Modern ve Postmodern Toplumlarda Moda: Ütülü Pantolonlardan Eskitilmiş Kotlara

Batı’da giyime ilişkin modanın ortaya çıkışı XIV. yüzyıl ortalarına rastlar.

Moda Ortaçağ’ın sona ermekte olduğu, Rönesans’ın başladığı bir dönemde filizlendi. Elbette tarih boyunca toplumlar giyimlerine şu veya bu ölçüde önem vermişlerdi ancak modanın temelini oluşturan sürekli yenilik ihtiyacı geleneksel toplumlarda mevcut değildi. Bu toplumlar geçmişten, atalardan devralınan giyim biçimlerini tekrar ediyorlardı. Zaman zaman yeni giysiler kullanılmakla birlikte bu durum giyimde sürekli bir yenilenmeyi beraberinde getirmiyordu. Moda geçmişin, geleneğin, kolektif tarihin, toplumsal devamlılığın reddi anlamına geleceği için bireyselliğin gelişmediği bu toplumda kendine bir varlık alanı bulamadı.

Moda esas olarak soylu sınıf içinde gelişmeye başladı. Aristokrasinin müsrifliği, aşırılığı, fanteziye olan eğilimi onu şaşaalı giysilere yöneltiyordu. Görünüşün bireyselleşmesini hızlandıran önemli bir etmen şehirlerin ve ticaretin gelişmesiydi. Zenginleşen tüccar kesimi aristokrasinin pahalı giyimini taklit ediyordu. Ancak halkın soylularınkine benzer giysiler giymesi XVII. yüzyıla kadar kanunlarla yasaklanacak, giyim toplumsal hiyerarşiye göre düzenlenecekti. Erkek giysilerinin daha gösterişli olduğu soylu giyim tarzı XVIII. yüzyıla kadar çok büyük değişiklikler içermeyen bir evrim gösterecekti. Fransa’da, devrimle birlikte, 1793’de çıkartılan bir kararnameyle tüm yurttaşlara giyim özgürlüğü tanındı. Orta sınıf ve alt orta sınıf XVII. yüzyıldan beri zaten bir biçimde modayı izlemeye başlamıştı. Bununla birlikte giyime ilişkin moda esas olarak XIX. yüzyılda modern biçimine kavuştu. Burjuva toplumu bireysel yaşamı geleneksel kolektif dayatmalardan kurtardı. XIX. yüzyıl sonu kent hayatını inceleyen Simmel, insanların moda vasıtasıyla bir yandan birbirlerini taklit ederek ortak bir sosyalliğe dahil olmak istediklerini, öte yandan farklı bir biçimde giyinerek kendi bireyselliklerini, tekliklerini diğerlerinkinden ayırmak istediklerini söyleyecekti. Uyum-farklılık, birlik-izolasyon, ortaklık-teklik modernliğin içinde barındırdığı çelişkili olgulardı.

XIX. yüzyıl modayı bireyselleştirdi, sürekli değişime, yeniliğe tabi kıldı, “tüm topluma mal ederek demokratikleştirdi”. Bu durumda modanın XIX. yüzyıl ortalarından 1960 başlarına kadar yüzyılı aşkın bir süre içinde fazla bir değişikliğe uğramadığını belirtmek şaşırtıcı gelebilir. Bu olgunun altında modernliğin aslında bireysel özgürlükleri geliştirmeyi temel alan liberal bir toplum değil, bireysel alanları kuşatıp denetim altına alan bir disiplin toplumu oluşturduğu gerçeği yatıyor. XIX. yüzyılın toplumu, insanların bedenlerinin ve giyimlerinin disiplin altına alındığı, örnekleştirildiği bir toplumdu ve bu durum postmodernliğe kadar böyle devam etti. Okulda, kışlada, hapishanede, akıl hastanesinde tek tip elbise giydiriliyordu. Çalışmanın, üretimin, birikimin, düzenin, disiplinin, ciddiyetin egemen olduğu bu toplumda erkek giyimi eskinin frapan aristokratik giyiminden farklı olarak muhafazakâr bir görünüm arz ediyordu. Takım elbise, gömlek, kravat, yüz yıl boyunca değişmeden kalacaktı. Birçok yazarın modernlikte erkeğin moda dışında kaldığını söylemesi boşuna değildir. Erkek giyimi eskiye ve kadınlarınkine göre daha az incelikli, daha az estetik, daha az stilizeydi; örttüğü disiplinli bedene uygun olarak sade, vakur ve ciddiydi. Renkler soluk, koyu, nötr idi.

Renkli, vücut hatlarını ortaya çıkaran dar elbiseler giyen erkekler hemcinslerinin kuşkulu (homofobik) bakışlarına maruz kalırdı. Erkeklerin şort gibi vücudu gizlemeyen giysiler giymesi daha ziyade spor ve ev hayatının mahrem dünyasıyla sınırlıydı. İkili karşıtlıklar temelinde oluşan modernlikte moda da ikili bir yapıya sahipti. Bir yanda “yüksek dikim” (haute couture), öte yanda konfeksiyon vardı. Haute couture, ölçü alınarak elit bir kesim için üretilen lüks giyimi temsil ediyordu. Haute couture yeni biçimlerin keşfedilme tekelini elinde tutan bir moda laboratuvarıydı. Yılda iki defa ya da her mevsim sadece elit bir kesimin katılabildiği defilelerde gösterime sunulur ve böylece tüm toplumun izleyeceği moda belirlenmiş olurdu. Konfeksiyon da derhal bu modayı izleyerek seri, kitlesel bir giysi üretimine soyunurdu. Ancak konfeksiyonun halk için ürettiği giysiler ucuz olmakla birlikte kaba, estetikten yoksun bir örnekti, kumaşı ve dikimi kalitesizdi. Modernliğin ulusal, merkezi devlet bürokrasisi nasıl topluma ideolojik aygıtlarıyla davranış kodlarını empoze ediyorsa, haute couteru’ün “estetik bürokrasisi” de topluma moda kodlarını empoze ediyordu, SSCB’de yüksek devlet bürokrasisi her iki rolü de üstlenmişti, Batı’daki Fordist konfeksiyon sanayii giyimde sınırlı da olsa bir çeşitlilik üretmesine karşın SSCB bürokrasisi tüm topluma tek tip elbiseyi dayatmıştı. Batı’da haute couture modanın yeniliğe, değişime ilişkin boyutunu kurumsallaştırdı, disipline etti: Elbise yenilenecek, yenile! Yenilik homojenleşti, standartlaştı, tek boyutlu bir hale geldi, bir endüstrinin konusu oldu. Demode olmanın “yasak” olduğu bu dünyada, modayı izlemek sosyal bir yükümlülük haline geldi. Lipovetsky’nin de belirttiği gibi kitle konformizmini sağlamanın katı, standart, disipliner kodlara bağlı olduğu modernlikte, moda evrensel ve merkezi normlar dayatan bir despotizm yarattı.

Modernlik, modaya ilişkin eşitlik ve demokratiklik iddialarına karşın eski aristokratik rejimin hiyerarşilerini yeni biçimler altında tekrar üretti. Haute couture/konfeksiyon ikiliği eskinin soylu giyimi/halk giyimi ikiliğinin yarı aristokratik bir biçimde yeniden üretilmesiydi. Veblen ve Simmel modanın toplumsal sınıflar arasındaki mesafenin korunmasına hizmet eden bir araç olduğunu söyleyeceklerdi. Simmel’e göre moda toplumda üstten alta yayılıyordu. Alt sınıflar üst sınıfın modasını taklit etmeye başlayınca üst sınıf o modayı terk ediyordu. Thorstein Veblen, Leisure Class (Serbest Zaman Sınıfı) adlı kitabında üst sınıfın ekonomik, sosyal, kültürel üstünlüğünü göstermek için modayı gösterişçi bir biçimde kullandığını söyleyecekti. Bourdieu’ye göre ise moda sınıflar arasındaki sembolik mücadelenin bir alanıydı. Modernliğin modası tamamen tekbiçimli değildi. Yoksullar çok da ucuz olmayan konfeksiyondan giyinmiyorlardı. Birçok ailede elbiseler kadınlar tarafından dikiliyordu, mahalle terzilerinin, küçük giyim atölyelerinin sayısı hiç de az değildi. Öte yandan Dancly’ler ve alt kültürler kendi norm dışı giyimlerini sürdürüyorlardı.

modakSınıflar arası hiyerarşinin yanı sıra modernliğin ürettiği ikinci hiyerarşi cinsiyetler arası hiyerarşiydi. Üretkenlik, ekonomi, siyaset vb kamusal alanlar erkeğe aitti. Kadının annelik ve ev kadınlığıyla özdeşleştirildiği özel hayat alanı ise bir tür serbest zaman alanı olarak görülüyordu. Erkeğin görevi çalışmaktı, boş şeylerle, uçucu olanla, fanteziyle kaybedecek vakti yoktu. İşte erkeğe uygun düşmeyen bu “hafiflikler” kadına uygun görülecek, modernliğin modası neredeyse tamamen kadına ait olacaktı. Jennifer Craik’in de belirttiği gibi kadın, erkeğin kamusal statüsünü giysileri vasıtasıyla dekore edecekti. “Güzel cins” olan kadın, şık kıyafetiyle erkeğin başarısının, satın alma gücünün bir göstergesine dönüşecekti. Modernlik ve onun modası, kadın bedeninin metalaştırılmasına dayanıyordu. Kadın bedeni erkek bakışının yöneldiği, denetlediği pasif bir varlığa dönüştürülmüştü. Moda, uysal toplumsal bedenler üretmeye çalışan modernliğin giyimsel disiplin aracıydı. Korseler, sütyenler, yürümeyi zorlaştıran etekler vb erkek bakışının taleplerine uygun olarak kadın bedeni üzerinde bir baskı yaratıyordu. Bruno du Roselle’in de belirttiği gibi giyim aracılığıyla kadının göğsü kâh öne çıkarılıyor kâh (1920’lerde olduğu gibi) bastırılarak düzleştirilmeye çalışılıyordu. Modernlik, kadın bedenini istediği gibi biçimlendirebileceği esnek bir madde olarak görüyordu. Stuart ve Elizabeth Ewen’in de belirttikleri gibi XIX. yüzyılda modanın kitlesellik kazanmasıyla birlikte kadınlara satılan şey artık nötr bir elbise değil, kadınlar için moda idealinin uysallık ve faydasızlıkla ilişkilendirildiği aile hayatının ahlaki koduydu.

Modernliğin merkeziyetçi, katı moda anlayışı postmodern toplumun gelişmeye başladığı 1960’lı yıllara kadar egemenliğini sürdürdü. Öte yandan bu anlayış II. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde yavaş yavaş esnemeye başlamıştı. Spor giyimin gelişmesi, iş dışında rahat elbiselerin giyilmeye başlanması eğlenceye, hayattan zevk almaya yönelik bir toplumsal eğilime eşlik ediyordu. Hazır giyim kavramı ilk defa 1949’da telaffuz edildi. 1950’lerde haute couture’ü taklit ederek gelişmesini sürdüren hazır giyim, 1960’lı yıllardan itibaren konfeksiyonun yerini alarak postmodern toplumun egemen giyim biçimi haline geldi. Hazır giyimin konfeksiyondan farkı, hem daha ucuz ve kaliteli olması hem de estetiğe önem vermesiydi. Konfeksiyon anonim, tekbiçimli, kaba dikimli, renksiz, ruhsuz, standart bir giyim üretirken hazır giyim renkli, estetize, iyi dikimli, kişiselleştirilmiş, fantezi içeren, çok çeşitli bir giyimi temsil ediyordu. Elbette haute couture ile hazır giyim arasında kumaş ve dikim kalitesi açısından bir fark vardı ama renkler ve çizgiler aynıydı, 1959’da haute couture’ün önde gelen isimlerinden Pierre Cardin ilk defa hazır giyim koleksiyonu sunacak, daha sonra da erkek giyimine soyunacaktı. Artık haute couture sonuna yaklaşmaya başlamıştı, 1960’lardan sonra hazır giyim haute couture’ü piyasadan silecek, haute couture firmaları kozmetik firmaları tarafından satın alınacaktı. Elbette haute couture yine mevsimlik defilelerini gerçekleştiriyordu ama artık modanın belirleyicisi olmaktan çıkmıştı, daha çok bir prestij göstergesi ve patent olarak varlığını sürdürüyor, son derece küçük bir müşteri grubuna hitap edebiliyordu. Hazır giyim sektörü, tanınmış moda tasarımcılarını part-time istihdam ederek yaratıcılık tekelini haute coutere’ün elinden alacaktı. Hazır giyim modayı “demokratikleştirecek” ve halk giysisi ile burjuva giysisi arasındaki uçurumu daraltacaktı. Haute couture’ün seçkinci defileleri yerini hazır giyim firmalarının organize ettiği, biraz parası olanın şahsen giderek, olmayanın televizyonlardan izleyebileceği podyumlara bırakacaktı.

Postmodern toplumda giyimin eski katı kuralları gevşedi, eski moda bedeni “gizlerken” yeni moda bedeni açığa çıkardı. Modernliğin panoptik disipliner modelinin, “zabıta kültürünün” güç kaybetmesiyle birlikte moda çoğullaştı. Charlotte Kratz ve Bo Reimer’ın da The Postmodern Presence’in içinde belirttikleri gibi postmodern toplumda moda daha heterojen, belirsiz, enformel bir hale geldi. Modernliğin son modayı üstten aşağı dikte ettiği hiyerarşik giyim anlayışı son buldu. Postmodernlik nasıl yüksek kültür/popüler kültür arasındaki karşıtlığı yok edip ikisini iç içe geçirdiyse aynı şekilde yüksek moda/popüler moda karşıtlığını da ortadan kaldırdı. Postmodernlikte moda artık her ikisini birden temsil etmeye başladı. Moda yerini modalara bıraktı. Son moda, eski moda kavramları meşruiyet zeminini yitirdi, eski modalar yeni modalar içinde pastiş olarak yer almaya başladı. 1990’lı yılların modaları daha önceki birkaç on yılın çeşitli karışımlarından oluşmaktaydı. Her şeyin uyduğu postmodern toplumda kurallardan ziyade tercihler vardı ve alternatif tercihlerin her biri meşruydu. Giyimsel çoğulculuk, muğlaklık, modasal işaretlerin büyük bir hızla ve sürekli değişerek dolaşımı, parçalanmış tüketici kimlikleri, tüm bunlar postmodern toplumda moda piyasasının derinliğini artıran olgulardı. Postmodern toplumda insanlar modernlikteki gibi “mazbut” kıyafetler giyseydi moda piyasaları çökerdi. Modasal avangardın, ölçü alınarak dikilen elbise döneminin son bulduğu postmodern toplum, giyimde orijinal/taklit karşıtlığına da son veriyordu. Sosyolog Gabriel de Tarde modanın taklide dayandığını, insanların toplumsal asimilasyonuna hizmet ettiğini söylemişti. Bu tespit modernlik için açıklayıcı olabilirdi ama giysilerin köklerini, referanslarını, geçmişlerini kaybettikleri postmodern toplumda geçerli olamazdı. Postmodern toplum ortak toplumsal kriterlerin, bağların “yokluğuna” rağmen dağılıp yok olmadan ayakta kalabilen bir toplumdu. Oyunla akıl, baştan çıkarılmayla mantık, rasyonelle irrasyonel bu toplumda araçsal aklın egemenliğini, iktidarını kalıcılaştırmak için adeta büyülü bir işbirliğine girmişlerdi. Elden kaçabilir görünen her şey kuşatıcı piyasa rasyonelliğinin bir parçası olup çıkıyordu.

Postmodern toplumda tüm alanlar gibi moda da kültürelleşti. Modernlikte avangard, aykırı olan her giysi postmodernlikte hazır giyimin konusu oldu, ütülü kumaş pantolonlar yerlerini yırtık, kullanılmış kotlara bıraktı. Moda elitliğinden, kutsallığından arınarak ironik bir biçim kazandı. Eskinin bütünlüklü, tutarlı giyimi yerini birbiriyle uyuşması zorunlu olmayan stillerin bir aradalığına, yamalı bohçasına bıraktı. Dış görünüşün “evrensel kuralları,” ortak estetik kriterler, zevkler yok oldu. Neo-narsist hazcılık kültürü hayatın soluk renkli ciddi elbiseler giymeye değmeyecek kadar kısa olduğunu düşünüyordu. Postmodernlikte sokak, eskiden modayı dikte eden merkezin tahakkümünden “kurtuldu”, modada direktif ve taklit dönemi bitti. Moda tercihe bağlı, esnek, rahat bir biçim kazandı. 1980’lerden itibaren moda tasarımı giyime ilişkin kolektif hafızayı yok ederek şimdinin, yaşanan anın hiper-gerçek giyimini yaygınlaştırdı. Giyim objesi kolajla, ironiyle, fanteziyle, kullanımsal saptırmayla sadece kendisini temsil eder hale geldi, eskiden sahip olduğu sabit sosyal referanslarını yitirdi.

Postmodern toplumla birlikte modernliğin “ihmal ettiği” erkek modası yeniden canlılık kazandı. Homofobinin azalmasıyla birlikte erkek giysileri renklendi, “hafifleşti,” vücut hatlarını belli eden giysiler yaygınlaştı, değişik yaşam tarzlarına yönelik giysiler üretilmeye başlandı, üniseks giyim arttı. Ancak üniseks, postmodern toplumda egemen giyim biçimi olmadı çünkü bu piyasanın derinliğinin azalması anlamına gelirdi. Postmodern toplumda gerekli olan, tüketimsel farklılıkların mümkün olduğunca artırılmasıydı, azaltılması değil. Aynı nedenle postmodern kapitalizm giyimde cinsiyet farkını vurgulamaya, yeni kodlar altında cinsiyetçiliği üretmeye devam etti. Vickie Rutledge Shields ile Kelly S. Mayhew’in belirttikleri gibi (Mediated Identities’in içinde) moda reklamlarının ve kitle iletişim araçlarının yaydığı görüntüler kadınları “ideal” bir vücut biçimi (incelik) edinmek için çaba göstermeye, disipline girmeye teşvik etmekteydi. Postmodernliğin bedenle ilgili ikinci bir saplantısı gençlikti. Cheryl Buckley ile Hilary Fawcett’in belirttikleri gibi 1990’lı yıllar giyimde genç kızlık imajının, girl power’ın öne çıktığı bir dönem olacaktı. Aynı dönemde küresel kapitalizm yeni erotik kadın imajları lanse ederek cinsiyet kutuplaşmasını artıracak bir giyim tarzına yönelecekti.

1960’lı ve 1970’li yıllar muhalif hareketlerin, modernliğin tek boyutlu giyimine, modasına karşı çıktıkları, alternatif giyimler denedikleri bir dönemdi. Hippiler ve punklar modernliğin konformist, homojen giyimine karşı çıkmışlardı. Aynı dönemde feminist hareketler de genel olarak kozmetikten ve alışılagelmiş modadan uzak durarak sade bir giyime yöneldiler. Modanın sunduğu ideal kadın imajları birçok kadının bedeninden rahatsızlık duymasına, endişeye, suçluluk duygusuna, beslenme bozukluklarına neden oluyordu. Öte yandan giysilerin ya üçüncü dünya ülkelerindeki küçük atölyelerde ucuz kadın ve çocuk işgücü tarafından ya da Batı’daki ucuz göçmen işçilerce ağır koşullar altında üretiliyor olması feministlerde giyimin verdiği hazla ilişkili olarak bir suçluluk duygusu yaratıyordu. Angela McRobbie’nin belirttiği gibi (No Sweat’in içinde) 1980 ortalarında feministlerin moda ve giyim konusundaki yaklaşımları esnekleşti.

Bazı feministler giyimden alınan hazzı reddetmenin kendini diğer kadınlardan üstün tutmak anlamına geldiğini, elitizm ve marjinallıkla sonuçlandığını öne sürdüler, ikinci dalga feminizmini püritenlikle eleştirdiler. İşçilerin ve alt orta sınıfın tüketim endeksli bir yaşam sürdüğüne işaret ederek, tek taraflı bir suçluluk duygusunun sakıncalarına değindiler. Diğer bazı feministler ağırlıklı olarak kadın ve çocukların çalıştığı küçük giyim atölyelerinin gözden uzak olduğunu, üretimin tüketimden koparıldığını belirttiler. Çözüm giyimden alınan hazzı yok saymaktan geçmiyordu. İşçileri kötü koşullar altında çalıştıran giyim firmaları kadın ve tüketici gruplarınca protesto edilmeli, küçük atölyelerde sömürülen çocuk ve kadınlarla dayanışma içine girilmeliydi.

Postmodern toplumda hazır giyim geniş bir toplumsal kesimin erişebileceği hale gelmese de giyimdeki eşitsizlik ortadan kalkmadı, marka gücünü korumaya devam etti. Gettolarda yaşamaya mahkûm edilen işsiz, evsiz, yoksul ve göçmenlerden oluşan azımsanmayacak bir nüfus, orta sınıfın düzenli tüketicilerine bahşedilen “giyimsel demokratikleşmenin” dışında kaldı. Hazır giyimin ucuzluğu önemli ölçüde en alttakilerin aşırı sömürülmesine dayanıyor. Onun için üstümüzdeki giysinin Asya ya da Uzakdoğu’daki küçük atölyelerde düşük ücretle günde on dört ya da on beş saat çalıştırılan çocuklarca üretilmiş olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor.

Yaşar Çabuklu