Kumların Kadını

Bir derdi, bir meselesi olan filmler vardır, Roger Ebert’in ”movies for grown-ups” dediği türden filmler. “Yetişkin filmleri ya da yetişkinler için filmler” diye çevirsek yanlış anlaşılır, “sanat sineması” desek, o tanımlamayı da ben beğenmiyorum. Sinema tarihinin önemli filmlerinin çoğu, ki tamamına yakını ‘dram’ içeren filmlerdir, bir sorunu masaya yatırır, yorum yapar, soru sorar, bizim de soru sormamıza yol açar, merak eder, bizim de merak etmemizi sağlar, ben bunlara “düşünceyi kışkırtan filmler” diyorum. Düşünen ve düşündürten filmlerdir bunlar. Bu tip filmleri izlediğiniz zaman; örneğin formunda bir Pasolini, bir Ozu, bir Visconti ya da bir Godard, bazı sorularınıza cevaplar alır, kafanızda şekillenen yeni sorularla oturduğunuz yerden kalkarsınız. Film; düşüncelerinizi, düşünme biçiminizi değiştirmiş, yani sizi değiştirmiş, yani hayatınızı değiştirmiş demektir. Ama az, ama çok. Büyük eserlerin hazmı zordur ama kayıtsız kalamadığınız, iyi ki izlemişim/deneyimlemişim dediğiniz “tuhaf” filmler vardır, bunlardan biri de Hiroshi Teshigahara’ın “Woman in the Dunes”udur (Kumların Kadını, 1964).

Hiroshi Teshigahara’ın “Woman in the Dunes”u; tepeden tırnağa metaforlardan oluşan, alabildiğine görkemli ve güçlü, alabildiğine karanlık bir film. Bu film için tek ama tek bir sıfat seçmek zorunda kalsaydım, “hipnotik” kelimesini seçerdim. “Woman in the Dunes”, bir filmden çok, hipnotik bir deneyim, bir yolculuk. Hikaye basit. Büyükşehirde (Tokyo’da) bir okulda öğretmenlik yapan böcekbilimci Niki Jumpei, 3 günlük izninde, kıyı kasabasındaki bir kumsala gidiyor. Amacı basit. Böcekbilim kitaplarında, ansiklopedilerde kendi adıyla anılacak yeni bir kum böceği türü bulmak. Yani adıyla sanıyla resmi kayıtlara geçmek istiyor, sonunda bir şekilde kayıtlara geçiyor da…

kumlar2

Neyse; kum böceği avına çıkan Jumpei, karınca aslanı (ters konik bir şekilde kazdığı son derece küçük, sarmal kum havuzuyla avını tuzağa düşüren bir kum böceği türü) falan yakalıyor, yürüyor, geziyor, fotoğraf çekiyor, derken yorgun düşüp sahilde uyuyakalıyor. (Acaba uyanıyor mu?) Uyanınca bir de bakıyor ki, otobüsü kaçırmış. Köylüler, onu köyde bir evde misafir etmeyi teklif edince kabul ediyor. Sadece ip merdivenle inilebilen dev bir kum kuyusundaki barakada, dul bir kadına misafir oluyor. Kadın çok misafirperver davranıyor, hizmet ediyor, güzel yemekler yapıyor. Jumpei de topladığı böcekleri koleksiyon kutusuna iğneliyor. Jumpei; gecenin karanlığında kadını çalışırken, kum kürerken görüyor, sohbet ediyorlar. Kadın; kaplara doldurduğu kumu, yukarıda onu almaya gelen köylülere veriyor. Köylüler kumu çıkrıkla yukarı çekiyorlar. Sabah erkenden kalkan Jumpei, kadını uyandırmadan usulca ayrılmak isterken, yukarıya çıkmasını sağlayacak ip merdivenin olmadığını fark ediyor. Burdan sonra film kopuyor işte…

Jumpei’nin, kadına kum taşımada ve bazı ihtiyaçlarını gidermekte yardımcı olması için tuzağa düşürüldüğünü anlaması uzun sürmüyor. İzleyici olarak bizim de; kurtulmak için birkaç başarısız yöntem deneyen Jumpei’nin, karınca aslanının tuzağına düşen zavallı yaratıklardan bir farkını kalmadığını anlamamız uzun sürmüyor. Film kısa süre içinde bir çeşit klostrofobik korku filmine dönüşüyor. Derken müthiş bir şey oluyor, hikaye birden biçim ve yön değiştirip, basit ama vurucu bir macera filmi olmak yerine devasa bir metafora evrilip, düşünceye adanmış bir başyapıt olmaya karar veriyor. Bu sefer “hikaye” tuzağına bizi yani izleyiciyi düşürüyor. Her sahnede, her tartışmada, her replikte korkunç bir gerçeğin dev yapbozu tek tek kayıp parçalarını tamamlıyor. Yönetmen Teshigahara; bizi tahta bir satıha tam gövdemizden çiviliyor.

Bu filmin başrolü, belki inanmazsınız ama sinematografik açıdan kusursuz bir şekilde resmedilen, ıssızlığın ortasında adeta kanlı canlı bir karaktere dönüşen “kum”. Peki sonsuzluğa uzayan, her şeyi kuşatan ve herkesi kendine esir, herkesi münzevi kılabilmiş “kum taneleri”, “kum tepeleri” metaforik olarak neyi simgeliyor? Toplumu, muhafazakarlığı, gelenekleri, kaderi, zamanı? Buna herkesin kendine göre bir cevabı olabilir. Benim cevabım basit. Kum; özgür iradeyi ipotek altına alan ne varsa, onu simgeliyor.

Bir sahnede; bilimi, ilerlemeyi, kuşkuculuğu, özgürlüğü, başkaldırıyı ve bağımsızlığı savunan Jumpei, anlamsız hayatını kabullenmiş, temel ihtiyaçlarını gidermekten başka bir beklentisi olmayan, konformist kalabalıkları simgeleyen kadın karaktere soruyor:

“Kürek sallamak için mi yaşıyorsun, yaşamak için mi kürek sallıyorsun?”

Aslında sadece kadına değil, hepimize sorulmuş bir soru. Acı ama gerçek, çoğumuz bir çeşit kürek mahkumuyuz, kapana kısıldık ve çıkamıyoruz, başkalarının hayatını yaşıyoruz ve de ne çabuk adapte oluyoruz öyle değil mi? Oysa ya anlatılmaya değer bir hayat yaşayacaktık, ya da okunmaya değer bir hayat yazacaktık? Ne oldu hani? Bulabildik mi kayıtlara kendi adımızla geçecek o böceği? Bulduk. Düz bir satıha iğnelenmiş halde kendimiz!

Rüyaları, zevkleri ve fikirleri olan, üretmeye, özgürlüğe ve bağımsızlığa büyük bir tutkuyla bağlı olduğu anlaşılan Jumpei 3 ay sonra unutulunca karşı-konulamayacak olduğu düşünülene boyun eğip, hepimizi ters köşeye yatırınca, bozuluyoruz. Peki, biz naptık? Soruyorum peki biz ne yaptık? “Kum”a karşı gelebildik mi? Bilinci baskı altına alan sıradanlaşma bulutlarından sıyrılabildik mi? Tıpkı Jumpei gibi, ilk başlarda absürd olduğunu düşündüğümüz için kaçmaya çalıştığımız şeyleri, sıkıyı görünce (‘susuzluk’tan) rasyonalize etmedik mi? “Kum” bizi çağırınca tıpış tıpış gitmedik mi? Sonsuz özgürlük’ü kölelikte bulmadık mı? Düşünceyi kışkırtan bu filmi, bana bunları, kendimi ve hayatımı sorgulattığı için sevdim, açıkçası.

Aynı zamanda senaristlerden biri olan Kôbô Abe’nin 1962 tarihli avangart romanından uyarlanan “The Woman in the Dunes” filmi; kısmen Max Frisch’in “Stiller”ı, Kafka’nın “Dönüşüm”ü, Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ı ya da “Öteki”si gibi edebi köklerden besleniyor ama büyük ölçüde Albert Camus’un “Sisifos Söylencesi” yazısına dayanıyor. Kral Sisifos Söylencesi’ne göre Tanrı Zeus tarafından cezalandırılan Sisifos, sonsuza kadar bir kayayı bir tepeye taşımakla yükümlüdür, tam tepeye varacakken, kaya elinden kayar ve Sisifos taa en başından başlar. Sonra yeniden. Yeniden… Ama Sisifos pes etmez. Sisifos durmaz. Sisifos asla şikayet etmez.

Friedrich Gottlieb Welcker; Sisifos’un bilginin peşinde boşa çaba harcayan bir insanı sembolize ettiğini ileri sürmüştür (öğretmen). Camus ise onun mutlak mutluluğu yakalayan, bir konformist olduğunu öne sürmüştür (kadın). Buradaki Sisifos, ilk başlarda; adı olmayan ve kalabalıkları simgeleyen “kadın” kahraman. Yaşamak için bir neden arıyor, onu da buluyor. Görünen o ki, Camus’un da öne sürdüğü gibi (sanılanın aksine) halinden baya bi memnun. Hayatının amacını bulduğunu (yeme, içme, uyuma, seks) ve onu gerçekleştirdiğini düşünüyor. Filmin finalinde ise öğretmen (bilimadamı Jumpei) Sisifos’a dönüşüyor, bu korkunç amok koşusunda bayrak tüyler ürpertici bir şekilde el değiştiriyor. Eşini ve çocuğunu kaybeden insan (kadın) kuyudan gidince, eşini ve çocuğunu kaybeden yeni bir insan (öğretmen) yerini dolduruyor. Muhteşem!

“Woman in the Dunes”; çok katmanlı yapısı, her türlü yoruma açık sayısız metaforuyla köyün tenhalığında kaybolanların şehrin kalabalığında kaybolanlara cevabı olarak da okunabilir. (Köylülerin, kumu, şehir inşaatlarında kullanılmak üzere sattıklarını öğreniriz, aslında bu tip bir kum, bol tuzlu deniz kumu inşaatta kullanılmaz, çürüme yapar. Çimento harcına zarar verir.) Köy, şehirden intikamını alıyor gibidir.

kumların1

Şehirli Jumpei bir yerde şöyle der: “İnsan pek çok belgeye ihtiyaç duyuyor: sözleşmeler, ehliyetler, kimlik kartları, izinler, tapular, sertifikalar, kayıtlar, sendika kartları, bonservisler, faturalar, borç senetleri, geçici müsaadeler, izin mektupları, gelir beyannamaleri… Daha fazlası olacak mı? Bunları unutabilirmiyim? İnsanoğlu bir yerlerde yanlış yapmaktan çok korkuyor. Doğru tarafta olmak için yenilerini uydurup duruyor.” Filmin açılış jeneriğinin adı geçen belgelerden oluşması ve finalde son gösterilen şeyin Jumpei’nin 7 yıldır kayıp olduğuna dair bir belge (Kayıp İnsan Bülteni) olması tesadüf değildir. Senaristler Abe ve Teshigahara’ya göre; şehir, senin yaşadığını (hatta öldüğünü) yani varolduğunu ya da yok olduğunu ‘otorite’lere ve diğer insanlara ispatlayabilmen için belgelere ihtiyaç duyduğun yerdir. Köyde ise bilgiye, belgeye hatta bir isme bile ihtiyaç yoktur. Finale doğru Jumpei, birzamanlar var olduğunu zannettiği yerde de aslında hiç varolmadığını öğrenir. Köy kazanır.

1964 yılında 100.000 dolara çekilen “Woman in the Dunes”; Cannes Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanıyor, En İyi Yabancı Film ve En İyi Yönetmen dalında iki de Oscar adaylığı kapıyor. Diğer adayların Robert Wise, David Lean, John Schlesinger ve William Wyler olduğu bir sene Hiroshi Teshigahara; En İyi Yönetmen Oscar’ına aday olan ilk Japon yönetmen oluyor. Evet “ilk”. Kamerayı bir tür soyutlama aracı olarak kullanan Teshigahara ve görüntü yönetmeni Segawa, kum çekimlerini uzaktan ve statik alırken, evin içinde bütünüyle yakın çekimlere odaklanıyor. Benzersiz kamera açıları, göz alıcı kontrastlar yakalıyor ve “kum”u, kum tepelerini başrole taşıyor (kuyudan kaçmayı başaran Jumpei’yi köylüler değil, kum yakalıyor, Jumpei ve kadın’ı kum birleştiriyor, Jumpei’ye hayatın anlamını “kum” öğretiyor). Teshigahara’nın sinemasal başarısının, zamanında dünyanın en önemli yarışmalarında fark edilmiş olması isabet olmuş.

“Woman in the Dunes” (1964), 50 yıl sonra bugün bile, bir izleyenin bir daha asla unutamayacağı, göz dolduran, kocaman bir şölen gibi. Görüntü, ses ve hikayenin kusursuz bütünlüğü, saf sinemanın zirvelerinden birinde vücut buluyor. “Woman in the Dunes”; ‘kum’ alegorisiyle, varoluşçu bir açıdan insanın toplumdaki yerini, paradokslarını tespit ediyor, zamanla kendi arzularımızın ve ahlaki bozukluklarımızın kölesi oluşumuzun altını çizip, adeta bilinçli tutsaklığımızın şiirini yazıyor. Kaçırılmaması gereken hipnotik bir deneyim.

Ertan Tunc / ötekisinema

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Kumların Kadını | YURTSEVER

Yorum Yapın