Mekan Savaşları: Paranoya Mekanları ve Açık Mekanlar

Kapılar ve eşikler: bir mekândan diğerine geçerken aşmak zorunda olduğumuz gözenekler. Plastik sanatlar, enstalasyon ya da sinema; sanat yapıtları, nesnelerden daha çok mekân yaratımıyla ilgilidir. Nesneler, bir mekânın içine bir plana göre yerleştirilir. Ve her eşik ya da kapı, bir mekân içindeki nesneler düzenine geçirir bizi. Nesneler düzeniyle birlikte mekânla kurduğumuz ilişkiyi çözümlemedikçe toplumsalı, politik olanı anlamamız mümkün değil.

Mekân, içine şeylerin yerleştirileceği politik bir düzlemdir. Dolayısıyla bir dışarısı, bir de nesnelerin düzenini barındıran ve kapılar ve eşiklerle denetlenen içerisinin yaratılmasıdır. Kurulma tarzlarına ve geçirgenliklerine göre mekânları ikiye ayırabiliriz: Paranoya mekânları ve açık mekânlar. Paranoya mekânları korkularımız ve kaygılarımızla beslenen ve her türlü tehdidi, tehlikeyi, vehmi dışarıda bırakacak şekilde inşa edilmiş sığınma cepleridir. Konutlar, kapalı siteler, rezidanslar, AVM’ler bu tür mekânlardır. Girişler sıkı denetime tabidir. Bir de risklerine rağmen bedeni yaşamın tüm kuvvetlerine maruz bırakacak şekilde uzamda yayılan açık mekânlar vardır. Açık mekânlar, doğada, sokaklar, caddeler ve meydanlarda, bedenlerin birleşmesine ve yeni dünyalar yaratmasına olanak sağlar; sınırlarla, biçimlerle değil, bedenlerin kudretine bağlı olarak içeriden dışarıya doğru taşarak oluşturulur. Bu mekânlarda aşılması gereken tek bir kapı ya da eşik vardır, o da bedendir.

Uygarlık tarihi paranoya tarihidir. O yüzden yerleşiklerin mekânı, doğadan, dışarıdan giderek koparılan bir paranoya mekânıdır. Çokluğu, değişimi ve devinimi içeren doğa korkunç bir dış olarak kendisini dayattığı ölçüde, içeride tekçi bir düzen yarattık. Doğa, tüm korkularımızın ve kaygılarımızın kaynağına dönüştü. Duvarlarla doğadan ayrılmış bu mekân, içeride kutsal ve değişmez bir nesneler düzenini barındırırken, dışarıda bu düzeni yıkacak kaotik kuvvetler vardır. Doğa yine de sızacaktır içeri. Bir Alman enerji şirketinin rüzgâr enerjisiyle ilgili, bol ödüllü reklam filmi Wind Man’de* (Rüzgâr Adam), doğanın içeri sızarak kutsal nesneler düzenini nasıl bozduğu anlatılır. Filmin sonunda rüzgâr evcilleştirilir ama, şirketin bir çalışanına dönüştürülüp nesneler düzenine dâhil edilir.

Rüzgârı oynayan aktörün seçimi bile form ve düzene yönelik takıntılarımızı, korku ve kaygılarımızı yansıtıyor. Aşırı kemik büyümesinden, akromegaliden mustarip bir aktörün, yani norm ve form dışı bir bedenin rüzgârı oynaması, doğanın da norm dışı, anormal olduğunu göstermenin bir yöntemidir. Bir norm alanı olarak içerinin, norm bozucu bir unsur olarak anormal doğa tarafından nasıl tahrip edildiği anlatılır kısa filmde; rüzgâr, kent içinde, bedenlerin, nesnelerin düzenini bozarak başıboş dolaşmaktadır. Sonunda şirketin CEO’su ile sözleşme imzaladığında ve iradesini iktidara teslim ettiğinde bir şirket çalışanıdır artık. Bu kısa film, içeriye ancak evcilleştirilmiş, terbiye edilmiş ve forma sokulmuş doğanın girebileceği ve kutsal nesneler düzeninin sonsuza kadar süreceği mesajını vermektedir bize.

İktidar mekânı, çokluktan, değişim ve devinimden kaçarak “bir” merkez etrafında toplaşanların paranoya mekânıdır. Korkudan iktidara yapışanların, iradelerini iktidara teslim edenlerin mekânı. Oysa kudretli bedenler kendilerine biçilen deli gömleğini parçaladıklarında ve merkezden kaçarak çoklukla temas kurduklarında kendi açık mekânlarını yaratacaklardır. Doğu’da yaşanan mekân savaşlarıdır. İktidarın yukarıdan dayattığı ve kendi nesneler düzenini içeren mekânı ile yerel kudretli bedenlerin birbirine eklenerek yaratacakları kendi mekânları arasında geçen bir savaş. Yıkarak, yakarak, katlederek iktidarın bize biçtiği mekân, yine korku ve kaygılarımızı besleyen, kudretsiz bedenlerin paranoya mekânı olacaktır. Yanıtlamamız gereken soru: Yeryüzünün tüm bedenlerinin eklenerek oluşturdukları açık mekânda mı yoksa çürüyen nesneler düzeninin paranoya mekânında mı yaşamak istersiniz?

Rahmi Öğdül
*İlgili reklam filmi için: Wind Man

Yorum Bırakınız