Özgürlük ve Aşk Uğruna

Antik Atina’da Manidar Bir Özgürlük Mücadelesi

Cinselliğin Tarihi adlı çalışmasında M. Foucault, “İktidarla cinsellik arasında, yalnızca olumsuz kipte bir bağıntı kurulur: İtme, dışlama, ret, engelleme ya da gizleme ve maskeleme. İktidarın cinsellik ve hazları üzerinde onlara ‘hayır’ demekten başka hiç bir kudreti yoktur; yol açtığı bir şey varsa bu da yokluklar ya da boşluklardır; öğeleri düşürür, kopukluklar yaratır; bitişik olanı ayırır; sınırlar koyar. Etkileri genel bir sınırlama ve eksiklik biçimine bürünür” demektedir. Hak vermemek mümkün değildir. İktidarın özünde, cinsellik üzerine kendi yasasını dikte ettirmek yatar. İktidar cinselliğin toplumun kuruluşundaki en zaruri konu olduğuna inanır; ona egemen olunmadan toplum da iktidar da olunmaz. Normatif göstergelerin etrafında toplumsal dokunun yeniden yeniden inşa edilmesi iktidarın cinsellik üzerindeki egemenliğiyle ilişkilidir. İktidar, sahip olduğu kudretini bu konudaki düzenlemeler ve yasaklamalardan alır. Çünkü cinsellik cennetten kovdurandır.

Yaklaşma! Dokunma! Haz alma! Sevişme! İşte uygarlığın esareti…

Özgürlük doğa demektir ve insan doğadan hoşlanmaz. “Bildiğini Bilen İnsan”ın doğa deyince aklı başından gider. Çünkü bilmek doğanın anlamını bilmektir, kendisine dair en önemli bilgiye vakıf olmak ve bunun farkındalığıdır. İnsan kendi doğasının ölümle neticelendiğini bilendir; ölümlü ve ölümlüğünün farkında olan insanın yaşamı doğayla mücadele şeklinde zuhur etmiştir. Uygarlık, doğaya karşı insanın verdiği kültür mücadelesidir; doğadan özgürleşmek isteyen insanın kültüre hapsolması.

İnsan, ölümlü bedenini doğanın acımasız vampirliğinden kurtarıp ölümsüzlüğe kavuşmak isterken doluya tutulandır. Kendi kıllı doğasından iğrenmekte, ona doğasını hatırlatacak her şeyden kurtulmak için acımasızca bedenini hırpalamakta, cendereye alıp yasalarla kıvrandırmaktadır. Bu yüzden giyinmek ona iyi gelmiştir. Kıllı doğal cildini kıyafetler içine hapsetmiş, her hareketinde bedeninin salgıladığı hayvani kokuyu duymamak için kendisini çiçeklerin esansına emanet etmişti. Kendisi gibi kokmak istemeyen doğadaki tek canlı insandır. O hayvani özünü reddetmiş, onu doğanın bir parçası olmaktan kurtarmayı vadeden kültüre sarılmıştır…

Cinsellik ambivalen bir bilme durumuydu insan için. Bir yandan genlerini geleceğe taşıyan göbek bağıyken diğer yandan cennetten kovulmanın nedeniydi. Ölümsüzlüğün önündeki tek engel doğumdu. İnsan biliyordu ki doğduğu sürece ölecekti. Cinsellik ölümsüz cennetten ölümlü dünyaya bir sürgün aracıydı. Bu yüzden kontrol altına alınması, baskılanması gereken en önemli değişkendi. Başlangıçtan itibaren kafasını meşgul eden bu doğal edime göre kendi yaşamını şekillendirdi insan. Özgürlüğün terk edilip uygarlığın bedenleri esaret altına aldığı toplumsal yaşamın müsebbibi de cinsellikti. Toplumsal olabilmenin, bir arada yaşayabilmenin yegâne koşulu kendisini doğaya doğrudan bağlayan bu eylemi kontrollü yaşayabilmekti. Bu amaçla insan, mahremiyetin söz konusu olmadığı mağaraların komünal yaşamını terk edip bedenlerin arasında sınırları oluşturmak için duvarlar koydu, evler inşa etti. Günlük yaşamını ve türünün hayatını sınırları olan bir dünyaya taşıdı. Bedeni kendi doğasında devinmeye bırakmayacak mekânsal düzenlemeler yaptı. Özgürlük ve güvenlik aynı anda mümkün değildi. Varlığını geleceğe taşımak isteyen insan uygarlığa yazgılıydı. Bundan böyle onun yasaları hakim olacak, nasıl devineceğine o karar verecekti. Artık beden ve onun doğal bağı olan cinsellik istediği yoldan yürüyemezdi; uygarlığın onun için yaptığı kaldırımlar, yollar onun yalnızca gidiş yapabildiği istikametleri belirtiyordu. Bu yoldan dönüş yoktu.

Uygarlık doğası gereği erildir ve daima eril olanın hizmetinde olmuştur. Eril uygarlığın fallik iktidarlarının cinsiyet üzerinde baskılama alanı tarih boyunca dişil olanın bedeni olagelmiştir. Bu yüzden kadınlar bu iktidarî mücadelede her zaman daha fazla yaralanmışlardır. Dişil olanın duvarlar arasına mahkûm edilip mahrem ilan edilmesinin bile yeterli görünmediği kamusal alandan ve dolayısıyla erilin yaşamından tümüyle çekilmesini sağlamak için lanetlendiği binlerce yıllık bir tarihsel geçmiş yaşanmıştır. Özellikle Batı medeniyetinin öncülü olarak kabul edilen Antik Yunan kültürü bu konudaki en katı uygulamaları gündeme getirmiştir. Eril bedeni ve aklı yücelten Yunan kültürü, erkeğin kadın bedeninden uzak durmasını salık veren bir geleneğin oluşmasını sağlamıştı. Erkek aklını kirletmesin diye karşı cinsten uzaklaşmaya başlamıştı. Bu uzaklaşma özellikle de yasal eşlere karşı uygulanıyor, erkek haz nesnesini bu kadınların dışında kalanlar arasından buluyordu.


tyranolduranlerUygarlık insanın özgürlüğünü elinden alan ve içinde felsefenin gizlendiği bir Troia Atı’dır. Batı düşüncesinin temelini oluşturan felsefi hareketlerin ortaya çıkmasından itibaren uygarlığın kendisini üzerine inşa ettiği cinselliğin iktidarla ilişkisinde bedeli ödeyenler de belli olmuştur. Bu ilişkinin hep “öteki”si olmaya mahkûm kadın bedeni ve cinselliği, eril “yüce” aklın karşısında konumlanan doğa ve onun karanlık güçleriyle bir tutulmuştu. Kadının bereketli ama gizemli doğası ve bu bedenin doğayla çarpıcı benzerliği bu bütünleşmede eril akla mihmandarlık etmişti. Özellikle toprakla (khtonik), günah ve gizemle ilişkilendirilen dişil öğeler, inancın da önemli bir karakteri haline gelmişti. Sonuçta aklın karşısında konumlanan bu karanlık güçlerin öldürülmesi, yok edilmesi bir ibadet halini almıştı. Bu nedenledir ki, tüm kültürlerin canavarlarını öldüren kahramanları anlatan mitler bu toplumsal yapının temellerinin inşa edilmesinde önemli bir rol oynamıştı. Yaşam; iyi, doğru, sınırları belirli ve tanımlanabilir olanlar ile tanımlanamayan, sınırları net çizilemeyen, düzensiz şeylerin bir karışımı olarak kabul edilmişti. Bu karşıtlıklar dünyasında olumlu atıfların hep erile yapılması, dişile olumsuzların düşmesi her şeyi daha iyi açıklamaktadır. Bu sosyal bilginin tüm Antik Yunan düşüncesini ve dolayısıyla sosyal yaşamı belirlediğini, en azından etkilediğini görmek mümkündür. Hatta bu etki öylesine büyük olmuştur ki, çocuğun doğumu konusunda bile babanın rolünün anneye oranla çok daha büyük olduğunu belirten çok sayıda yazılı belge bulunmaktadır. Örneğin, Aiskhylos’un Eumenides adlı tragedyasında, çocuğu doğuranın kadın olmasına karşın, bütün sorumluluğun tohumu eken erkeğin üzerinde olduğu, kadının ise erkeğin verdiği bu tohumu emaneten, belirli bir süreliğine koruduğu aktarılır.

Bu toplumsal göstergeler, düşünce dünyasında da kendini göstermiş, başta Platon olmak üzere felsefe dünyası, eril aklın idealar dünyasına ulaşabilmesinin önündeki en büyük engelin ölümlü beden olduğundan dem vurmuşlardır. Çünkü onlara göre, beden aklın içine tıkıldığı bir kodesti. Yunan felsefesindeki bu nifak tohumları sonraki düşünce dünyasını da derinden etkilemiş, aklın eril güçle birleştirilmesinde büyük pay sahibi olmuştur. Erkeğin aklı ve kadının bedeni karşı saflarda yer tutmuştur. Bu nedenle de, sonradan Hıristiyanlığı da etkileyecek kadın bedenine karşı temkinli tutum hızla yayılmıştır. Kadın bedeni erkeğin kendini sakınması, uzak tutması gereken bir günah mahalli olarak ilan edilmişti. Dil yoluyla oluşan toplumsal düzen bunun üzerinde dolayımlanmış, kadın bedeni hakikaten de eril aklın uzağına, evlerin duvarlarının arasına ötelenmişti. Evlilik üremek için erkeklerin mecburen katıldıkları bir kurum olmuştu. Bu ilişkide hazlar değil, erkeğin kendi genlerini geleceğe taşıyacak bir çocuk üretimi merkeze oturtulmuştu. Yunanca kadın manasında kullanılan gyne kelimesinin bebek taşıyan anlamına gelmesi zaten her şeyi tüm açıklığıyla ortaya sermektedir. Erkeğin ektiği tohumları muhafaza ederek çocuğa dönüştürmekle mükellef kadın evliliğin özünü oluşturuyordu. Oğluna öğütler verdiği kitabı İşler ve Günler’de Hesiodos, kadının parayla satın alınmasının çok hayırlı olduğunu, böylelikle gerektiğinde öküzün ardından gidebileceğini söyleyerek, kadının evlilikteki yerini ve dönemin bakış açısını belirtmiştir. Aşk kavramı gündeme geldiğinde, Antik Yunan, Klasik dünyada örneği bulunmayan bir kültür olarak kabul edilmelidir. Şu özdeyiş sanırım konunun özetlenmesi için önemlidir: “Haz için hafif meşrep kadınlara, günlük bakımımız için metreslere, yasal bir soyumuz ve yuvamızın sadık bekçisi olması için de karılara sahip olmak gerekir.”

Bu toplumsal geleneksel ve akılsal yargılar erkeği kadından (ama özellikle de kendi yasal eşinden) uzaklaştırmaya yetmişti. Ünlü Atinalı yasa koyucu Solon’un hazırladığı yasaya koyduğu şu madde olayın boyutlarının nereye dek ulaştığını göstermesi açısından önemlidir. Buna göre, her yurttaş (erkek) yasal eşleri ile ayda en az üç kez cinsel münasebet kurmak zorundaydı. Anlaşılan o ki, erkekler yasal eşlerinden bir hayli uzaklaşmış, çocuk imalatı sekteye uğramıştı…

Bu kültürel doku en azından Antik Yunan halkında ilginç, bugün bile tanımı güç bir geleneğin ortaya çıkmasına yol açmıştı. Yunan eril kültürünün fallik karakterleri kadınlardan uzaklaşmış, hemcinslerine yönelmeye başlamıştı. Özellikle yurttaşlık hakkına sahip sınıfa sağlanmış bir ayrıcalık ve adeta bir sorumluluk olarak çocuk denilebilecek yaştaki gençlerin erkeklik eğitimleriyle ilgilenmeleri “zorunluluğu” ortaya çıkmıştı. Bu sınıfın fallik eril karakterleri, erkek çocukları anneyle geçirdiği ilk çocukluk evresinden sonra, anneden kapmış olabileceği efemine özelliklerden arındırabilmek amacıyla aklın dünyasına transfer ediyorlardı. Okula başlayan erkek çocuklar arasından “vatana millete yaraşır yurttaşlar” olarak yetiştirmek amacıyla kendilerine bir sevgili/çırak (Eromenos) bulmak, bu sınıfın erkeklerinin sorumluluğu idi. Eromenos ve Erastes (genç oğlan, olgun erkek) ilişkisi olarak literatüre girmiş bu ilişki sınıfsal bir alışkanlık oluştururken tüm toplum tarafından da kabul görmüştü. Eromenos ve Erastes arasındaki bu ilişkide her türlü paylaşım ve tecrübe aktarımı söz konusu idi. Ve erkekliğin en fazla aktarıldığı yöntem ise cinsel ilişki idi. Genç Eromenos’un erkekliğe adım atacağı yaşa kadar devam eden ilişki, bedeninin tüylenmeye başlaması ile son buluyordu. Burada iktidar Erastes’in elinde bulunuyordu; haz almak onun ayrıcalıkları arasındaydı. Oysaki Eromenos’a düşen yine iffetli olmaktı…

Demokrasi’yi Alevlendiren Aşk

Kültürün insan bedenini tutuklamak için seçtiği oyun alanı olan cinselliğin birçok noktada özgürlük mücadelesine öncülük etmesi ilginçtir. Özellikle yakın tarihteki 68 kuşağı direnişleri, Modernizmi en güçlü olduğu yerden, insan bedeninden vurmayı başarmış, doğruları altüst etmişti. Kültürün sınırlandırdığı bedenleri uyandıran bu hareket, gücünü cinsellikten almıştı. Batı’nın özgürlük olarak algıladığı ve üzerinde uzlaşılan Demokrasi’nin de böyle bir ilişkinin neticesinde ortaya çıkması ilginçtir. Antik Atina’da doğmuş olan Demokrasi, bir aşk mücadelesinin, özgürlük arzusuna kapılmış halk hareketine dönüşmesi neticesinde ortaya çıkmıştır.

“Oğlan kültü”ne giderek artan bu ilgi haliyle iktidarla da alakalanmakta gecikmemiştir. Kültürün yüklediği büyük anlam Erastes ve Eromenos ilişkisinde önemli tartışmalar, kıskançlıklar ve hatta suikastlara yol açmıştı. İktidarın Eromenosla ilişkisinin en çarpıcı örneği, tarihe Tyran Öldürenler olarak da geçmiş olan olaydır. Thukydides’in aktardığı bu olay, tarihin seyrini değiştiren bir dönüm noktası olmuş bir halkın özgürlüğü ile sonuçlanmıştı. Antik Yunanistan’ın tarihindeki en iyi yöneticilerinden olan Tyran Peisistratos uzun hükümdarlığının (MÖ 561-527) ardından ölünce yerine iki oğlu Hippias ile Hipparkhos geçmişlerdi. Ancak babalarının aksine bu iki kardeş Atina’nın yönetiminde başarılı olamamış, halkın nefretini kazanmışlardı. Nitekim Atinalılar buldukları ilk fırsatta, bir halk ayaklanması ile bu iki kardeşi alaşağı etmiş; Hipparkhos ölmüş, Hippias ise kaçmayı başarmıştı. Thukydides’in ifadesine göre, bu halk hareketinin altında Platonik bir aşk hikâyesi bulunmaktaydı.

Harmodius_and_Aristogeiton_group,_casting_in_Pushkin_museum_01_by_shakkoOlayın kahramanlarından birisi olan Harmodios’un genç ve güzel olduğu zamanlarda, bir Atina yurttaşı olan Aristogeiton, onu âşığı olarak sahiplenmişti. Ancak, Harmodios’un güzelliği o denli ünlenmişti ki, Tyran olarak tahtta bulunan Hipparkhos bile bu güzellikten etkilenmiş, ondan yararlanmak istemişti. Sahip olduğu iktidarın gücüne güvenen Hipparkhos, aşk ve sevişme isteğini Harmodios’a ilettiğinde, yüreğinde Aristogeiton’un aşkını taşıyan güzel delikanlı hiç tereddüt etmeden, kendisinden beklendiği gibi onurlu davranarak bu teklifi reddetmişti. Sahip olduğu fallik iktidar nedeniyle erkeklik gururu incinen Hipparkhos, bunun intikamını almak ve onu aşağılamak üzere yemin etmişti. Tyran, Harmodios’un bakire olan kız kardeşini Tanrıça Athena için yapılan törende, çok onurlu bir görev olan sunu sepeti (kanephoroi) taşıması için tören alayına dahil etmiş fakat sonra onu tören sırasında herkesin içinde bakire olmadığı gerekçesi ile aşağılamış ve kovmuştu. Bu gerçekten de bir genç kız için büyük bir aşağılama idi. Hem dinsel olarak günahtı ve hem de toplumsal olarak ahlaki bir lekeydi. Harmodios kız kardeşine yapılanların kendisi yüzünden olduğunu bildiği için buna çok içerlemiş ve olanları hiç adaletli bulmamıştı. Aristogeiton da sevgilisinin ailesine yapılan ve onu oldukça üzen bu davranıştan dolayı öfkeye kapılmıştı. Üstelik Tyranın, gücünü kullanarak sevgilisini alıkoymasından korkuyordu. Öte yandan tyranların tutarsız ve kişisel menfaate dayalı yönetimi de halkı çoktandır bezdirmiş, sabırları taşırmıştı.

Aristogeiton Harmodios’la bir plan yaptı; intikam alınacaktı. Bunun için tyranlara en fazla yaklaşabilecekleri günü beklemeleri gerekiyordu. MÖ 514 yılında Athena onuruna yapılan Panatheneia Şenlikleri’ni beklemeye karar verdiler. Herkesin katılımına açık olan bu bayram süresinde tyranlar halkın içinde olmak zorundaydılar. İsyancılar güvendikleri birkaç kişiyi daha suikaste dahil etmişlerdi. Ancak bu adamlardan birisi olan ve aynı zamanda bayramı organize etmekle görevli Koerameikos’un Tyran Hippias ile konuştuğunu görünce, gammazlandıklarını anlayarak hemen o anda harekete geçtiler. Ellerinde bıçaklarla koşan Harmodios ve Aristogeiton, Hipparkhos’la karşılaşınca hiç tereddüt etmeden onu öldürene kadar hançerlediler. Aristogeiton, üzerine gelen muhafızlardan kaçmayı başardıysa da kısa süre sonra yakalanmış ve cezalandırılmıştı. Oysa Harmodios oracıkta askerler tarafından öldürülmüştü. Bu olay siyasi tarihin belki de en önemli suikastıdır, Öyle ki bu sayede Atina demokrasiye geçmiştir.

Thukydides, Atinalıların Harmodios’un bir Eromenos oluşundan dolayı bu hikâyeden rahatsız olduklarını ifade etse de, orijinali bronz olan ve MÖ 470 civarında yapılan iki kahramanın heykeli, onların birer özgürlük kahramanı olarak algılandığının kanıtıdır.

İsmail Gezgin

Yorum Bırakınız