Ölüm Unutkanlığı

“Hasta olduğun için değil, hayatta olduğun için öleceksin.” Lucius Seneca

I
Bize böylesine yakın olan ölüm üzerinde neredeyse hiç düşünmüyoruz. Ölüm her an herkesin başına gelebilir. Mutlaka gelmek zorunda. Ölüm mutlaka olacaktır ve geçen her saniye bizi ona daha çok yaklaştırmaktadır.

Ölümü yadsımak, yaşamı yadsımanın en güçlü göstergesi. Ölümlü olduğumuzu, öleceğimizi hemen hiç düşünmeyerek kendimizi zihinsel bir deli gömleği içine sokuyoruz. Yaşadığımız, kokladığımız, gördüğümüz, dokunduğumuz her anın bir daha gelmeyeceğini hissettiğimiz anlar o kadar az ki. Yaşamı böylesine özel, böylesine benzersiz kılan şey, her şeyin yalnızca bir kez olması. Bunu algılamak, ölümün bilincine varmakla mümkün olabilir ancak. Ölümün bilincinde olmayan insan, yaşadığının bilincinde de değildir. Her anımız ölüm unutkanlığı içinde geçiyor.

II
Ölüm sürecinin farkında olmak, yaşamın uçup giden güzelliğini algılamak demektir. Bu aynı zamanda, güzelliğin sürekliliğinin farkına varmak demektir; çünkü uçup giden şey, zaman ya da güzellik değil, bireyin kendisidir. Ölümü dışarıda bırakan tüm düşünce ve eylemler, yaşamı mülk edinme çabasına götürür insanı. Pek çok ilişki, bu olanaksızlık, bu yalan, yani yaşamın mülk edinilebileceği düşüncesi üzerine kurulmuştur. “Ebediyen” diye bir sözcüğün varlığı, bunun en iyi örneği. Zamanı iptal ederek ölümü durdurmak, sadece kendi yaşamlarımız konusundaki açgözlülüğümüzün bir belirtisi değildir, aynı zamanda, yeryüzünde ne var ne yoksa hepsini birden sahiplenme çabasına işaret eder. Bizi konuşmaya, sevişmeye, fotoğraf çekmeye, başarılı olmaya, sanat eserleri yaratmaya, özverili olmaya, sadistçe davranmaya, başkalarını sevmeye ya da onlardan nefret etmeye zorlayan bir içgüdü ya da zorunluluk yoktur. Bunları yapıp yapmayacağımız ya da nasıl yapacağımız tamamen bize kalmış bir şeydir. İnsan bunların hiçbirini yapmadan da yaşamın güzelliğinin ve harikuladeliğinin farkına varabileceği gibi, bunların hepsini yaptığı halde o güzelliklerin farkına varmayabilir. “Yaşamın amacı” denilen şeye ilişkin tüm misyonlar, insanın kendinden kaynaklanır. Yaşama ilişkin tüm açıklamalar, bizzat kişinin tanımladığı bir hedef, anlam ve amaç bulma çabasından ibarettir. Yaşamın amacı, ölünceye kadar yaşamaktır. Bu konuda evrensel teoriler kurmaya çalışmak bizi totalitarizme götürür. Bu teorilerin yanlışlığı her seferinde yeniden kanıtlanacaktır.

III
Sanayi devriminden bu yana yaşam anlayışımızın da bütünlüğünü yitirmesi ve yaşam konusunda uzmanlaşmaya gidilmesiyle birlikte, ölümle ilgili her şey bir kenara itilmiş, marjinalleştirilmiştir. Komşularımız, bakkalımız, öğretmenimiz gibi bize yakın insanların ölümlerini paylaşmadığımız gibi, cenaze törenlerinin, gömme törenlerinin, asılmaların, ölülerin yakılmasının bile farkında olmuyoruz. Yıllar yılı hemen her gün görmeye alıştığımız yarı-anonim kişileri (bizi işe götüren otobüs şoförü, her zamanki benzin istasyonunda parayı alan adam, ofisimizdeki asansörcü, postanede pul satan adam vb.) artık görmemeye başladık mı, hemen unutuyoruz. “Gösteri devam etmeli” kuralı, yalnız tiyatro için değil, bizim için de geçerli. Hepimiz gösterinin bir parçası haline geldik. Sahnede olmayan, artık ölmüş demektir; yoktur. Yaşamla ilgilenişimiz, onu sahnede gördüğümüz gibi. Bizim sahnemizde. Bizim tasarladığımız sahnede.

En temel zihni süreçlerimizden biri, ölümü unutma süreci. Özellikle yirminci yüzyıl Batı toplumu (ve onun etkisiyle dünyanın geri kalanı), yaşlanmayı bile unutacak şekilde yönlendiriliyor. İki aşırı ucun, yani gençlerle yaşlıların toplumsal konumları, son yüzyıl içinde köklü biçimde değişmiş durumda. Eskiden, bebeklerle çocukların göz önünde bulunmaması, seslerinin işitilmemesi gerekirdi. Onlar, kendi başlarına birer birey olarak kabul edilmezlerdi. Ancak yetişkin olduklarında birey sayılırlardı. Çocukların “çocuksu” bir tarzda giydirilmeleri bile, yakın geçmişe ait bir gelişmedir. Bunu anlamak için, on dokuzuncu yüzyıl tablolarına bir göz atmak yeterli. Öte yandan yaşlılar, daha önceleri toplumda hayli imtiyazlı bir konuma sahiptiler. Onlar bilgili, güçlü, bilge kişilerdi. Yaşlarından gurur duyarlardı. Şimdi durum bunun tam tersi. Göz önünde bulunmaması ve işitilmemesi gerekenler, yaşlılar artık. Çocuklar ise kutsal bireyler haline dönüştü Çocukları korumak, onların haklarını genişletmek için yasalar çıkarılıyor. Yaşlılar için böyle yasalar yok.

Teknoloji, edebiyat, psikolojik araştırmalar ve yasal uygulamalar alanındaki bir dizi gelişme sonucu çocuğun rolü öylesine parlak bir ramp ışığına çıkarıldı ki, çocuk birçok bakımdan türümüzün en önemli kişisi haline geldi. Yaşlılar çeşitli yerlere kapatılırken, bebekler şimdi hemen her yere birlikte götürülüyorlar. Toplumun ve insan türünün çocuklara gösterdiği anlayış, katılma ve iletişim ruhu yaşlılar için söz konusu değil; onlara katlanılması gereken birer yük olarak bakılıyor giderek. Giyim örneğine dönecek olursak, şimdi çocuklar için özel giysiler ve modalar olduğu halde, yaşlılar için artık özel bir giyim tarzı yok. Geçen yüzyıldaki kendine özgü giyim tarzlarından yoksun bırakılmış oldukları gibi, şimdi genç görünmeye, gençler gibi giyinmeye özendiriliyorlar. Yaşlanma, yaşlılık ve ölüm marjinalleştiriliyor, bertaraf ediliyor.

IV
Ölümü unutma sürecinde hareket serbestimizi yitiriyoruz. Hep yaşayacakmışız gibi yaşayarak miskinleşiyor, yaşama aktif biçimde katılmayı beceremiyoruz. Eyleme geçmeyi keşfetmeyi, soru sormayı ve araştırmayı beceremiyoruz. Cesur olmayı beceremiyoruz. Ölümü unutmakla, kendi yarattığımız monoton, standartlaştırılmış varoluşun parçası haline geliyoruz. Bu monotonluk bir kez yaşam tarzı haline gelince, sadece onu korumaya çalışmakla kalmıyor, bu tarzı değiştirmeye kalkışmasınlar diye bireyleri köstekliyoruz. Vagonun raydan çıkmaması gerek. Görünürde hiç değişmeyen bir varoluş biçimine ayak uydurmak bize bir güvence duygusu veriyor. Nevrotik denilen insanın güvenlik ihtiyacıyla bu durum arasında büyük benzerlik var: Böyle bir “hastanın” anksiyete duymaması için her şeyin yerli yerinde olması gerekir. Bir tür olarak biz de aynı şekilde ölümü unutarak kaygı ve korkularımızdan kurtulmaya çabalıyoruz.

Ölüm insan için en büyük bilinmeyen olmuştur. Aynı zamanda en büyük korku kaynağı. Bilinmeyenin korkusunu azaltmanın en temel yollarından biri, ölümden sonraki yaşamı tartışan, açıklayan ve vaat eden din olmuştur. Bilinen şeyden korkulmaz. Cehennem ve ceza kavramlarını içeren dinlerde bile, insan kendisini cennet bahçelerine götürecek eylemler sayesinde ölüm korkularını bertaraf edebilir. Toplumun laikleşmesi ve bunu izleyen ateizm de ölüm unutkanlığını güçlendirmiştir. Bilinmeyeni bilinir kılmakla, korkuyu azaltırız. Birçokları için mükemmel yaşam, her şeyin önceden kestirilebildiği İsveç misali mantıklı düzenli bir toplumdur. Bilimin kesin arayışı da işte tam bu amaca, önceden kestirme ve bilme amacına yöneliktir. Günlük yaşantılarımızı denetlemek suretiyle cennetsi ya da sağlıklı bir gelecek toplum tarafından “garantiye” alınır. Ölüm unutkanlığı bizi rahat ve güvenli bir ruh haline götürür. Günlük eğlenceler, zevkler ve sorunlarla kendimizi meşgul etmemiz yeterli. Sorunlar her zaman birbirini kovalayacağı için, hiçbir sorun birey üzerinde varoluşsal bir etki yapacak kadar derin de olamaz. Ölüm unutkanlığı insanı varoluşa ilişkin hiçbir korku duymama gibi bir ruh haline yöneltir.

V
Hazreti Adem elmayı ısırınca, cennetteki mutlu ve güvenli yerini yitiriverdi. Ayrıca, ölüm korkusu taşıyan bir ölümlüye dönüştü. Halbuki insanları sonunda özgür kılan şey ölümün varlığıdır; ölümün herhangi bir anda gelebileceği bilincidir. Hiç kimse ölüme hükmedemez, ölümü önceden bilemez ve denetleyemez. Doğum kontrolü var. Ama ölüm kontrolü yok.

Özgürlüğü herkes över ve yüceltir. Ancak, özgür olmanın ne denli zor olduğundan ya da ne kadar az kişinin -özellikle de kendilerini özgür sayanlar içinde- özgür olduğundan bahseden pek az kişi vardır. Özgürlük, son tahlilde, korkuyla birlikte yaşama yeteneği, korkuyu göğüsleme, korkuyla yüz yüze gelme cesaretidir. Bize korkudan arınmış bir toplum ve yaşam güvencesi verenler, aynı zamanda öz- gürlüğümüzü elimizden alıyorlar. Korkudan arınma karşılığında özgürlüğümüzü takas ettiklerimiz, yeni korku kaynakları haline gelirler.

Güvenlik ve kölelik nasıl el ele giderse, korku ve özgürlük de öyledir. Korku, insan yaradılışının bir parçasıdır. Bizi uyutmalarına, uyuşturmalarına ve aldatmalarına izin versek bile, korkunun kökü kazınamaz. Korkmayan insan, yüzü kızarmayan bir insan gibidir. Yüzü kızarmayan insanın etik duygusu yok demektir. Korkmayan insanın temel bir yaşam ve ölüm duygusu yoktur. Ölümü unutmak, korkuyu unutmaya yönelik boşuna bir çabadır. Đnsanın ölümlü olduğu gerçeğinin toptan yadsınması anlamına gelir.

VI
Yaşamın karşıtı ölüm değildir. Ölümün karşıtı doğumdur. Doğum ve ölüm, yaşam diye adlandırdığımız sürecin birer parçasıdır. Ölüm de doğum kadar bir parçasıdır yaşamın. “Hayat işte,” deriz birisi öldüğünde. “Haydi hayata,” deriz bir doğum olduğunda. Doğumu ya da ölümü yadsımak, yaşamı yadsımakla aynı şeydir. Ölümü yadsımakla, ölüme karşı isyan etmekle, ölümsüzlük peşinde koşmakla, yaşamı yadsımış oluruz. Dolayısıyla, örneğin Freud’un dediği gibi insanda iki içgüdü olduğunu, bunlardan birinin yaşama, ötekinin de ölme içgüdüsü olduğunu söylemek, saçmalıktır. Yaşamı açıklamak için böyle bir Manihaizm’e ihtiyacımız yok. Yaşam ve ölüm, iyilik ve kötülük güçlerinin varlığım açıklamaya çalışırken böyle bir ikiliğe başvurmak gereksiz. Ölüm de doğum da yaşamın kapsamı içindedir. Böyle bir ikiliği yaratan yalnızca bizim algılayışımız, yalnızca bizim korkumuzdur.

Yaşamın ölüme karşı savaşı diye bir şey yoktur. Yaşam, doğum ve ölümdür. Böyle bir savaş olmuş olsaydı, herhalde pek başarılı olmuş sayılamazdık. Ne var ki şairler, doktorlar, politikacılar ve ulema hep bunun üzerine konuşur dururlar. Hepimiz ölümden korkarız ve Florida’da Ponce de Leon’un gençlik pınarını bulursak belki galip gelebileceğimiz bir savaş olarak görürüz ölümü. Tür olarak en totaliter eylemimiz, ölümü unutmaktır. Sonsuza dek yaşayacakmışız gibi davrandığımızdan, her birimizin içinde var olan doğum ve ölüm sürecine ilişkin açık seçik bir bilince sahip olmadığımızdan/gösterinin sonsuza dek süreceğini düşündüğümüzden, özgür olmayı beceremiyoruz. Özgürlük uğruna girişilen her türlü çabayı, derhal bir ölüm duygusu izler. Özgürlük, istediğimiz herhangi bir şeyi, her şeyi düşlemek ve yapmak demektir: Sorulmamış soruları sormak, yapılmamışı yapmaya cüret etmek, bilinmeyenin peşinde koşmaktır. Tehlikeli bir serüvendir bu. Tehlikenin en ucunda ölüm vardır. Özgürlük aynı zamanda, korkuyla birlikte yaşamak, korkmak ama yine de yoluna devam etmek demektir. İnsan korkuya yenildiği zaman, eyleme geçmekten ve hayallerinin peşinde koşmaktan korktuğu zaman, özgürlüğünü yitirir. Korkmak normaldir. Ama korkuya teslim olmak, düşünmekten ve soru sormaktan vazgeçmek zorunda değiliz. Ölümü ya da tehlikeyi hatırlamak, özgürlüğümüzü hatırlamak demektir. Bu özgürlüğü kullandığımızı, özgür olma işiyle uğraştığımızı bilmek demektir. Bunun dışındaki her türlü duygu, sahte bir güven duygusudur.

Yirminci yüzyılın moda yaşam güvencesi, otomobillerdeki emniyet kemerlerinde, sigara içmemekte, kolesterolsüz yemeklerde ve genel olarak “sağlıklı yaşam” anlayışında kendini gösteriyor. Ölümü yadsımanın, ölümsüzlüğe öykünmenin en acizane arayışları türümüzün yok olup olmama ikilemiyle aynı anda gündeme geliyor. Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak hayata körleşiyoruz.

Gündüz Vassaf

Kaynak: Cehenneme Övgü

Yorum Bırakınız