La vie de bohème

Kaurismäki’nin ‘92 yapımlı siyah beyaz “Bohem Hayatı” filmi bohemliğin ne’liği veya belirsizliği üzerine düşünme fırsatı verebilir. Bohemlik edinilen veya sonradan giyilen bir ceket gibi bir kimlik değildir, imaj hiç değildir. Onun kendiliğinden bir oluşu vardır. Dolayısıyla, -hani çokluk için pek çekici olmasa da- merak edip araştırılarak sempatiyle “ben de bohem olacağım” diye birşey söz konusu değildir. Zira onun sabit bir anlamı yoktur, kendisini daha çok standart ve kural dışı olarak ifade eder. Hatta ne kadar bohem diyebileceğimiz kimse varsa o kadar sayıda farklı bohemlik vardır.

Filmin üç ana karakteri de sanatçıdır. Biri yazar, biri bestekar, biri de ressamdır. Ama üçünün ortak özelliği sanatçı olmaklığı değil, heralde öyle olsaydı klasik bir burjuva filmi seyretmiş olurduk. Onların ortak özelliği kaybeden ve tutunamayan oluşlarıdır. Bir türlü ayarı tutturamamaktadırlar ne sanatlarında, ne ilişkilerinde. Ortak dertleri de parasızlıktan ödenemeyen ev kirası, kış aylarında yakacak odun bulunamayışı ve midelerine musallat olan açlık problemi. Para kazanmıyor değillerdir, hatta düzenli bir yaşam kurma girişiminde bulunmuyor da değillerdir fakat yaşam tarzları buna müsaade etmemektedir. Kaybeden olmaları önemlidir, ama neyin kaybedeni? Şık restaurantlar, cicili bicili evlilikler, düzenli işler, sabah sporları, uygun adım marşlar, disiplinli bir hayat gibi köşe taşları bulunan bir yaşamın kaybedeni olmak çok birşeyi kaybetmek mi demektir? Standart bir yaşam tarzının dışındaki bireylerin toplum dışı ilan edilerek ötekileştirilmiş olması elbette ahlaklı dindar sevgi pıtırcığı yardımseverlerin ve kurumlarının vicdanlarını sızlatması için değildir. Bu, düşünce ve eyleyişin kendi içkin bir oluş tarzıdır. Soğuk ama yaşama sevincini yitirmeyenin, bunu karanlığın orta yerinde mizahıyla ifade edenin tarzıdır. Marx’ın toplumsal sınıflar içinde bir rol biçemeyip kestirip attığı bohemlik düzenin çarkındaki bir çatlaktan sızarak sırıtmaya devam ediyor.

Baran Sarkisyan

Yorum Bırakınız