim biriyim, her şeyi kendim için istiyo­rum, güç istiyorum. Bu bir olgu, bu benim gerçek halim. Öte yandan herkese kardeşçe yaklaşmam gerektiğini düşünüyo­rum, sırf dindar insanlar öyle dediği için ve ayrıca öyle de­mek çıkar sağladığı, uygun düştüğü için. Dolayısıyla bir kar­deşlik idealini yaratıyorum. Aslında kardeşlik yanlısı biri de­ğilim ama türlü nedenlerle öyle olmak istiyorum, böylece ideal benim otoriteme dönüşüyor.

Şimdi, bu ideale göre yaşamak için kendimi disiplin altına sokuyorum. Daha şık bir paltoya, daha güzel bir kıyafete, da­ha yüksek bir unvana sahip olduğunuz için size çok imreni­yorum; ama kendi kendime “Bu kıskançlık duygusundan arınmalıyım, kardeşçe davranmalıyım” diyorum. İdeal be­nim otoritem oluyor ve o ideale göre yaşamaya çalışıyorum. Bu durumda ne olur? Hayatım gerçekte olan ben ile olması gereken ben arasında sürüp giden bir çatışmaya dönüşür. Kendimi disiplin altına sokarım; ayrıca devlet de beni disip­lin altına sokar. İster kapitalist ister komünist veya sosyalist olsun devletin benim nasıl davranmam gerektiği konusunda fikirleri vardır. Devletin her şeyden önemli olduğunu söyle­yen kimseler vardır. Eğer böyle bir devlet düzeninde yaşayıp resmi ideolojiye aykırı bir şey yaparsam devletin -yani dev­leti kontrol altında tutan azınlığın- baskısına maruz kalırım.

Bizim iki yanımız var, bilinçli yanımız ve bilinçdışı yanı­mız. Bunun ne anlama geldiğini kavrıyor musunuz? Varsa­yalım ki yolda yürürken bir arkadaşınızla konuşuyorsunuz. Bilinçli yanınız sohbetle meşgul ama diğer yanınız bilinçsiz­ce sayısız izlenim ediniyor: ağaçlar, yapraklar, kuşlar, deni­zin dalgaları üzerindeki yakamoz. Bilinçli zihniniz başka şeylerle meşgul olsa bile, dışarıdan bilinçdışına yapılan bu tesir her zaman devam eder ve bilinçdışının özümsediği şeyler bi­lincin özümsediği şeylerden çok daha önemlidir. Bilinçli zi­hin nispeten daha az şeyi özümser. Sözgelimi siz okulda öğretilenleri bilinçli olarak özümsersiniz ama onlar aslında çok fazla değildir. Ne var ki bilinçdışı zihniniz sizinle öğretmeni­niz ve sizinle arkadaşlarınız arasındaki etkileşimleri sürekli özümser; tüm bunlar derinlerde gerçekleşir ve bu, yüzeydeki olguları özümsemekten çok daha önemlidir. Aynı şekilde, her sabah yaptığımız bu konuşmalar sırasında bilinçdışı zi­hin söylenenleri sürekli özümser ve daha sonra gün içinde veya hafta içinde duyduklarınızı birdenbire hatırlarsınız. Bu sizin üzerinizde bilinçli olarak dinlediklerinizin yaptığından çok daha büyük bir etki yapar.

Tekrarlayacak olursak, otoriteyi biz yaratıyoruz: devletin otoritesini, polisin otoritesini, idealin otoritesini, geleneğin otoritesini. Siz bir şey yapmak istiyorsunuz ama babanız “Onu yapma!” diyor. Ona itaat etmek zorundasınız, aksi halde onu kızdırırsınız, üstelik karnınızı doyurmak için babanı­za bağımlısınız. Korkunuz yüzünden babanızın kontrolü altındasınız, değil mi? Bu nedenle o sizin otoriteniz oluyor. Ay­nı şekilde, gelenek tarafından da kontrol ediliyorsunuz. Şunu yapmalısınız, öbürünü yapmamalısınız, belli bir tarzda gi­yinmelisiniz, kızlara veya erkeklere bakmamalısınız. Gelenek size ne yapmanız gerektiğini söylüyor ve gelenek her şeyden önce bilgidir, değil mi? Nitekim size ne yapmanız gerektiğini söyleyen kitaplar var. Keza devlet de yapmanız gerekenleri size bildiriyor; aynı şeyi anne babanız, toplum ve din de ya­pıyor. Bu durumda size ne oluyor peki? Eziliyorsunuz, bozu­luyorsunuz. Asla capcanlı düşünerek hareket edip yaşayamıyorsunuz, çünkü bundan korkuyorsunuz. İtaat etmeye mec­bur olduğunuzu, aksi halde çaresiz kalacağınızı söylüyorsu­nuz. Bu ne demektir? Otorite yaratıyorsunuz demektir, çün­kü emin bir davranış biçimi, güvenli bir yaşam tarzını arıyor­sunuz. Tam da bu güvenlik arayışı otoriteyi yaratıyor ve işte bu yüzden siz basit bir köleye, çarktaki bir dişliye dönüşüp hiçbir düşünme ve yaratma kapasitesini hayata geçirmeden yaşıyorsunuz.

Resim yapıyor musunuz, bilmiyorum. Eğer yapıyorsanız, genelde resim öğretmeni size nasıl resim yapılacağını anlatıyordur. Bir ağacı görüp onu kopyalarsınız. Fakat resim yap­mak ağacı görmek demektir; ağaç hakkındaki izleniminizi, onun sizde uyandırdığı izlenimi, yaprakların hareketini, on­ların arasında esen rüzgârın fısıltısını tuvale veya kâğıda ge­çirmek demektir. Bunu yapmak için, ışığın ve gölgenin de­vinimlerini yakalamak için çok duyarlı olmanız gerekir. Ama eğer korkuyorsanız ve hep “Bunu yapmalıyım, şunu yapmalıyım, yoksa insanlar kim bilir neler düşünürler hak­kımda” diyorsanız, herhangi bir şeye karşı nasıl duyarlı ola­bilirsiniz ki?

Güzel olana duyarlılık otorite tarafından yavaş yavaş yok edilir. Öyleyse bu tür bir okulun sizi disiplin altına almasının doğru olup olmadığı meselesiyle karşı karşıyayız. Öğretmen­lerin -eğer sahiden hakiki öğretmenlerse- yüzleşmek zorun­da oldukları zorlukları düşünün. Diyelim siz yaramaz bir er­kek veya kızsınız, ben de öğretmenim. Bu durumda sizi di­siplin altına almalı mıyım? Eğer disiplin altına alırsam ne olur? Belli şeyleri yapmak için maaş alan, sizinkinden daha fazla otoriteye sahip, sizden daha büyük biri olarak sizi itaa­te zorlarım. Bunu yaparken zihninizi köreltiyorumdur, değil mi? Zekânızı geriletiyorumdur, değil mi? Sırf onun doğru ol­duğunu düşündüğüm için sizi bir şey yapmaya zorlarken si­zi aptallaştırıyorumdur, değil mi? Ve sizler görünüşte karşı çıksanız bile aslında disiplin altına sokulmaktan, bir şeyleri yapmaya zorlanmaktan hoşlanıyorsunuz. Bu size bir güvence hissi veriyor. Eğer zorlanmazsanız gerçekten fena biri olaca­ğınızı, yanlış şeyler yapacağınızı sanıyorsunuz; dolayısıyla “Lütfen beni disiplin altına sok, doğru şekilde davranmama yardım et” diyorsunuz.

Şimdi ben sizi disiplin altına mı sokmalıyım yoksa sizin neden yaramaz olduğunuzu, neden şunu veya bunu yaptığı­nızı anlamanıza yardım mı etmeliyim? Elbette bu, bir öğret­men veya ebeveyn olarak benim otorite duygusuna sahip olmamam demektir. Neden kötü biri olduğunuzu, niçin kaçış arayışına girdiğinizi, sıkıntılarınızı anlamanıza yardım etme­yi sahiden istemeliyim. Kendinizi anlamanızı sizden isteme­liyim. Eğer sizi zorlarsam size yardım edemem. Şayet bir öğ­retmen olarak sizin kendinizi anlamanıza sahiden yardım et­mek istiyorsam, yalnızca birkaç erkek ve kızla ilgilenmem ge­rekir. Sınıfımda elli öğrenciye bakamam. Yalnızca birkaç öğ­rencim olmalı ki her bir öğrenciyle birebir ilgilenebileyim. O zaman sizi bir şey yapmaya zorlayacak otorite oluşturmama­lıyım, çünkü siz kendinizi anladığınızda o şeyi kendi başını­za zaten yapabilirsiniz.

Şu halde umarım, otoritenin zekâyı nasıl körelttiğini fark ediyorsunuzdur. Her şeyden önce zekâ ancak özgürlük var­sa ortaya çıkabilir: düşünme, hissetme, gözlemleme, sorgula­ma özgürlüğü. Ne var ki eğer ben size bir şeyi dayatırsam si­zi de kendim gibi aptallaştırırım; genelde okullarda olan bi­ten de budur. Öğretmen kendisinin bildiğini, sizin bilmediği­nizi düşünür. Peki, öğretmen ne biliyor? Matematik veya coğrafyadan birazcık fazlasını. O hiçbir hayati sorunu çöz­müş değil, hayatın son derece önemli meselelerini sorgulamış değil. O sadece Jüpiter veya başçavuş gibi esip gürler.

Öyleyse böyle bir okulda, size söylenenleri yapmanız için disiplin altına sokulmanız yerine, anlamak, zeki ve özgür olmak konusunda yardım almanız gerekiyor, çünkü ancak o zaman hayatın zorluklarını korkusuzca göğüsleyebilirsiniz. Bu da yetkin bir öğretmeni, sizinle gerçekten ilgilenen, para, eşi ve çocukları için endişelenmeyen bir öğretmeni gerekli kı­lar ve sözünü ettiğimiz doğru eğitim ortamını hazırlamak hem öğretmenlerin hem de öğrencilerin sorumluluğudur. Sa­dece itaat etmeyin, bir sorunu kendi başınıza nasıl ele alacağınızı öğrenin. “Babam öyle istediği için bunu yapıyorum” demeyin, onu yapmanızı niçin istediğini, neden falanca şeyin iyi olduğunu düşünürken filanca şeyi kötü bulduğunu öğre­nin. Onu sorgulayın, bu sayede kendi zekânızı uyandırmak­la kalmayıp babanızın da zeki biri olmasına yardım etmiş olursunuz.

Öte yandan babanızı sorgulamaya başladığınızda genelde ne olur? Sizi disiplin altına alır, değil mi? İşi başından aşkındır ve sabrı yoktur. Oturup sizinle hayatın devasa zorlukları­nı, iş bulmayı, evlenmeyi konuşmaya hevesli değildir. Bütün bu meselelere ayıracak zamanı yoktur; bu yüzden sizi başın­dan savıp okula gönderir. Keza bu bağlamda öğretmen de babanıza benzer, o da herkes gibidir. Ne var ki zekâyı ortaya çıkarıp işlemek öğretmenlerin, ebeveynlerin ve siz tüm öğ­rencilerin ortak sorumluluğudur.

Dinleyici: İnsan nasıl zeki olur?

Krishnamurti: Bu soruyla kastedilen nedir? Zeki olmanın bir yöntemini mi istiyorsunuz? Eğer buysa, siz zaten zekâ­nın ne olduğunu biliyorsunuz demektir. Bir yere gitmek is­tiyorsanız, gideceğiniz yeri zaten biliyorsunuzdur, sadece yolu sormanız gerekir. Aynı şekilde, siz de zekânın ne oldu­ğunu bildiğinizi sanıyorsunuz ve zeki olmak için bir yön­tem istiyorsunuz. Zekâ tam da yöntemin sorgulanmasıdır. Korku zekâyı yok eder, değil mi? Korku, incelemenize, sor­gulamanıza, araştırmanıza engel olur; doğru olanı bulmanı­zı önler. Korkunuz yoksa büyük olasılıkla zeki olursunuz. Öyleyse korku meselesini etraflıca sorgulayın ve korkudan sıyrılın; ancak o zaman zeki olma imkânına kavuşursunuz. Fakat eğer “Ben nasıl zeki olurum?” diye sorarsanız zaten bir yöntem arayışı içinde kendinizi aptallaştırıyorsunuz demektir.

Dinleyici: Hepimizin bir gün öleceğini biliyoruz. Neden ölümden korkuyoruz?

Krishnamurti: Neden ölümden korkuyorsunuz? Nasıl yaşa­yacağınızı bilmediğinizden olabilir mi? Nasıl dolu dolu yaşa­yacağınızı bilseydiniz ölümden korkar mıydınız? Ağaçları, günbatımını, kuşlan, yaprağın düşüşünü sevseydiniz, göz­yaşları döken insanlardan, yoksullardan haberdar olsaydınız ve sahiden içtenlikle sevseydiniz yine ölümden korkar mıy­dınız? Sözlerimle hemen ikna olmayın. Gelin, birlikte düşü­nelim. Sevinç dolu bir hayat sürmüyorsunuz, mutlu değilsi­niz, olan bitenlere karşı sahiden duyarlı değilsiniz; işte bu yüzden öldükten sonra ne olacağını soruyorsunuz. Hayat si­zin için acı demek, bu nedenle ölümle çok ilgileniyorsunuz. Belki ölümden sonra mutluluğu yaşayabileceğinizi sanıyor­sunuz. Öte yandan bu derin bir mesele. Bu meseleye girmeyi isteyip istemediğinizi bilmiyorum. Öncelikle her şeyin teme­linde korku var: ölme korkusu, yaşama korkusu, acı çekme korkusu. Şayet korkuya yol açan şeyin ne olduğunu ve on­dan nasıl kurtulacağınızı anlamıyorsanız ölü ya da canlı ol­manızın pek bir önemi yoktur.

Dinleyici: Nasıl mutlu bir hayat yaşarız?

Krishnamurti: Ne zaman mutlu yaşadığınızı biliyor musu­nuz? Ne zaman duygusal bir acı çektiğinizi, ne zaman fizik­sel bir acı duyduğunuzu bilirsiniz. Birisi size vurduğunda ve­ya kızdığında o acıyı tanırsınız. Peki, ne zaman mutlu oldu­ğunuzu biliyor musunuz? Sağlıklıyken bedeninizin bilincin­de misiniz? Kuşkusuz mutluluk bilincinde olmadığınız, fark etmediğiniz bir haldir. Mutlu olduğunuzu fark ettiğiniz anda mutluluk kaybolur, değil mi? Öte yandan çoğunuz acı çeki­yor ve bunun farkında olduğunuz için o acıdan kaçarak mut­luluk dediğiniz şeye sığınmak istiyorsunuz. Bilinçli olarak mutlu olmak istiyorsunuz ama bilinçli olarak mutlu olduğu­nuzda da mutluluk kayboluyor. Sevinçli olduğunuzu onu ya­şadığınız anda söyleyebilir misiniz? Ancak bir an sonra veya bir hafta sonra “Ne kadar da mutluydum, nasıl da neşeliy­dim” dersiniz. Mutluluğu yaşarken onun farkında olmazsı­nız; mutluluğun güzelliği de zaten buradadır.

Krishnamurti

Yeni Bir Yaşam 

Otorite Zekâyı Köreltir

Yorum Yapın