“Küçük Feministin Kitabı” Üstüne Notlar

Hayatın diğer alanlarında olduğu gibi, feminizm alanında da, buranın hikâyesine yine buradan bakan, buranın diliyle anlatabilen külliyat mevcuttur. Bunun yerine yapılmakta olan, Avrupa merkezli görüşleri ve deneyimleri alıp buraya uyarlamaktır. Hal böyle olunca da ortaya çıkan da, kötü bir taklitten öteye gitmiyor. Bunun nedenlerini burada tartışmayacağız, zira burada sorunun kendini değil, sorunun sonuçlarından sadece birini, “Küçük feministin Kitabı” isimli kitabı tartışacağız. Kim bilir, belki de bu kitap üzerine konuşmak, ileriki sürede sorunun kendisini de konuşmamıza vesile olur.

İsveçli yazar Sassa Buregren tarafından yazılan ve 2015 yazında Güldünya Yayınları tarafından basılan Küçük Feministin Kitabı (Lila Feminist Boken isimli kitap), yayınlandığı anda bütün feminist çevrelerde bir heyecana neden oldu. Kitap üstüne çok fazla yazıldı, çizildi, lakin neredeyse bütün yazılanlar övgü içermekteydi. Sanki küçük kızlara feminizm hakkında söylenmesi gereken her şey İsveçli yazar tarafından bu kitapta özenle söylenmişti. Ve genel geçer bütün doğrular bu kitabın sayfalarında saklıydı. Elbette ki çocuklar için yazılmış bir kitabının çevirisinin yapılması ve daha fazla insana ulaşmasının sağlanması olumludur. Fakat kitabın ayrıntılı bir şekilde tartışılması da bir o kadar önemlidir. İnsanların Batılı yazarlara olan hayranlığı, onlardan gelen her şeyi bir ön kabulle okuyor olması, ister istemez akla şu soruyu getiriyor: Bu kitabın bu derece kabul görmesinin nedeni, “İsveçli bir kadın yazmışsa güzel yazmıştır” ön kabulü olabilir mi?

Kitap, küçük kız karakterimiz Ebba’nın G8 zirvesinde çekilmiş bir resmi görmesi ile başlıyor. Resimde ne mi var? Üniforma giymiş 8 yaşlı erkek. Bu resim Ebba’nın aklına şu soruyu getiriyor, “Bu resimde neden hiç kadın yok, yoksa kadınların lider olması yasak mı?

Ebba, kafasında oluşturduğu soruların cevabını bulmak için sorup soruşturmaya başlıyor. Bu maksatla konuştuğu insanlardan biri, kendisinden yaşça ve ‘bilgili’ olarak daha büyük olan arkadaşı Jorinda’dır.

Ebba ile Jorinda arasında, Dünyayı neden erkekler yönetiyor?” sorusu üzerinden bir konuşma geçiyor.

Ve sonunda Ebba şunu soruyor, “Peki, ben ne yapmalıyım?”

Jorinda’nın cevabı oldukça iyi: “Sen gazetedeki o fotoğrafı görünce kızdın ya, zaten bir şey yapmaya başlamış oldun. Haksızlığı görmek iyi bir başlangıçtır.”

Kitap, çoğunlukla Ebba ile babaannesi arasında soru-cevap şeklinde ilerliyor. Ve kitapta bolca, Ebba’nın yaşadığı zaman olan günümüzle, babaannenin çocukluk çağı ve daha eski zamanlar arasında kıyaslamalar var.

Kitabın ana hattını oluşturan noktalarda biri, Ebba’nın küçük solucan karşısında verdiği tepki karşısında anneannenin söylediklerinde saklıdır.

Ebba küçük bir solucan karşısında abartılı bir korku tepkisi verince anneannesi, “bu yalnızca küçük bir solucan! Benim zamanımda kızların küçük sürüngenlerden bile korkması gerektiği söylenirdi ama şimdi öyle değil” diye tepki verir. Ebba’nın, dolayısıyla da bizim bundan öğrenmemiz gerekenin şu olduğunu bize öğütler: “Geçmişte kadın daha pasif, korkak, hassas olarak eğitilirken şimdi bağımsız ve güçlü olsunlar diye eğitiliyor. Başarabilirsin! Başarabilirsiniz!”

Yani diyor ki, “artık kadınlar da bağımsız, güçlü olmak üzere eğitiliyor, kadınların da kendi kendilerine yetebilmesinin koşulları oluşturulmuştur.”

Anlaşılan o ki, kitabın yazarı dünyaya İsviçre’den bakıyor ve buradan hareketle bütün dünyadaki “küçük feministlere” mesaj veriyor. Elbette ki İsviçre’de kadınların durumu, Konya, Kayseri, Yozgat ya da İstanbul’daki gibi değil. Lakin İsviçre’de de durum, Ebba’nın anneannesinin resmettiği gibi de değil.
Örneğin 90’lı yılların sonlarına kadar bir kantonda (Graubünden) kadınların oy kullanma hakkı bile yoktu. Bu maksatla referandum yapılırdı ama “kadınların oy hakkı olsun mu, olmasın mı?” adı altında yapılan referandumda yalnızca erkekler oy kullanırdı. Örneğin İsviçre’de de cinsiyetçi iş bölümü devam ediyor, orada da kadınlar şiddete maruz kalıyor. Kadınlarla erkekler eşit işe eşit ücret alamıyor.

Elbette ki İsviçre’deki eğitim, Türkiye’dekinin aynısı değil. Örneğin çocuklara Âdem Havva hikâyesi, Havva’nın Âdem için yaratıldığı ve kadının asıl vazifesinin erkeği ve ailesi için yaşamak olduğu anlatılmıyor. Lakin bu demek değildir ki oradaki eğitim cinsiyetçi değil.

Kitabın ana hattını oluşturan noktalardan bir diğeri, Ebba’nın anneannesine sorduğu şu soruya anneannenin verdiği yanıtta saklı: “Evet, kız çocuklarını pasifleştiren bir eğitim aldın ama istesen güçlü olmaz mıydın?”

Ve anneanne cevaplıyor: “Eski çağlarda erkeklerin sorumluluğu ailesini vahşi hayvanların saldırısından korumaktı. Bunun için de güçlü ve cesur olmalıydılar. Kadının görevi de doğum yapmak ve ocağı sürekli yanar halde tutmaktı. Kadınlar herkesin bakımını üstlenmeli ve dayanaklı olmak zorundaydı. İnsanlığın devamlılığı için bu iş bölümü gerekliydi.”

Yani anneanne diyor ki, olması gereken buydu. Ben  istemesem de olması gereken buydu, istesem de güçlü olamazdım, olmamam gerekiyordu.

Yazar Sassa Buregren’nin anneanne ağzından verdiği mesaj şudur: “İş bölümünün ortaya çıkışı, kadının ikincil konuma düşürmesi, dolaysıyla da toplumun erkek egemen oluşu doğal bir sürecin sonucu olarak tezahür etmiştir. Eğer toplumu tehdit eden bir tehlike mevcutsa, bu tehlikeye karşı koyması gereken de erkektir. Çünkü erkek cesurdur. Cesur olan kim ise, kimin yaptığı iş daha önemliyse, güçlü olan ve iktidar olan da odur.”

Tam da bu noktada yazara birkaç itirazda bulunmak gerekiyor. Birinci itiraz noktası şudur: insanlığın başlangıcına kadar uzanan hikâyede kadın-erkek-yaşlı-çocuk gibi kategoriler mevcut muydu?

Zira başlangıçta insanların gruplar halinde yaşadığını, kadın, çocuk dâhil grubun bütün topluluk üyelerinin avlanma, toplama faaliyetlerine katıldığı bir dönem olduğunu biliyoruz.

İkinci itiraz noktası şudur: Velev ki, eski çağlarda bu tür bir işbölümü vardı, iyi de, kimin yaptığı işin daha önemli olduğuna kim hüküm veriyordu?

Üçüncü itiraz noktası şudur: Madem kaba gücü gerektirecek durumlar söz konusu olduğunda, gücü sahip olan ve kaba kuvvetle yapılan iş daha önemlidir, bu durumda yeniden bu tür bir durum söz konusu olduğunda kadınların hemen ikinci plana çekilerek hadlerini bilmesi mi gerekiyor?

Yazar, bir başka yerde ise Ebba’nın anneannesine şunları söyletiyor: “Oy hakkı kadın hareketinin en büyük zaferidir. Eşitlik yolunda atılmış ilk büyük adımdır.”

Burada anlıyoruz ki, kitabın yazarının derdi feminizmi anlatmak değil, kendi bağlı olduğu feminizmi, burjuva feminizmini genel geçer tek feminizm olarak ikame etmektir.

Elbette ki parlamentarizmin esas olduğu bir durumda oy hakkı da önemlidir ama kadın hareketinin mücadelesini buna indirmek ve oy hakkını kadın hareketinin miladı olarak sunmak hiç de masum bir davranış değildir.

Zira oy hakkından önce gelen ve kadın hareketinin dönüm noktası olan bir yığın mücadele mevcuttur. (Çalışma hakkı ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için mücadele, eşit işe eşit ücret mücadelesi, 8 saatlik işgünü için mücadele, savaş karşıtı mücadele vb.)

Yazarın Ebba ve anneanne üzerinden propaganda ettiği asıl şey ise, kadınların erkeklerin sahip olduklarına sahip olarak eşitlenmesi gerektiğidir. Sahip olunan şeyin niteliği ve neye hizmet ettiği değil, kadınların da sahip olmasıdır.

Bunun en önemli ipucunu, Ebba yaptığı araştırmada, Simone De Beavoir’den ilk kadın doktorlara, gazetecilere kadar geniş bir yelpazede “büyük” kadınları tanıttığı bölümde yakalayabiliyoruz.

Örneğin bu bölümde, Nobel ödülünü almış kadınların azlığından dert yanılıyor.

Nobel ödülünün ne olduğu, kimlere verildiği hakkında bir bilgi yok. Bu satırları okuyunca, ilk akla gelen örneklerden biri de, ister istemez Sabiha Gökçen oluyor. Ermeni asıllı olup da, Türkiye’nin ilk kadın pilotu unvanıyla Dersim’i bombalayan, Sabiha Gökçen.

Eğer kitabın yazarının mantığını devam ettirecek olursak, bu durumda Sabiha Gökçen’in yaptığı işi de kadın cinsinin bir başarısı olarak kabul etmek gerekir.

Zira kitabın yazarı için önemli olan yapılan işin niteliği değil, yapanın kim olduğudur.

Aynı zihniyet, Margaret Thatcher’in İngiltere başbakanı olmasını, Hillary Clinton’un ABD’nin dışişleri bakanlığı görevini sürdürüyor olmasını da kadın cinsinin bir başarısı olarak kabul etmek gerekir.

Sonuç olarak; eğer ki kitabın adı, “Küçük Feministin Kitabı” değil de, “Batılı Küçük Liberal Feministin Kitabı” olsaydı, belki bu kitap üzerine özel olarak yazmaya da gerek kalmazdı. Zira liberal feminizmin eleştirisi bol miktarda mevcuttur.

Lakin kitabın adının “Küçük Feministin Kitabı” olması ve bu kitapta aracılığıyla kadınlara, “Anlatılan senin hikâyendir” mesajının verilmek istenmesi, bu kitap hakkında bir tartışma yapmayı zorunlu kılmaktadır.

Rojda Yashik

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: “Küçük Feministin Kitabı” Üstüne Notlar | YURTSEVER

Yorum Bırakınız