‘Mülksüzler’in Acısı

“Acı çekmek bir yanlış anlamadır,” dedi Shevek, öne eğilmiş, gözleri iri iri ve ışıltılı. Hala zayıftı, iri elleri, sivri kulakları, zayıf eklemleri vardı, ama erkekliğin ilk döneminin mükemmel sağlık ve gücüyle çok güzeldi. Kahverengi saçları, diğerlerininki gibi ince ve düzdü, iyice uzatılmış ve alında bir bantla tutturulmuştu. İçlerinden yalnızca biri, çıkık elmacık kemikli, düz burunlu bir kız saçını farklı uzatmıştı; koyu renk saçını yusyuvarlak bir başlık şeklinde kesmişti. Shevek’i sabit, ciddi bir bakışla izliyordu. Dudakları kızarmış kek yemekten yağ içindeydi, çenesinde de bir kırıntı vardı.

“Acı var,” dedi. Shevek ellerini açarak. “Gerçek. Ona yanlış anlama diyebilirim, ama var olmadığını veya herhangi bir zamanda yok olacağını varsayamam. Acı çekme, yaşamamızın koşulu. Başına geldiği zaman fark ediyorsun. Onun gerçek olduğunu anlıyorsun. Tabii ki, tıpkı toplumsal organizmanın yaptığı gibi, hastalıkları iyileştirmek, açlık ve adaletsizliği önlemek doğru bir şey. Ama hiçbir toplum varolmanın doğasını değiştiremez. Acı çekmeyi önleyemeyiz. Şu acıyı, bu acıyı dindirebiliriz, ama Acı’yı dindiremeyiz. Bir toplum ancak toplumsal acıyı -gereksiz acıyı- dindirebilir. Gerisi kalır. Kök, gerçek olan. Buradaki herkes acıyı öğrenecek; eğer elli yıl yaşarsak, elli yıldır acıyı biliyor olacağız. En sonunda da öleceğiz. Bu doğuşumuzun koşulu. Yaşamdan korkuyorum! Bazen ben- çok korkuyorum. Herhangi bir mutluluk çok basit gibi geliyor. Yine de her şeyin, bu mutluluk arayışının, bu acı korkusunun tümüyle bir yanlış anlama olup olmadığını merak ediyorum… Ondan korkmak veya kaçmak yerine onun… içinden geçilebilse, aşılabilse. Arkasında bir şey var. Acı çeken şey benlik; benliğin ise, yok olduğu bir yer var. Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Ama gerçekliğin, rahatlık ve mutlulukta görmediğim, acıda gördüğüm gerçeğin, acının gerçekliğinin acı olmadığına inanıyorum. Eğer içinden geçebilirsen. Eğer sonuna kadar ona dayanabilirsen.” “Yaşamımızın gerçekliği sevgide, dayanışmada,” dedi uzun boylu, parlak gözlü bir kız. “İnsan yaşamının gerçek durumu sevgidir.

” Bedap başını salladı. “Hayır. Shev haklı,” dedi. “Sevgi, acının içinden geçme yollarından yalnızca biri, bazen yanılıp ıskalayabilir. Acı hiçbir zaman ıskalamaz. Ama bu yüzden ona dayanma açısından pek seçeneğimiz yok. İstesek de, istemesek de katlanmak zorundayız. ”

Kısa saçlı kız şiddetle başını salladı. “Ama katlanmıyoruz! Yüz kişiden biri, bin kişiden biri sonuna kadar gidiyor, ta en sonuna kadar. Geri kalanlar ya mutluluk taklidi yapıyor, ya da duyarsızlaşıyor. Acı çekiyoruz, ama yeterince değil. Bu yüzden de boş yere acı çekiyoruz.”

“Ne yapmamız gerekiyor?” dedi Tirin, “yeterince acı çektiğimizden emin olmak için günde bir saat kafamızı duvarlara mı vuralım?”

Bir başkası, “Bir acı mezhebi oluşturuyorsun,” dedi. “Bir Odocu’nun amacı olumludur, olumsuz değil. Acı çekmek, tehlikeye karşı bedensel bir uyarı dışında, işlevsel değildir. Psikolojik ve toplumsal olarak yalnızca yok edicidir.”

“Odo’yu acıya -kendisinin ve başkalarının acısına- olağan dışı bir duyarlılıktan başka ne harekete geçirdi ki?” diye karşılık verdi Bedap.

“Ama karşılıklı yardım ilkesi tamamiyle acıyı önlemek için tasarlandı! ” Shevek uzun bacaklarını sarkıtmış, yüzü gergin, sessizce masanın üzerinde oturuyordu. “Birinin öldüğünü gördünüz mü hiç?” diye sordu diğerlerine. Birçoğu konutlarda ya da gönüllü hastane görevi sırasında görmüştü. Biri dışında hepsi belli zamanlarda ölülerin gömülmesine yardım etmişlerdi.

“Ben Güneydoğu’da kamptayken bir adam vardı, böyle bir şeyi ilk defa görmüştüm. Hava gemisinin motorunda bir bozukluk vardı, kalkarken çakılıp ateş aldı. Adamı çıkardıklarında tümüyle yanmıştı. İki saat kadar yaşadı. Kurtarılamazdı; o kadar uzun yaşaması için, o iki saat için hiçbir neden yoktu. Sahilden uyuşturucu ilaç getirmelerini bekliyorduk. Birkaç kızla beraber onun yanında kaldık, uçağı yükleyen ekipteydik. Hiç doktor yoktu. Orada kalıp onun yanında olmanın dışında hiçbir şey yapamıyordunuz. Şoka girmişti, ama çoğunlukla kendindeydi. Çok acı çekiyordu, özellikle ellerinden – bedeninin geri kalanının tümüyle yandığını bildiğini sanmıyorum, acının çoğunu ellerinde hissediyordu. Rahatlatmak için ona dokunamıyordunuz, dokunduğunuzda deri ve et elinizde kalıyordu, o da çığlığı basıyordu. Onun için hiçbir şey yapamıyordunuz. Yapılacak hiçbir şey yoktu. Belki orada olduğumuzun farkındaydı, bilmiyorum. Ona yararı olmadı. Onun için hiçbir şey yapamıyordunuz. O anda şunu anladım… Hiç kimse için hiçbir şey yapamayacağımızı… anlıyor musunuz… Birbirimizi kurtaramayız. Kendimizi de.”

“Ne kalıyor geriye o zaman? Soyutlanma ve umutsuzluk mu? Kardeşliği yadsıyorsun, Shevek!” diye haykırdı uzun boylu kız. “Hayır – hayır, yadsımıyorum. Gerçek kardeşlikten ne anladığımı söylemeye çalışıyorum. Gerçek kardeşlik, paylaşılan acıda başlıyor. ”

“O halde nerede bitiyor?”

“Bilmiyorum. Henüz bilmiyorum.”

Ursula K. Le Guin, Mülksüzler

Yorum Bırakınız