Nefret Suçu ve Çingeneler

Nereye gitmeliyim Tanrım?

Ya da ne yapmalı?

Efsane ve şarkıları

Nerede bulmalı?

Ormana gitmiyor,

Hiç nehir görmüyorum,

Orman benim babamdır

Benim esmer yüzlü babam!

Gezgin Çingeneler zamanı çoktan geçti.

Ama ben onları görüyorum,

Aydınlık, güçlü

Ve su gibi temizler.

Ama konuşamaz zavallılar dilleri yok ki

…”

Beni Ayakta Gömün Çingeneler ve Yolculukları, İsabel Fonseca

Sayıları henüz bir kaçı geçmezken bile insanlar, yasaklanan, men edilen hazlarının bedelini yüklemek için kendine benzemeyen öteki bedenlere ihtiyaç duymuştu. İçinde bulunduğu ruhsal cenderenin ve içinde taşıdığı kötülüğün bedelini yükleyebilecekleri sessiz ve çaresiz insanları ötekileştirdi toplum. “Biz” diyebilmenin mecburi yaratısıydı “öteki”. Toplumsal yaşamın kader kılındığı insanın hamurunda, öteleme, ve yadsıma vardı. Kendini ve benliğini inşa etmek için buna mecburdu. Ancak makul bir sınırda durmayı hiç bir zaman istemeyen ve istese de duramayan insan, her daim bir “öteki”ne ihtiyaç duymuş, kendi huzur ve mutluluğunu “öteki”nin varlığına bağlamıştır.

Şeytanı, günahı, suçu ve kötüyü kendi dışında aramak insanın doğasından kaynaklanır. İyiyi kendinden bilen insan, kötülüğü yükleyecek bir keçi arayışındadır. İnsanın kendi sırtından atmak istediği bu yük Şeytan’a ve onun “hizmetkârları”nın sırtına vurulmuştur. Oysa biraz farklı bir okuma, Şeytan’ın kötü olmaktan ziyade, insanın içindeki kötülüğü açığa çıkaran olduğunu ortaya koyacaktır. “Öteki”ne yüklenen olumsuz şeyler, kendi kötülüğüyle yüzleşemeyen günahkârın ruhunu rahatlatır, riyakâr yaşamını hafifletir.

Olumlu atıfları kendine yapmayı alışkanlık edinmiş insanlar/toplumlar, olumsuz atıfları yüklenebilecek günah keçilerini kendilerine benzemeyende aramışlardır. Beyazlar siyahtan “günah keçisi” devşirmeye çalışırken, yerleşikler göçebeleri keçileştirmiş, erkekler de kadınları…

Ve tüm dünyanın üzerinde uzlaştığı yegâne “günah keçisi” Çingene’ler olagelmiştir. Hiç bir konuda bu denli uzlaşma sağlayamayan insanlık, bu konuda söz birliği etmiş, tüm zamanların günah keçisi olarak “toprağın çocukları”nı ilan etmiştir. Yerleşik, ahlakçı kültürlerin mahremiyet algısını “rahatsız” eden bu insanlar, adeta koşulları hiç değişmeyen bir zaman yolculuğuna çıkmış, hangi coğrafyaya gittilerse aynı muameleyi görmüş, toplumların tüm günahlarını yüklenmek durumunda kalmışlardı. Üstelik bunu yaparken hiç isyan etmemiş, kaderlerine karşı gelecek bir davranış içine girmemişlerdir.

Toplumsal yaşam, “öteki”leştirerek küçümsediği Çingenelerin, sırtına vurulan her yükü taşıdığını görünce bununla yetinmemiş, inancın taşındığı söylencelerin içine de Çingene nefretini ilave etmişti. Apokrif anlatı geleneğine sızan “Çingene düşmanlığı”, gündelik yaşamın her alanına sirayet etmiş, her bireye ulaşmış ve etkisi altına almıştır.

Urfa’nın kutsal mekânı Balıklıgöl’deki minik yerel rehberlerden duymuştum, İbrahim’in Nemrut tarafından ateşe atılıp yakılabilmesi için kâhinlerin işaret ettiği iki kardeşin ensest ilişkiye girmesinin şart olduğunu. Kâhin kılığına giren Şeytan, İbrahim’in mancınıkla ateşe atılması konusunda Nemrut’u ikna etmişti; kendi İblisliğini sürdürülebilmesi için de iki kardeşe ve onun soyundan gelenlere ihtiyacı vardı; peygamberini ateşe atıp yakmak isteyen bir toplumun günahını yüklenecek iki kardeşe… Günlerce beklendikten sonra Çin ve Gane adlı iki kardeşin, sevişmek üzere çıkagelmeleriyle başlamıştı her şey.

İnancın tümüyle hâkim olduğu kadim zamanların bu anlatısı, Çingeneleri, toplumsal gelenek ve inançlara aykırı hareket etmekle suçlamaktadır. Başka bir söylencede ise Hıristiyan geleneğinde, İsa’nın gerilen bedenini çarmıha mıhlayan çivilerin imalatçısı olarak Çingeneler yine/yeniden lanetlenmektedir. Böylelikle Çingenelere karşı hissedilen nefret inancın bir parçası gibi algılanıp ibadete dönüşmüştü.

ibrahimin ateşe atılması

Osmanlı dönemine ait Falname adlı eserde, konuyla ilgili bir minyatür, Yakındoğu toplumlarının bilinçdışında bu inancın kaynağını gözler önüne sermektedir. Nemrut’un sarayından, Meleklerin dağların üzerinden izlediği, Şeytan’ın kışkırtmasıyla İbrahim’in mancınıkla ateşe atılma sahnesinin betimlendiği bu minyatürde her şey olağan seyrinde gibidir. Kurulan mancınık düzeneği ve üç kişinin yardımıyla İbrahim ateşe atılmış, Tanrı, elçisinin yanmaması için onu koruma altına almış görünmektedir.

Ancak iki nokta vardır ki, toplumsal bilinçdışının derinliğinde Çingenelere nasıl bakıldığını açığa çıkarmaktadır. Bunlardan birincisi, mancınık düzeneğinin hemen dibinde, yukarıda sözünü ettiğim iki kardeşin, herkesin gözü önünde cereyan eden cinsel ilişkisinin bütün çıplaklığıyla betimlenmiş olmasıdır (yuvarlak içine alınmış sahne). İbrahim’in ateşe atılmasının bütün mesuliyetinin bu iki kardeşe yıkıldığını gösteren bu sahne, o kadar küçük ve gözden uzak bir yere sıkıştırılmış ki, ilk bakışta dikkati çekmiyor. Ancak söylenceye eşlik eden bu tür görsel öğeler, peygamberlerin içinde ayrı bir yere sahip olan İbrahim’in ateşe atılmasının, bütün sorumluluğunun bu iki kardeşe ve bunların soyundan türemiş Çingene halkına verilmesi inancının ve de bu insanlara duyulan nefretin temel nedenini oluşturmaktadır.

Gözden kaçırılmaması gereken ikinci nokta ise, bu miti üreten, dolaşıma sokan ve onu sözel ve görsel olarak tüketen toplumların kafasındaki, kimi ırkçı göstergelerdir. Özenle işlenmiş ve hiç bir detayın atlanmadığı bu minyatürde, üç kişi dışında herkes “beyaz” olarak betimlenmiştir. O kadar ki, İbrahim’in can düşmanı, onu ateşe attıran Nemrut bile “beyaz” resmedilmiştir. Kompozisyonda siyah resmedilen üç kişiden birincisi olayların tezgahlayıcısı Şeytan’dır; diğer figürlere oranla, karga burunlu ve çirkindir. Masalların kötü kahramanı cadılar gibi çizilmiştir.

Minyatürde siyah olan diğer iki kişi ise zina yapmakla görevli iki kardeştir. Ortaçağ’dan bu yana Avrupa felsefesi, siyahlara insanların en “en alt sınıfında” yer vermiştir. Bu minyatürden anlaşılmaktadır ki, Yakındoğu’nun evrensel kadim geleneği de siyahlığı bir “aşağılama” olarak kullanmıştır.

Siyah, Şeytan ve Çingene, bu minyatürün ve mitin dolaşımda bulunduğu toplumun bilinçdışında aynı şeye tekabül etmektedir…

İnsanlık tarihinin en büyük “nefret suçu” binlerce yıldır, bu ve benzeri anlatılar yoluyla Çingenelere karşı işlenmiştir ve halen de devam etmektedir. Nefretin en kolay yayıldığı ve taşındığı kaynakların başında da inançsal anlatıların yer aldığı apokrif metinler ve söylenceler gelmektedir.

Geleneğin yapıtaşları olan bu anlatılar, insanların nefret suçu işlemesini kolaylaştırmakta, içselleştirmekte ve hatta masum göstermektedir.

İsmail Gezgin

Yorum Bırakınız