Modern İnsanın Var-Olma Çabaları

Eşitliğe, özgürlüğe dair gelecek tasarıları, ütopyalar toplumsal olduğu sürece bizi arındırabilir, arzumuzu kamçılayabilir fakat tasarılar bireyselleştiğinde bizi an’dan kopardığı gerçekliği bizi daha sonrasında hayal kırıklıklarına uğratabilir. Öyledir de, bugün benim gelecek tasarım bugünümün deneyimleri ve duygulanımları ile yaptığım tasarımdır ama bir gün sonra, bir yıl sonraki ben aynı ben olmayacağım, aynı nehirde iki kez yıkanmayacağım için bu hedefime hiç bir zaman erişemeyeceğim. 

Özgürsem şu anki çabalarımın, direncimin, başkaldırılarımın oluşumunda özgürümdür, on yıl sonraya ertelenen bir özgürlük, özgürlük olamaz. Bugün söylemek istediğimi, bugün yapmak istediğimi yapamıyorum. Mekke yolunda Mekke’ye erişemeyeceğini bilse de o yolda ölürüm diyen karıncanın bilgeliğine erişemiyoruz. Özgürlük varmak değildir, yolda olmaktır. 

İkili ilişkilerde geleceğe yönelik kurulan hayaller, vaatler için de geçerlidir bu. Keder kuyusunu kazan küreklerdir bu vaatler çoğu zaman. Sanırım modern insanın yazgısıdır: an’da yaşayamıyoruz; sevgiyi, neşeyi üretemiyoruz, kadermişçesine eğildikçe eğiliyoruz; ya geçmişteki anılarda ya da gelecekteki hayallerdeyiz. An’ın bize bu tüketim çağında haz vermemesi bunun en geçerli sebeplerinden biri olabilir. Bugün tüketim nesneleri dışında ne ürettin sorusuna verecek cevabımız olmaz ama ne tükettin sorusuna verecek cevabımız vardır her zaman. Sevgiyi üretemiyoruz, sevinci üretemiyoruz, doğrusu nasıl üreteceğimizi de bilmiyoruz. Bilemediğimiz için tesadüfi veya iradi karşılaşmalarımızda yaşadığımız duygulanımların nedenlerini anlayamadığımız için duygularımızın esareti altına giriyoruz. Kontrol altına alamadığımız, besleyemediğimiz arzuları iktidar odakları kendisi için bir otomatik portakala çeviriyor. Ki bu en büyük tutsaklıktır. 

Geçmişe veya geleceğe dönmek bize geçici bir haz sağlayabilir ama bu zihnimizi bedenimizden ayırmaya yönelik bir girişimdir ki an’ı parçalar, daha doğrusu şu an için yapabileceklerimizden, kudretimizden men eder. Bu çok daha kederli bir haldir. Çünkü hayat bizim edimlerimizdir; geçmişimizi ve geleceğimizi de edimlerimiz belirler. Yaşadığımız toplumsal koşullar ancak bizim varolma çabamızın derecesinin kat sayısını arttırır. Tecrit hücresinde kitabıyla, kalemiyle, türküsüyle, sloganıyla direnen bir tutsağın varoluş çabasının verdiği sevinç dışarıda arzularını tüketmeye teslim etmiş, pinekleyen birinin varoluş çabasının verdiği sevinçten çok daha yüksektir. Çünkü yaşama sevincini veren şey bizim koşullarımız değil, bu koşullarda ne yaptığımızdır. Aksi takdirde koşullara teslim olmuşuz demektir. 

Günlük iletişim dilinde Nasılsın sorusuna ya alışkanlıkla ya da bulunduğumuz koşullara göre cevap veriyorsak her iki cevap da teslimiyet cevaplarıdır. İyiliğimi de, kötülüğümü de belirleyen edimlerimdir ve bu karşılaştığım olaylara, durumlara kayıtsızlığımı değil, aksine kayıtlılığımı kanıtlar; kederli olmak çaresizlik hissidir çünkü. 

Kederi yaşam tarzı haline getirenler vardır. Bu yaşam tarzı kederlere karşı bir mıknatıs görevi gördüğünden tüm olumsuzlukları, aksaklıkları, şanssızlıkları kendinde toplamaya başlar ve çevresine de kederi paylayamaya çalışır. Çünkü teslim olunmuş bir yaşam tarzıdır bu, eyleyişim için var-olma çabamdan vazgeçmiş, güçten düşmüşümdür. Buradan umut doğabilir, umutsuzluk da. Her ikisi de işe yaramaz kendini aldatmak uğruna bir nefes daha alabilmek dışında. Bir de bu boşlukta doğayı tanımadığından doğa yasaları yerine kendine tutamaçlar aranabilir, bunlar genelde ideolojilerdir; ulus ideolojisi, din ideolojisi, çalışma aşkı gibi, holiganlık gibi. Melankolinin nefesi, tıknefes.

Sevinci yaşam tarzı haline getirmek nasıl olabilir? Doğayı ve kendimi tanımak, sevmek ve upuygun fikirler geliştirmek. Modern insan fast food gibi hazırcılığa ve tüketime alıştığı için bunun için de hazır bir reçete isteyebilir. Ama reçetesi yok.

Baran Sarkisyan

Yorum Bırakınız