Sabahattin Ali, Antikalıklar, Gündelikler

Sabahattin Ali, edebiyatımızın en kalender isimlerinden, yazar birçok romanıyla şiiriyle yaşamımızın bir yerlerinde karşımıza çıkan bir üstat. Kendisi bana hep Sartre’ı hatırlatır özellikle “İçimizdeki Şeytan” romanındaki birkaç cümlesi bireysel varoluşun anlamını ve anlamsızlığını sorgulatan cinstendir ki Sartre’ın şu cümleleri uçuşur durur okurken; “Düşünüp taşınarak karar vermenin içinde daima hileli bir şey vardır. Düşünüp taşındığım zaman zarlar atılmıştır bile” düşünmek evet ama düşündüğün zaman yaptığın şey aslında bir bakıma “antikalıktır” Sabahattin Ali’nin deyimiyle, çünkü sen düşünüp taşınarak karar verdiğin hiçbir şeyin aslında olamayacağını bilirsin. Çünkü gündelik yaşam sana bunu yapma iznini vermez. Zarları atarsın ancak bu oyunda çok şansın yoktur. Bu oyunun kazananları hile yapanlar olacaktır, senin içinse uğraştığın ve anlamlandırdığın bu yaşamsal varoluş hüsran, umutsuzluk ve acıya erişmenin dışında bir anlam ifade etmeyecektir.

Buradan şu antikalık meselesine bağlayacak olursak, “Sen hayatta antikalıklar peşinde koştukça, hayat sana gündeliklerini dayatıyor”, Sabahattin Ali’nin “İçimizdeki Şeytan” romanında geçen bu cümle yaşamsal pratiklerimiz içinde varoluşumuzu bize dayatılanın dışında bir anlama eriştirme çabamızda, öyle anlamlı hale geliyor ki bunun sadece benim için geçerli olmadığını biliyorum. Çevremdeki birçok insan için bu cümleyi kurabiliyorum. Çünkü yaşadığımız dünyanın dışında farklı bir dünya kurma çabası içinde olan insanlar dünyanın pek de umurunda olmayan o ideallerinin peşinden koştukça, tükendiklerinde böyle bir cümlenin anlamını kavrayıveriyorlar. Bu dünya insanının gündelikler dışında peşlerinden koştukları antikalıkların çoğu zaman gündelikler kadar anlamı yok. Bu dünyanın varoluşu hep yaşamaya ve tüketmeye dayalı, ödenmesi gereken faturalar, kredi kartı borçları, parasız kurulamayan hayaller, alınamayan kitaplar, gidilemeyen filmler. Kısaca metaların anlamlı, duyguların ve hayal edişlerin anlamsız olduğu bu kainatta sen ne kadar antikalıklar peşinde koşarsan koş, gündelik bir hayat öznesi olmanın dışına çıkamıyorsun. Çünkü sen bu dünyanın kendi doğasına yabancı ve ölü insanısın, kumlara çizilmiş suretlerisin ve bir dalganın gelip seni silebilmesi oldukça kolay.

Yine Sabahattin Ali’ye dönecek olursak yukarıda sözünü ettiğimiz romanında bir cümlesi daha var ki beni benden alan bir mahiyette. “Hiçbir şey bana cazip görünmüyor. Günden güne miskinleştiğimi hissediyorum ve bundan memnunum. Belki bir müddet sonra can sıkıntısı bile hissetmeyecek kadar büyük bir gevşekliğe düşeceğim. İnsan bir şey yapmalı, öyle bir şey ki, yoksa hiçbir şey yapmamalı.” Evet insan bir şey yapmalı öyle bir şey ki yoksa hiçbir şey yapmamalı, insan bir şey yapmadan duramaz elbet, durmamalı da ama yaşam öyle bir pratik dayatıyor ki insana, insan yapmak istedikleri ile yapamayışları arasında var oluşunun anlamsızlığı içinde kaybolup gidiyor. Çünkü bu dünyanın insanı için var oluşun anlamı küçük kaygılar içinde hapsolmuş durumda. Dışarıda güneş var ama sen duvarlar içinde sıkışmış, bir ekrana hapsolmuş durumdasın, okunacak onca kitap, yazılacak onca öykü, izlenecek onca film var. Dünya ısınıyor, türler yok oluyor, denizler çöplüklere dönüşmüş ama senin gündeliklerin var bu nedenle sana bunları düşünmek yine Sabahattin Ali’nin deyimiyle ancak antikalık olabilir. Bir şey yapmak da çözüm olmuyor çoğu zaman ve “öyle bir şey” yapmakla “hiçbir şey” yapmamak arasında kalıp yapmamaya karar veriyoruz. Bu da bizi edilgen bir nihilizme götürüyor bunu sebebi yine dünyanın sana dayattıkları, hani bir film izlersin de yaşamını değiştirmeye karar verirsin ya, sen o filmin heyecanıyla bütün gece uyuyamadığında ve tam uyumuşken saat çalıp sana kalkma vaktini bildirdiğinde anlarsın ki senin hayatta yapabileceğin şeylerin sınırını birileri senin için çizmiş, öyleyse çabalamak niye diye sorma? Çünkü fark ettiysen çabaladığın şeylerin hiçbirisi seni mutlu etmesi için yaptığın şeyler değil, hepsi olması gereken dayatılmışlıklar. Yapacağın şeyi zaten vurgulamış Sabahattin Ali “öyle bir şey ki” yani bu şey öyle bir şey olmalı ki sen bu yaptığınla kahraman olmalısın. Dünyayı kurtarmalı, savaşları bitirmelisin. Bir kitap yazmalısın mesela ve bir ortamda o kitap konuşulurken bilmediği için utanmalı birileri, öyle bir şiir yazmalısın ki rakı masalarında okunmadan o muhabbet bitmemeli, öyle bir icat yapmalısın ki küresel ısınmayı durdurmalısın mesela, kısaca bunları yapamıyorsan sıradansın. Şimdi beni eleştirebilirsin bu nihilist tavır da neyin nesi bu umutsuzluk neden diye, bir şey biliyorum da söylüyorum, kısacası bu.

Bu nedenle de içimizdeki şeytan bizi hep günahlara sürüklese de bu dünyanın sevapları belli antikalıkları bırakma ama “öyle bir şey” yapamayınca da kabul et varoluşunun bu dünyada bir hiçe karşılık geldiğini…

Emek Erez

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Sabahattin Ali, Antikalıklar, Gündelikler | YURTSEVER

Yorum Bırakınız