Kürdistan’da Kadın Tipleri

Kürdistan’da kadın, üç tip baskı altındadır: Sınıf baskısı, milli baskı ve ataerkil baskı. Kürt kadınının kellesine oturtulan dikenli tacın üç ana ağırlığıdır bunlar. Komprador-feodal sistem tarafından amansızca sömürülen, baskı altına alınan Kürdistan, savaşla altüst oluşu yaşıyor. Altüst oluş ve her altüst oluşun, düzüne veya tersine gelişen yeni bir alt üst oluş tarafından altüst edilmesi, ve tüm acılı tarihiyle birlikte Kürt gerçeği, Kürt kadınlarının envai çeşit tipler sergilemesini beraberinde getiriyor. Bunlardan bazı tipler üzerinde durmak istiyorum.

Köle Kadın Tipi: Bunlar şaşmaz ve derin bir kölelik ruhuna sahiptirler. Erkeğin egemenliği, güneşin doğuşu ve ayın parlaması kadar doğal bir olgudur. Konuşmaları halinde, erkek düşüncelerin özlerini boşaltacakları sanısına kapıldıkları için fazla konuşmazlar; ya da erkeğe göre konuşurlar. Kendisi de bir erkek olan Tanrı, bunları erkek için yaratmıştır. Bunlar, tepside erkeğe sunulan ballı yemişler gibidirler. Şartsız hizmet, teslimiyet ve haz kaynağıdırlar. Erkek için can meyveleri doğuran bereket ocağıdırlar. Erkek ise, bitimsiz bir egemenlik çabası ve timsali demektir. Buyruk ve gerektiğinde yumruk demektir. “Kocam değil mi, hem döver, hem sever” teorisini en çok bu kadınlar benimsemişlerdir. Bu tipler, daha çok, ortaçağ karanlığının hüküm sürdüğü kırsal kesimlerde yaygınlık arzeder. Öte yandan fuhuş ve can pazarının salgın hale geldiği kasabalara yeni giren köylü kadınlarında da bir savunma güdüsü olarak ortaya çıkar ve söz konusu tipleri üretir.

Kainatın ahenginde pişen, Eyüp sabrına erişen bu tip uysal kadınlar, Kocanın güçlü yumruğunu yiyince, tatlı bir gözyaşıyla birlikte bağırır ve yalvarırlar. Dayak sefasından sonra içini dayanılmaz bir haz basar. İçindeki munis özel, geneli yutar; sağ duyu ve vicdan, kendi varlık şartlarından kopar; töz, güce değil, teslimiyete dönüşür; göreli, mutlaklaşır. Dayaktan sonra, herhangi bir gün, kocanın kazaklığı, amansız inisiyatifi ve sahiplik duygusu, kadını övünce, kadın zevkten erir, hiçleşir iyice. Durum, Cinsel birleşme anında da aynıdır. Kadın, istesin veya istemesin, erkeğinin hoyrat, saldırgan, ferman takmaz, azgın inisiyatifine tam bir kuzu teslimiyetiyle cevap vermeyi sever. Bunlar için en büyük hakaret, bir başkasının, kocasına ‘kılıbık’ demesidir.

Köle kadın tipi, altı bin yıllık ağır kadın köleliğinin bir ürünüdür. Devrimin, alt bin yılın bu tipik ürününü bir çırpıda ortadan kaldıracağını hayal etmek ise gülünçtür. Köle kadın tipi, yeni şartlarda yeni biçimlere girerek sınıfsız topluma kadar varlığını sürdürecektir. Günümüzün geri üretim ilişkileri, köleci gelenekleri ve dini tarafından besleniyor. Gelecekte ise yine en geri öğeler tarafından beslenecektir. En başta da ataerkilliğin kalıntılarından, çürüyüşünden…

Mümin Kadın Tipi: Kürt kadını üçlü kıskacın dişleri arasında basit bir böcek gibi ezilince, kendisini teslimiyetin, çileciliğin kör bir edilgenliğin kucağına bırakır. Kocasına olan aşkı yıkılır. Fakat daha yüce, daha pırıltılı, erişilmez bir aşkın arayışı içine girer. Etini hiçe sayar, daha afat bir aşk için nefsini prangalara vurur. Tutulmak arzusu, abdallaşmak, doğaüstü manevi bir otoritenin sinesinde hiçleşmek arzusu tepeden tırnağa sarar onu. İçindeki hazineyi ve dert küpünü erkeğine açamayınca, ya geniş gökyüzüne, ya güneşe, ya tanyerine ya da Tanrı’ya sığınan kadın, kinik Diyojen gibi neredeyse fıçılara girip orada yaşamak ister.

Yeryüzünde ataerkil egemenlik gerçekleşince insan imajında Tanrı da erkekleşti. Mümin kadın, işte dört dörtlük erkek olan, ak sakallı, pederşahiliğin görkemiyle süslenmiş bu Tanrı babayı gönlünün odağına oturtunca, hayal gücünü zenginleştirir. Fantazinin tahtırevanında alem seyahatine çıkar. Erkeğinin cinsel iştahından genellikle tiksinir. Göğün yedinci katında çırılçıplak yaşayan, gencecik, güçlü ve güzel gılmanların kollarına atar kendisini. Cenneti alâda iken, Tanrı’nın bir gün kendisini otağına davet edebileceğini düşünebilecek kadar ileri gider.

Bu tipler, kuşkusuz sadece Kürdistan’a özgü değildir. Devrimden sonra, özellikle de İran-Irak savaşanın ağır yıkım ve yokluk koşulları altında yürüdüğü, tekbir sedaları atmosferinde bir hayli yaygınlaştı. Ortaçağ Hıristiyanlığında da bu tipler bir hayli yaygındır. Bu tiplerin en ünlü temsilcisi, İsa’nın sünnetinde penisinden düşen bıçak artığı kanlı deri halkayı parmağında “görünmeyen yüzük” olarak taşıyan Azize Sainte Catherine’dir. Alabildiğine bağnaz, mümin Hıristiyan kadınların fantazi dünyasında, İsa’nın göklerden inen aşk fısıltılarının sonu gelmez:

“Tatlı kızım, yavrum, sevgilim, tapınağım benim. Kızım, sevgili yavrum, sev beni, çünkü ben de seni seviyorum. Hem de senin beni sevebileceğinden çok, ama çok daha fazla. Bütün yaşamın: Yiyip içişin, uyuyuşun, kısacası her şeyin hoşuma gidiyor. Sende bütün ulusların gözlerini kamaştıracak bir şeyler yapacağım; herkes beni sende tanıyacak, bir çok halk sende yüceltecek adımı. Kızım, benim tatlı eşim, çok, pek çok seviyorum seni” (Angéle de Foligno’nun yazılarından) Mümin kadın tipleri, feodal şiddetin ve dinin öpüştüğü yerde filizleniyor Kürdistan’da. Cismani aşkta umduğunu bulamayan, hayvan gibi kullanılan kadın, insanoğlunun kadim duygusuna, yani aşkta ölümsüzlüğe erişme duygusuna sığınır ve bunu da din pelerininine sarar.

Silik Kadın Tipi: İyi de olsa, kötü de olsa evlilik onun için geçilmesi zorunlu bir köprüdür. Kocada hiçbir ilginç yan yoktur. Nefsi köreltmek, nesli çoğaltmak için birleşilmesi gereken bir araçtır koca. Aşk ise kısa vadeli tatlı bir yalandır. Hiçbir koca, eşini ömür boyu sevemez, silik kadına göre. Kısrağın mutluluğu, aygırın altında kaldığı zaman süresi ile sınırlıdır. Eşinde aradıklarını bulamayan bu tip, başka güzelliklerin, sevgilerin ve aşkların keşfine çıkmaz. Dünyaya, kocasından keşfettiği kötü yanların, çarpıklıkların ve eksikliklerin penceresinden bakar. Kadının köleleşmesini pek sevmez. Mümin kadın gibi doğa üstü aşk arayışlarına da yönelmez.

Silik kadın tipinin felsefesi gayet yalındır: “Madem dünyaya geldin, yaşa. Böcek, çakal ve tilki yaşadığına göre, sen de yaşa. Aşkı yücelterek kendini aldatma. Dalında olgunlaşan ballı bir incir bazen aşktan tatlıdır. Yeni doğum yapmış ceylan duyarlılığı, keklik ötüşü, kuzu meleyişi ve kayayı delen bir çiçek aşktan azizdir. Aşk, iştah ve çiftleşmedir. İştah ve çiftleşme, yani gönüllü sevişme bitince aşk da biter. Bu hazzı ne yücelt ne de reddet.” Silik kadın tipinde mücadele şevki güçlü değildir. Dağlı ruhun zayıf, küçük üretimin ise güçlü olduğu geçiş (ara) bölgelerinde daha çok ortaya çıkar bu tip. Durgunluk ve tutuculuk ikliminde kolayca filizlenir, boy atar. Yükselen uyanışa ve harekete, kararsız bir ruhla ayaklarını sürüyerek katılır.

11062358_1575318719420068_6325344595169056369_nBağımsız, Asi Kadın Tipi: Kürdistan’da bu tipin sayısı az değildir. Bu tipin ruhunu en iyi özetleyen, Olympe de Gouge’nin şu ünlü cümlesidir: “Giyotine çıkma hakkı olan kadına, kürsüye çıkma hakkı da verilmelidir!” Bu tip, kocanın hatalarına, baskılarına, pederşahi inisiyatifine karşı çıktığı için sürekli azarlanan, dayak yiyen bir tiptir. Ruhu gayet berraktır. Bilinçli olmamasına rağmen, kadının toplumdaki içleracısı konumunu, ezilişini rahatlıkla görebilmektedir. Sevdanın gücüne inanır. Sevdasız evliliği, inekle boğanın konulduğu karanlık bir ahıra benzetir. Birbirlerini sevmeyen eşlerin evliliğini sürekli sorgular. Nispeten aydınlanmış kentli kadınların “serbest” davranışlarına sempatiyle yaklaşır.

Bağımsız, asi kadın tipi, Kürdistan’ın dağlık bölgelerinde, köy-şehir ilişkilerinin sık olduğu, dini etkinin ve örtünmenin zayıf, merkezi otoriteyle çelişkinin daha keskin olduğu kesimlerde daha yaygındır. Her bağımsız, asi kadının içinde, zayıfa karşı güçlü bir merhamet ve bir yiğit eşkiyalık rüzgârı vardır. İster kocayla, ister merkezi otoriteyle, isterse aşiretler arası olsun çatışmayı sever. Erkeklerarası şiddetli tartışmalara özgürce katılmak ister. Cinsel birleşmede erkek kadar aktif olmak ister. Kızların kaçışını, genç sevgililerin gizli buluşmalarını anlayışla karşılar. Avantürün ve isyanın her türlüsü ilgisini çeker. Özgür davranışlı, dobra dobra, ‘harbi’ erkekleri sever.

Genel olarak Kürdistan’da kadının dağlara ve özgür harekete eğilimi güçlüdür. Bu tip kadınlar da ise bu eğilim çok daha güçlüdür. Elde silahla, grup halinde dağlarda dolaşmak doyumsuz, cazibeli bir özgürlüktür onun için.

Erkeksi, Egemen Kadın Tipi: Hayat felsefesinin alfabesi, “ah bir erkek olsaydım”la başlayan bu tipler, egemenliğe biricik altın ilke olarak sarılırlar. Eve, çocuğa ve kocaya egemen olmak. Sevişmeye, kavgaya ve ağıda egemen olmak. Kahkahaya, oyuna ve müziğe egemen olmak. Hanım bakanlara, hanım ağalara, her türlü otoriter hanıma büyük bir hararetle hayranlık duyarlar. Aşiretler arasında aracı olmak, köy muhtarı olmak, şehire gidip pazarlarda alış-veriş yapmak gibi inisiyatiflere sarılmak isterler. Bunların içindeki egemenlik arzusu bir nevi, uygulanamayan, hayat hakkı bulamayan diktatörlüktür. Bu arzuyla erkeğin egemenliği çatışır. Erkek tarafından ezilince hıncını çocuğundan çıkarır. Daha çok güce, inisiyatife tapan bir tiptir. Şu cümleler genellikle ona aittir: “Bir yumruğa iki yumrukla cevap ver.” “Küfürü, küfürle kov.” “Altına yatma, üstüne çık”, “Buyruğu buyrukla sav.” “Her iyiliğin özünde bir tilki kurnazlığı var.” “Bir gerçek dostu, bin düşman kazanarak kazanabilirsin.”

Erkeksi, egemen kadına göre, kadın sevilmek istiyorsa egemen olmalıdır. Egemen olmadan sevilmek, efendinin köleyi sevmesine benzer. Dünyanın ruhu, egemenlik üzerine kurulmuştur, anlayışından hareket ederek eşitliğe inanmaz. Bu tiplerden bazıları, gerçekten de kocaları üzerinde egemenlik kurarlar. Bu tiplerin egemenliği altına giren koca, bağımsız inisiyatifini ve giderek de söz hakkını yitirir. Bu rollerin ters dönmesi, kadının ezen erkekler, erkeğin ise ezilen kadınlar cephesine itihakı demektir. Erkeksi, egemen kadın tipleri, Kürdistan’da genellikle orta ve zengin köylü ailelerinde, zaman zaman da ‘hanım ağa’ olarak toprak ağaları sınıfında ortaya çıkar. Pek yaygın bir tip değildir.

Havai, Hovarda Kadın Tipi: Kendisine yönelen tüm baskılardan, yokluklardan ve haksızlıklardan intikam almayı seven bir tiptir. Ama intikamı açıktan diklenerek, direnerek almaz. Kendisine bir yeraltı özgürlüğü tanıyarak alır. Havai hevestir. Her rüzgârdan etkilenir. Yeniliklere açıktır. Eski ve alışılmış olan her şeyden nefret eder. Modern kent hayatının derin özlemini çeker. Zevkinin ve arzusunun kölesidir. Süslenme ve gösterişe önem verir. Cinsel hayatta, değişik fizik ve karakter güzellikleriyle birleşme hararetiyle hareket eder. Arı gibi değişik çiçeklerin bal özlerinde konaklar. Felsefesi şu veciz direklerin üzerine oturmuştur: “Nefsinin işkencecisi olma.” “Seni çeken her güzelle birleş.” “Aklını değil, gönlünü dinle.” “Sana sunulmayan cenneti yağmala.” “inek sürüsünden çık, boğaların içinde özgür ol.”

Havai kadın tipinin dini inaçları zayıftır. Ev içi hizmetlerden ve çocuk bakımından sıkılır. Kocasıyla cinsel ilişkiden (hep aynı kişi olduğu için) nefret eder. Genelev olgusuna şiddetle karşıdır. Bu olguyu kadının hayvan gibi satılması olarak görür. Bu tipler Kürdistan’da, şehir kültürünün yoğun girdiği, yoksulluğun ağır olduğu köy ve kasabalarda filizleniyorlar genellikle. Ve yeni fikirlere de açık oluyorlar.

Kabus, İllet Kadın Tipi: Yeryüzünde kendisi hariç herkese karşı olan ve yaşamını nefret üzerine kuran bir tiptir. Kocasının her sözünü itirazla karşılar. Kocasının her sevdiği şeyden nefret eder; her nefret ettiğini ise sever. Herkesin aleyhinde konuşur. Dünyanın büyük bir kalleşlik yumağı olduğuna inanır. Ezenden korkunç derecede etkilenir, ezilenin ise ezilmesine sevinir. Dedikoducu kadınları ilgiyle dinler, suya sabuna dokunmayan dedikoduları ise sevmez. Aşırı derecede ezilmenin ve çıkmazlığın kadınıdır. Köleleşmemiş, ama direnişini de aşırı nefrete dönüştürmüş bir tiptir. Bu tiplerin modern hayattaki benzerlerine, erkek düşmanı kadınlar içinde kolayca rastlarız.

Kâbus, illet, kadın tipi, uyanışı ve mücadeleyi kararsızlıkla seyreder. Aydın kafanın, güçlü karşı çıkışını, yıkış ve red tavrını sempatiyle karşılar. Ama onun yaratıcı yeteneğini, yükselme ve egemen olma eğilimini, derin hümanizmini gayet soğuk karşılar. Bu tipin dönüşmesi zor değildir. İnsanın büyük ilgisi ve sıcaklığı, bunların mantıksız nefretinin panzehiridir. Bu panzehir iyi ve yaratıcı nefrete dokunmaz, ama kötü nefreti yok edebilir; korkunç derecede ezilişin ürünü olan bu tipi, kararlı ve iyimser bir unsura dönüştürebilir.

Kürdistan’daki tipler manzarasını daha fazla sıralamanın bir gereği yoktur.

Kürdistan’ın, kendini, köklü bir şekilde yenileyen bir devrime; duyguların diline, zamanına, zeminine ustaca dayanan ve insan ruhunun karmaşık, sınırsız karanlığına ustaca saldıran bir devrime ihtiyacı var. Ezen ulusla hesaplaşma; emperyalizmle, burjuvaziyle, ve büyük toprak ağalarıyla hesaplaşma; ataerkil değer yargılarıyla hesaplaşma… Kürdistan’da, değişik türden çelişkiler, hararetli, devrimci bir kargaşa yumağı arzediyor. Bu yumak Ortadoğu’da, için için uğuldayan bir yangın odağı haline geliyor. Emperyalist güçlerin dikkatleri, her geçen gün bu odakta daha çok toplanıyor.

Kürdistan kadınının kurtuluşunu, tek bir devrimle sınırlayamayız. Kurtuluşun ve devrimin sınırı yoktur. Tarihsel ilerleyişin mantığında ve bayrağında, ebedi cennet hayaline yer yoktur. Onun kurtuluşu uzun bir devrimler sürecinden geçecektir.

Açları acısıyla doyuran Kürdistan kadını, şu anda, güçlü ataerkil değer yargılarıyla maluldur. Ve tek bir devrimle bu değer yargılarını yıkacak yetenekte değildir. Kürdistan kadını, kendi zincirlerine, Kürdistan devrimine katıldığı oranda saldıracaktır. Kürdistan kadınının, Kürdistan devrimine, kendi bağımsız devrimci demokratik örgütüyle katılacağını bugün maalesef söyleyemiyoruz. Ne Kürdistan devrimi, ne de Kürdistan kadını bu sorunun önemini kavramış değildir.

Birçok ülkede geçmişte ve günümüzde, kadın hareketine komünist partilerin seyirci kaldıklarını biliyoruz. Komünist partileri, bağımsız, yığınsal, devrimci-demokratik kadın örgütlerinin yaratılmasında üzerlerine düşen görevleri yerine getiremiyorlar. Kendi saflarındaki komünist kadınları, ya da bunların bir bölümünü bu yönde seferber etmiyorlar. Sonuçta ortaya çıkan yığınsal kadın örgütleri de burjuvazinin etkinliği altına giriyor. Tüm bunların neden böyle olduğunu, komünist partilerin ataerkil dünyalarında gezintiye çıkmadan anlayamayız.

Kürdistan’ın parçalarında, yani büyük Kürdistan’da bugün etkin olan hareket, Kürt ulusal burjuvazisinin önderlik ettiği, silahlı ulusal harekettir. Bu hareketin Kürt kadınının değişmesinde, tipleşmesinde oynadığı rol nedir? Bu hareket ilkin, Kürt kadınının ulusal bilinçle donanarak yeni bir inisiyatif ve kişilik kazanmasına yol açıyor. Köle ruhlu kadından, bağımsız, asi kadına kadar çeşitli tipler, erkeğinin yanında ezen ulusa karşı dikleniyor, direnişe katılıyor. Direniş ruhu, kadının kendine olan güvenini güçlendiriyor. Dağda savaşan ve ölen kadının mesajı, sadece kadın yığınları üzerinde değil, erkekler üzerinde de olumlu değişmelere yol açıyor. Savaş, değişik tipten kadınları ve erkekleri harmanlıyor, onların aralarındaki Çin setlerini yıkarak, kolektif bir fedakârlık zemininde yakınlaşmalarını, bireysel dar hayallerini toplumsal hayallerle değiştirmelerini ve birbirlerinden öğrenmelerini sağlıyor. Savaş, Kürdistan’da direnişçi, bağımsız kadın tipinin yeni bir biçimde yaygınlaşmasına hizmet ediyor. Kuşkusuz Kuzey Irak gibi feodal dokunun güçlü olduğu bölgelerde, burjuva-feodal önderlik, kadınların yığınlar halinde, elde silah savaşa katılmalarından çekiniyor. Kadınların cephe gerisinde, savaşan kocasına ekmek pişirmesini, çocuğa ve davara bakmasını, elinin hamuruyla erkek işine karışmamasını istiyor. Tabii Kürdistan’ın her yerinde durum aynı değildir. Üretici güçlerin, üretimin ve aydınlanmanın diğer parçalara göre iyi olduğu Kuzey Kürdistan’daki ulusal hareket daha radikal bir görünüm arzediyor. Kadınların doğrudan savaşa katılmalarını istiyor. Güney Kürdistan’daki Barzani hareketinin söz konusu kadın politikasına rağmen, savaşın bizzat kendisi, özellikle de kuzeyde savaşan silahlı kadın birlikleri, cephe gerisindeki kadınların canlanmalarını, sorgulayıcı bir davranış hattına girmelerini beraberinde getiriyor.

Kuşkusuz, kadın hareketinin gelişip ileri hamleleri kaydetmesinde sınıf mücadelesi, ulusal mücadeleden daha büyük rol oynar. Sömürüyü ortadan kaldırmayı amaçlayan bir hareket, aynı zamanda ataerkil baskıya, kadın erkek eşitsizliğine ölümcül bir tarzda yönelmiş, kadın hareketinin canlanışına doğrudan hizmet etmiş oluyor. Bu bakımdan ulusal mücadelenin rolü ile kıyaslanamaz. Kürdistan’da ulusal mücadele ile sınıf mücadelesi, içiçe birlikte yürümekte ama bugünkü süreci ulusal mücadele belirlemektedir. Sınıf mücadelesinin sağlıklı gelişmesi, derin boyutlara ulaşması için ulusal mücadelenin sonuçlanması gerekiyor.

Ulusal hareket, Kürt işçi sınıfının bir bölümünü, saflarına kattı; diğer bölümü ise uyuyor. Yani Kürt işçi sınıfı, son derece uygun olan tarih sahnesine, yenilenmiş, bağımsız bir güç olarak çıkma yeteneğini gösteremedi. Bu durum, Kürt kadın hareketi için bir dezavantaj oldu tabi. Tarihte kadın hareketinin en güçlü olduğu yerler, sınıf mücadelesinin en keskin ve proleter hareketin en güçlü olduğu yerlerdir. Geleceğini, geçmişiyle boşaltmış, çıkışsız kalmış gibi bir durumu var işçi sınıfının. Çöküşlerin yarattığı bu yarılmayı ve çok yönlü krizi, sınıf mücadelesi pratiğiyle aşabilir ancak.

Kürdistan’ın çeşitli parçalarında, devrimci demokratik yığınsal kadın örgütlerinin kurulması, kadın hareketinin somut programının, strateji ve taktiklerinin belirlenmesi, sınıf bilinçli işçileri yakından ilgilendiren bir sorundur. Kadınların mücadelede daha istekli, daha yaratıcı ve daha yığınsal bir tarzda yer almaları için bu şarttır. Militan kadın hareketinin, toplumun vicdanını proleter hareketten daha çok etkilediğini inkâr edemeyiz. Demir kıtaların, sokaklarda göğsünü açarak “vur!” diye bağıran kadınlar karşısında acizleştiklerini, işi saf değiştirmeye kadar vardırdıklarını devrimler defalarca bize göstermiştir.

Kürdistan kadınının yığınlar halinde harekete geçmesi, toplumsal ve ulusal kurtuluş davasına, kendi davasına dört elle sarılması için tünelin sonunda bir tek kıvılcımın çakması yeterli değildir. Onun geçmişte güçlü, yığınsal bir mücadele tecrübesi olmadığı gibi, bilinci, perspektifi ve dünyası da dardır, feodal değer yargılarıyla malûldur. Kendi kendimizi aldatamayız. Mevcut gerçeği olduğu gibi görmek zorundayız. Tabii, üçlü ökçe (ulusal, sınıf, ataerkil) altında inleyen bu yaratığın korkunç kinini, susamışlığını, özlemini ve harekete geçmesi halinde neler yaratabileceğini de bununla birlikte görmek zorundayız.

Güzel ve içli ağıtlar yakan, haddinden fazla doğuran, bedduasından korkulan, olduğundan ihtiyar görünen, kocaman bakışlı bu tipler mahşerini, hakkını vererek anlatmak çok zor ve belalı bir zanaattır. Bu bakımdan okuyucular, eksiklikleri, hataları, zayıf yanları toleransla karşılasınlar.

Muzaffer Oruçoğlu

Yorum Bırakınız