On Bin Yıl Sonra

On bin yıl sonra ne olur? Mülkiyetin bütün biçimleriyle birlikte, devlet ve aile başta olmak üzere, tüm örgütler kalkar. İnsanın insanı yönetmesi, sömürmesi, baskı altına alması kalkınca; zorunlu çalışma ortadan kalkınca, özgürlük ideali de ortadan kalkar. Sınıflı toplum, tüm yönleriyle, onu ayakta tutan irili ufaklı yasaları, kuralları, alışkanlıklarıyla birlikte ortadan kalkınca, özgürlüğün bir değeri kalır mı? Yeryüzünde, tüm dillerin özümlenmesi esasına dayanan tek bir dil konuşulur. Kadın erkek ayrımı ve adlandırması ortadan kalkar. Üreme ihtiyacının yerini sevişme ihtiyacı alır. Karşıt cinsler arasındaki cinsellik, insanla insan arasındaki cinselliğin geçmişten kalan, arkaik bir parçası haline gelir. Dölleme, döllenme ve doğurma olgusu ortadan kalkar. Dinler ve insan merkezci ideolojiler başta olmak üzere, tarihten ve sınıflı toplumdan kaynaklanan tüm görüşler, ortadan kalkar. Bencillik, altın çağını yitirir.

Tek bir dünya sistemi ve ekonomisi ortaya çıkar. Üretim insandan makinalara ve biyonik insana geçer. Ticaretin yerini dağıtım alır. Değer yasası ve kavramı ortadan kalkar. İnsana dayanan bütün meslekler ortadan kalkar. Enerji kaynakları değişir. Kara yoluyla yapılan ulaşımlar ortadan kalkar; yani yollar gökyüzüne kayar. Okyanuslar üzerinde, milyonlarca insanın yaşadığı, hareketli, dev yapay adalar kurulur, deniz suyu yaygın bir şekilde kullanılır.

İnsanın fizyollojik yapısı değişir; narsist homosapiens yaratık tarihe karışır; ömür uzar. Ölüm ve yaşam kavramları değişir. Ölüm, tercihe bağlı bir sorun haline gelebilir. Ölen kolayca dirilebilir. “Ben bu yıl, üç ay ölü kalmak istiyorum,” diyen insan, üç ayını ölü geçirip, ondan sonra yaşama dönebilir. “Ben artık dirilmek istemiyorum,” diyenler, “Dirilmek İstemeyenler Pantheonu”na konulabilirler. Hayvanlarla insanlar, aynı haklara sahip olurlar.

İnsan, ışık hızına yaklaşan bir hızla uzayda gezinmeye başlar; gezegenlerin önemli bir bölümüne ve uzayda kurduğu dev uydulara yerleşir; mensubu bulunduğu galaksiyi biyonik insanlar aracılığıyla derinlemesine keşfetme çabasını çok daha ciddi bir hale getirir. Ay milyonlarca insanın yaşadığı bir uydu olarak ortaya çıkar. Uzay teknolojisi, yerleşilen gezegenlerin kaynaklarıyla daha bir güçlenir ve bu, genel insanlık teknolojisini etkiler.

İnsan, nükleer savaşlara girse, kendini yoketmeye ciddi bir şekilde yönelse bile, yokedemeyecektir. İnsan türü, çok büyük bir kozmik felaket gerçekleşmediği müddetçe, uzayda varlığını sürdürecektir. Bununla birlikte hiçbir şey sonsuz ve ölümsüz değildir. Kalıcılık, en büyük yıkıcının, yani zamanın ruhuna ters bir kavramdır. Zerrecikteki kıyamet ile uzaydaki kıyametin özü aynıdır. Korkunç bir parçalanma, birleşme ve değişim. Maddenin hali, mevcut felsefenin kavrayamayacağı bir cinnet halidir.

Yıkıcılığımızı sorgulamak zorundayız. Devlet, sistemin bir parçasıdır; bekçisidir onun. Devlete karşıyız, ama sisteme karşı değiliz. Sistem, “devletimi ortadan kaldırabilirsin, ama bunu yerine bir devlet kur,” diyor. Kabul ediyoruz. Devleti ortadan kaldırıyor, onun yerine, biçim olarak ona benzeyen bir devlet kuruyoruz. Sistem, “Şu an, halkı yönetenleri alaşağı etmek, şefliği ortadan kaldırmak istiyorsun; tamam, gel alaşağı et; ama halkı sen yönet, kendi şefliğini kur, şefine itaat et,” diyor; Kabul ediyoruz. Halkı yönetenleri alaşağı ediyor ve halk adına halkı biz yönetiyoruz, kendi şeflik sistemimiz ve şefimizle. Sistem, “Mülkiyetin kişisel biçimini ( özel mülkiyeti) ortadan kaldırmak istiyorsun; tamam, kaldır; ama onu yerine mülkiyetin başka bir biçimini, devlet mülkiyetini geçir,” diyor; Kabul ediyor ve devlet mülkiyetini tesis ediyoruz. Sistem, komünistleri devlet mülkiyetine, anarşistleri ise küçük mülkiyete mahkum ederek, ayakta kalmayı başarıyor, ruhunu kurtarıyor.

Küresel eylemler çağındayız. Yıkıcılar, devrimin hangi türünü tercih edecekler? Sistem içinde kalanını mı, yoksa, sisteme karşı olanını mı? 21. Yüz yılın temel sorusu budur. Yaşadığımız çağa, önümüzdeki on bin yılın ötesinden bakarak, soru sormanın bir yolunu bulmalıyız. İdeolojilerin din, yıkıcıların ise mümin haline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Cesur, sapkın, ama derin sorular sormanın zamanıdır. Hepimiz yokolup gideceğiz. Giderken arkamızda devrim tapınakları ve şef heykelleri bırakmak zorunda mıyız? Tarihe mal olmuş bütün devrimlerin faziletlerini kuşanarak, insanı saran mevcut ateşin ruhuyla, on bin yıl ötesinin ruhuyla, sisteme karşı yürümenin bir yolunu bulmalıyız. Bu bir kafanın işi olamaz. Bu, işe kendi heykelini kırarak başlayan, tartışan, bilginin ve keşfetmenin ışıltısıyla yaşamı dönüştürmeye çalışan, kafaların işidir.

Çalışan kitlelere ve halkçı belediyelere doğru bir eğilim, bir çaba var; bu, sağlık belirtisidir. Taşı biçimlendiren çekice, kendi kökünün üzerinde yükselen ota, bebek merakına; kim yaparsa yapsın, yapılan her iyi işe, her içtenlikli gülüşe doğru bir açılım, yenilenmeyi beraberinde getirecektir. Yaşamı, günahı ve sevabıyla kucaklamadan, kitleleri kucaklamadan, kitleleşmeden değişmek, yenilenmek zor.

Muzaffer Oruçoğlu

Yorum Yapın