SABİT CİNSEL KİMLİKLERDEN MÜPHEM CİNSELLİKLERE: QUEER

Queer sözcüğünün çeşitli karşılıkları var: acayip, tuhaf, normal olmayan, şüpheli, eksantrik vb. Queer (Q) argoda eşcinsel, “terso” anlamında kullanılıyor. William S. Burroughs’un Queer adlı romanı Türkçeye Top adıyla çevrildi. Batı’da 1980’lerde Q sıfatı eşcinselleri aşağılamak için kullanılmaktaydı. 1980’lerin sonunda eşcinsellerin içinde bir kesim, Q sıfatını benimsedi ve bu adla anılmaya başladılar. Benzer bir hal geçmişte anarşistlerin de başına gelmiş, onlar da muhaliflerinin onları aşağılamak için kullandığı anarşist sıfatını benimsemişlerdi. “Tekinsiz” hareketlerin “ne idüğü belirsiz” sözcüklerle anılmasının bir başka örneği Punk idi. Dada ve Punk gibi Q hareketi de anarşizan bir nitelik taşıyordu. Ondan farkı “sanatsal, müziksel, kültürel anarşiye” “cinsel anarşi” boyutunu ilave etmiş olmasıdır.

Muhalefetin iktidara karşı mücadele sürecinde gitgide iktidara benzemeye başladığı, onunkiyle benzer araçlara, dile ve pratiklere yöneldiği yolundaki görüş yeni değildir. İktidarın büyük muhalefete (işçi sınıfı) siyasi temsil hakkı tanıyıp onu kurumsal yapısının bir parçası haline getirmesi sürecinin temelleri XIX. yüzyılda atılmış, takip eden süreçte işçi sınıfı hareketi partileriyle, sendikalarıyla, reel sosyalizmi uygulayan devletleriyle iktidarın bir parçası haline gelmiş, bir “paralel iktidar” oluşturmuştur… İktidar muhalefetin, müzakere edebileceği bir kurumsal kimlik, taraf oluşturmasını ister. Sosyalistlerden farklı olarak müzakereci bir kurumsal kimlik oluşturmayı reddeden anarşistler bu nedenle tarih boyunca her türlü iktidar yapısından dışlanmışlardır ve zaten anarşistler de iktidarın bir parçası olmayı, onun bir gölgesine dönüşmeyi istememişlerdir. Ben bu yazımda siyaset etrafında “değil” (eş) cinsellik etrafında şekillenen muhalefetin mücadeleci/müzakereci pratikleri üzerinde sınırlı bir biçimde duracağım.

XIX. yüzyıl iktidarın kendi normlarını, normalliklerini kurmasının ve norm dışı olanı, ötekini, yabancıyı, ayrıksı olanı sınıflandırmasının, kategorize etmesinin, patolojikleştirmesinin yüzyılıydı. Peki iktidar esas siyasi muhatabı olan işçi sınıfının yanı sıra “minör” bir muhalefet oluşturan eşcinsellere de müzakere sürecinde bir yer verdi mi? Eşcinsel muhalefet, müzakereci bir sınıfsal kimliğe dayanarak zaman içinde sistemin bir eklentisi haline gelen işçi sınıfı gibi müzakereci bir cinsel kimliğe dayanarak süreç içinde iktidara asimile oldu mu? Bunlar Q teorinin cevap bulmaya çalıştığı sorulardan bazılarıdır.

XIX. yüzyıl modernliği sadece patriarkanın iktidarını değil, aynı zamanda heteroseksizmin iktidarını da temsil ediyordu. Kadını aşağılayan egemen sistem eşcinselleri de aşağılıyordu ve bu durum 1960’lara, postmodern topluma kadar çok fazla değişmeden devam etti. Modernlik erkek/kadın, heteroseksüel/homoseksüel vb ikili karşıtlıklar üzerinde kurulmuştu. İktidar  bu karşıtlıkların ikinci tarafını sadece aşağı bir konuma yerleştirmekle kalmıyor, aynı zamanda bir söylem içinde kuruyordu. Görüşleri Q teoriye zemin oluşturan Foucault’ya göre cinsellik doğal değil iktidar söylemi tarafından kurulan bir kategoriydi; XIX. yüzyılda eşcinsellik, iktidar söylemi tarafından sapkınlıkla eşleştirilerek patolojikleştirilmiş, toplumsal kontrolün disipline edici, marjinalleştirici etkilerine maruz bırakılmıştı. Öte yandan heteroseksizm karşıtı olan eşcinsel söylem kendi meşruluğunun kabul edilmesini, onu tıbbi olarak uygunsuz bulan egemen söylemin ürettiği kategori ve terimleri kullanarak talep etmekteydi. Foucault’nun söyledikleri, ikili bir karşıtlığı kabul ederek kendi konumunu karşıtına göre tanımlayan bir muhalefetin karşıtına benzeyeceğini dile getirmesi açısından önemliydi. Ancak modernlik eşcinselliği yer altına ittiği, görünmezliğe zorladığı, marjinalleştirdiği için eşcinsellik bu dönemde müzakereci bir kurumsal güç edinemedi. Kadın hareketi için de benzer bir şey söylenebilir. Kendini kapitalizmin karşıt kutbu olarak tanımlayan işçi sınıfının sosyalist hareketine gelince, onun kurumsal olarak güçlenmesiyle birlikte kapitalizme eklemlenmesi modernliğin asimilasyoncu gücünün bir göstergesidir.

Şimdi, modernliğin ifade imkânlarını  büyük ölçüde kısıtladığı  kadın, eşcinsel, etnik vb hareketlerin kendilerini kurumsal olarak ifade edecek güce ulaştıkları 1960’lar sonrasına, postmodern topluma gelelim. Kadın ve eşcinsel hareketi de, daha önce işçi sınıfı hareketinin başına geldiği gibi, ikili karşıtlıkların muhalif tarafı olarak karşı çıktıkları sisteme benzeyecek, onlarla aynı dili kullanacaklar mıydı? İşçi sınıfının sabit sınıf kimliği gibi sabit gey, lezbiyen kimlikler patriarkal/heteroseksist sistemin müzakereci kurumsallığı içinde taraf olmayı, sistemin meşru muhatabı olmayı kabul ederek iktidar yapıları mı oluşturacaklardı? İkili karşıtlıkların bir tarafını oluşturmadan, sabit bir cinsel kimlikle ve kurumsallıkla özdeşleşmeden, asimile edilemeyen bir muhalefet yaratılması mümkün müydü? Bunlar Q teorinin üzerinde kafa yorduğu sorulardan birkaçıydı.

Karşı tarafla aynı haklara sahip olmayı talep eden eşitlikçi bir feminist veya eşcinsel hareketin ikili karşıtlıklar sistemini yeniden üreteceğini ve sonuçta patriarkal/heteroseksist iktidarın meşruiyetini güçlendireceğini söylemek yanlış olmaz. Öte yandan eşitlikçi mücadele sonucu elde edilen kadın ve eşcinsel hakları son derece önemli kazanımlardır. O halde bu hakların elde edilmesinin “bedeli” ikili karşıtlıkların kadın-eşcinsel tarafının sistemin müzakereci kurumsallığı içinde meşru muhatap statüsünü kabul ederek güç kazanması mıdır? 1960’ların ve 1970’lerin radikal feminist ve eşcinsel hareketleri özgürleşmelerini sistemin radikal bir biçimde dönüştürülmesiyle ilişki içinde ele alıyorlardı. Öte yandan feminist düşünce içinde modernliğin ikili karşıtlıklarından kurtulma imkânlarını araştıran postyapısalcı bir yaklaşım gelişti. Luce Irigaray erkek kimliğinin sabitliğine, katılığına karşı kadın kimliğinin akışkanlığını vurguluyordu. Hélène Cixous ise farklı cinsellikler arasındaki geçişleri, biseksüelliği araştıracaktı. Daha sonra 1980 sonlarından başlayarak gelişen Q teori ise postyapısalcı kuramın eşcinsellik alanına uygulanması olarak düşünülebilir.

Tamsin Spargo’nun da belirttiği gibi 1970 sonlarında gey ve lezbiyen hareketler ağırlıklı olarak kendi farklılıklarını vurgulayan önemli bir azınlık grubu olmaya, bir tür “etnik modele” yönelmişlerdi. Var olan sistem içinde eşcinsel haklarının elde edilmesi, güvence altına alınması, eşcinsellerin kimliklerini gizlemek zorunda kalmaksızın kamusal alanda “görünür” hale gelmeleri, geyliğin toplum gözünde pozitif bir imaj olarak kurulması için yürütülen kampanyalar 1980’li yıllara damgasını vuracaktı. Kendisi de bir gey olan Foucault bir söyleşide (İktidarın Gözü’nün içinde) cinsellikle ilgili birey haklarının önemli olduğunu, cinsel kimliğin siyasi olarak çok yarar sağladığını ancak bunun geyleri sınırlandıran bir kimlik olduğunu söyleyecekti. Öte yandan 1980’ler eşcinsellere karşı neo-muhafazakâr saldırıların arttığı, AIDS nedeniyle geylerin günah keçisi haline getirilmeye çalışıldığı bir dönemdi. Bunun karşısında gey hareketin örgütlediği büyük direniş, gey örgütlerinin, kurumlarının gücünün bir göstergesiydi.

1980’ler aynı zamanda hem feminist hem de eşcinsel hareket içinde bölünmelere şahit oldu. Ana akım feminist ve eşcinsel hareketler Avrupa merkezcilikle, beyaz  orta sınıf değerlerine sahip olmakla eleştirildi. “Renkli,” yoksul, genç eşcinseller yetişkin, statü sahibi, güçlü kurumsal ilişkilerle özdeşleşmiş eşcinselleri eleştirmeye başladılar. Q teori ise kültürel çalışmalarla, postyapısalcılıkla ilişkili olarak 1980’lerin sonlarında düzenlenen bir dizi akademik konferansla birlikte şekillenmeye başladı. Vurgunun azınlık hakları politikasından bilgi ve farklılık politikalarına kaydığı, yapıbozumun, söylemin öne çıktığı bu konferanslarda heteroseksüelliğin norm/normal kabul edilmesi eleştiriliyordu. Asimilasyoncu, birlik ve bütünlük içinde, kolektif bir eşcinsel kimliğin savunulması doğru bulunmuyordu. Kimlikler çoklu, çelişkili, parçalı, tutarsız, istikrarsız ve akışkandı. Q homofobik yaklaşıma karşı çıktığı gibi  onaylayıcı, olumlayıcı eşcinsel yaklaşımı da eleştiriyor, biseksüelliği, cinsiyet ötesi olanı, transvestiliği, transseksüelliği, muğlak cinsellikleri öne çıkarıyordu.

1990’da AIDS’e ilişkin mücadeleleriyle adını duyurmuş olan eşcinsel ACT UP örgütünün içindeki bölünmeler sonucu ABD’de Queer Nation adlı bir grup kuruldu. Bu grup kamusal mekânlarda eşcinsel öpüşme partileri düzenliyor, karşı cinsin giysilerini giyiyor, parodik, ihlalci performanslarla verili toplumsal cinsiyet rollerini sarsmaya çalışıyor, geylerin dövülmesine karşı sokaklarda devriyeler örgütlüyordu. Popüler kültürde Queer ihlalci olan, asimile ya da tolere edilmek istemeyen bir farkı teatral gösterilerle ortaya koyan anlamına geliyordu. Q ister eşcinsel olsun, ister heteroseksüel olsun norma, normalliğe karşıydı. Q stille, giyimle, performansla, skandallarla, piercing’le, oyunla, “sapkınlık gösterileriyle” alışılagelmiş cinsel rolleri ve cinsellikleri sarsmak istiyordu. Q “tenin stilini” yaratmak istiyor, Steven Epstein’ın da belirttiği gibi (Queer Theory/Sociology’nin içinde) liberal toleransın sürekli olarak zorlandığı bir provokasyon politikasını, çatışmacı bir yaklaşımı savunuyordu. Q eşcinsel haklarını ve özgürlüklerini öne çıkararak sistem içinde kabul görmek isteyen, “biz de sizler gibi normal insanlarız” yollu bir söylemi savunan ana akım gey ve lezbiyen harekete karşı eleştireldi. Q normalleşmek, kategorize edilmek, etiketlenmek, kodlanmak istemeyen “seks isyancılarının,” cinselliklerini merkezsizleştirmek isteyenlerin, “sapkınların,” sabit bir cinsel kimliği sürekli üzerlerinde taşımak istemeyenlerin, farklı cinsellikler arasında gidip gelenlerin, karşı cinse “ait” duyguları taşıyabilenlerin, akışkan cinselliklerin, bedenin her bölgesinin cinsel olarak yeniden kurulabileceğine inananların, verili cinsel roller ve kimlikler yerine cinsel pratikleri öne çıkaranların hareketiydi. Foucault cinselliğin insanların kendi yaratısı olduğunu, zevkin cinsel organla özdeşleştirilemeyeceğini, zevkin her zaman cinsel zevkten kaynaklanmadığını, sado/mazoşizmin bedeni erotikleştirerek yeni zevk alanları yarattığını, kimliğin bir oyun olduğunu, cinsel kimliği varoluşun yasası, kuralı, kodu haline getirmenin heteroseksüel mantıkla aynı kapıya çıktığını, eğer cinsel zevkler kimlik aracılığıyla bulunuyorsa bunu dışlamamak gerektiğini ama bunu evrensel bir kural olarak kabul etmemek gerektiğini belirtiyordu.

Q teori asıl olarak Foucault’nun görüşlerinden esinlenmekle birlikte aynı zamanda Deleuze’ün akışlar, aradalık, kadın oluş temalarından, Derrida’nın ek (supplement) kavramından, Lacan’ın merkezini yitirmiş, istikrarsız psikanalitik kimlik modellerinden etkilenmişti. İkili karşıtlıkların yapıbozumu homoseksüelliğin heteroseksüelliğe bağlı olarak, onun bir eklentisi olarak oluştuğu kimlik modelinin sorgulanmasını birlikte getiriyordu. Kimliğin merkezsizleştirilmesi, bir tür kaosa açılması anarşist teorisyenlerin de ilgisini çekecek, Saul Newman, Lacan’ı postanarşist bir bağlam içinde yorumlayacaktı. Q teoride özneler geçici, hareket halinde, akışkan, değişken, her an yeniden tanımlanabilen-kurulabilen niteliklere sahipti. Tarih boyunca cinsellik bir iktidar söylemi içinde kurulmuştu. Q teori bu söylemin oluşturduğu toplumsal cinsiyetin, cinselliğin verili normlarını bedenin alışılmamış jestleriyle, performanslarla sarsmak istiyor, çok geniş bir cinsel pratik ve etkinlik repertuarıyla her türden kültürel olguyu (cinsel) zevkin aracı haline getiriyordu… Q bir anlamda “antisosyal,” anarşik bir cinsellik oluşturmak istiyordu.

Q kromozomları, cinselliği, cinsel organları, toplumsal cinsiyeti, cinsel arzuyu birbirine bağlayan ve değişmez oldukları varsayılan ilişkiler arasındaki tutarsızlıkları, denk düşmeyişleri, uygunsuzlukları, deşifre ediyordu. Hermafroditlik, transseksüellik, transvestilik, biseksüellik, müphem cinsellikler Q’nun ilgilendiği alanlar arasındaydı. Q sabit sanılan kadın-erkek, homoseksüel-heteroseksüel kimlikleri sorguluyor, kimliği çoklu ve istikrarsız konumlardan oluşan bir kümeleşme olarak ele alıyordu. Annamarie Jagose’nin de belirttiği gibi Q kimliksizliği, anti-kimlik politikasını öne çıkarmaktaydı. Q’nun gey ve lezbiyen kimlik politikalarını eleştirmesinin bir nedeni kapalı bir cemaatsel yapı içinde herkesin paylaştığı varsayılan ortak cinsel kimliğin farklı kimliklerin dışlanmasına, gayrimeşru ilan edilmesine yol açabileceği, tek bir kimliğin mutlaklaştırılıp evrensel olarak ilan edileceği endişesiydi. Kimliklerin kurgusal, olumsal (contingent) olduğunu savlayan Q’nun sabit ve tutarlı bir (cinsel) kimlik oluşturmak ya da objektifleştirilmiş bir patolojiler-sapkınlıklar sistemi kurmak gibi bir sorunu yoktu. Q sürekli bir oluş hali içinde olan heterojen bir olasılıklar çokluğunu, ütopik bir negatifliği, “imkânsızın cinsel politikasını” arıyordu.

Q teori bazı açılardan eşcinsel, biseksüel yaklaşımlardan çok net sınırlarla ayrılmış değildi. Örneğin Q teorinin en önemli isimlerinden Judith Butler kimlikleri kaçınılmaz bir dert olarak görüyor, lezbiyenliğin tek bir siyasal anlama sahip üniter bir deneyim olmadığını ama toplumsal cinsiyetin yapıbozumunun eleştirel bir alanı olduğunu söylüyordu. Öte yandan Elisabeth D. Däumer biseksüelliğin radikal epistemolojik potansiyelinin onun cinsel kimliklere ilişkin müphemliğinden ve öz çelişkisinden kaynaklandığını söyleyecekti. (Bisexuality’nin içinde.) Biseksüellik heteroseksüel ve eşcinsel yönelimlerin bütünleştirildiği sabit bir konum olarak değil kimliklerin içindeki farklılıklara, boşluklara, çelişkilere ışık tutan bir deneyim olarak görülmeliydi. Q “cinsel obje seçimini,” bireysel cinsel tercihleri eleştiren bir hareket değildi, sadece bu tercihlerin kolektif grup politikaları içinde mutlaklaştırılmasına, farklı tercihlerin asimilasyoncu bir kimlik potası içinde eritilmesi çabasına karşı çıkıyordu.

Başta Eve Kosofsky Sedgwick olmak üzere Diana Fuss, Teresa de Lauretis, Alexander Doty, Michael Warner gibi Q teorisyenleri heteroseksüelliğin iktidar söylemleri içine nasıl gömülü olduğunu araştıracaklardı. Judith Butler’a göre toplumsal cinsiyet bireyin, doğal bir kimliğin parçasını oluşturduğunu düşündüğü performatif (edimsel) pratikler vasıtasıyla ve bir söylem içinde kurulmaktaydı. Toplumsal cinsiyet biyolojik cinsiyetin doğal bir tamamlayıcısı gibi görünse de gerçek durum bu değildi. Bedenin cinsel kimliği göstergelerin, bedensel davranışların tekrarının, taklidin, stilin işe karıştığı bir süreçte kuruluyordu. İnsanın iç derinliklerinde, özünde sabit bir cinsel kimlik ya da cinsellik yoktu. Cinsellik, cinsiyet, cinsel pratikler, fantezi arasında nedensellik ilişkileri yoktu. Toplumsal cinsiyetin taklit ve tekrarla süreklilik kazandığı süreç kesintilerle, kopuşlarla ve yeniden kurulmalarla birlikte gelişiyordu. Q gösterilerle, “performanslarla” toplumsal cinsiyetin heteroseksüel normlarını deşifre etmeye çalışıyor, bu rollerin sorgulanmasına, yadırganmasına yönelik yabancılaştırma efektleri yaratıyordu. Q heteroseksist sistemin temel cinsel trafoları arasındaki rasyonel, hiyerarşik, disipliner hatları, bağlantıları kesmek, kısa devre yaptırmak ve böylece sonsuz, anarşik bir cinsel pratikler alanının imkânlarını yaratmak istiyordu. Arlene Stein ve Ken Plummer’ın da belirttikleri gibi (Queer Theory/Sociology’nin içinde) Q karnavalın, ihlalin ve parodinin politikasını savunuyor, kamusal alanları politik pedagoji alanlarına dönüştürmek, bir anlamda sitüasyonistlerinki gibi durumlar yaratarak egemen heteroseksist sistemi sarsmak istiyordu. Q hareketler merkezsiz ve anti-örgütsel biçimlerde daha ziyade sokaklarda, kamusal mekânlarda faaliyet gösteriyor, fanzinler çıkarıyorlardı.

Q postmodernlikle, anarşistlikle eleştirildi. Joshua Gamson’a göre (Queer Theory/Sociology’nin içinde) Q’nun karşı çıktığı normallik politik bir yer açmak için merkezi bir önem taşıyordu. Korunaklı sınırları olan kolektif cinsel kimlikler politik olarak etkin olma şansına sahipti. Eğer grup üyeliği net olarak tanımlanmamışsa, azınlık statüsü elde edilmemişse cinsiyete ilişkin hakların elde edilmesi ve korunması da mümkün olamazdı. Rosemary Hennessy’ye göre (Social Postmodernism’in içinde) postmodernlik öznellikleri daha esnek ve muğlak bir biçimde kurmakta, eskinin cinsiyet, cinsellik ve arzu arasındaki katı bağlılıklarını yumuşatmaktaydı. Heteronormatif cinsiyet söylemi gevşiyordu. Q gündelik hayatın estetikleştirilmesi sürecinin bir parçasıydı. Gey ve lezbiyenlerin görünür hale gelmesi moda, eğlence vb sektörlerde cazip bir piyasa üretmiş, bu kesimler tüketim kültürünün bir parçası olan tüketici öznelere dönüşmüşlerdi. Öte yandan Q teori, söylemi fetişleştirmekle, metinsel olmakla eleştirildi. Butler’ı eleştirenler onun toplumsal cinsiyetin seçilmesini neredeyse günlük giysilerin değiştirilmesiyle özdeşleştirdiğini ima ediyorlardı.

Modernliğin devleti muhalefetin normalleşmesini, “görünür hale gelmesini” engellemeye çalışıyordu. Modernlik işçi sınıfının kitlesel gücü, muhalefeti, sistemin kendini ekonomik olarak yeniden üretmesindeki hayati rolü nedeniyle istemeye istemeye bu sınıfa politik-kurumsal sistemi içinde yer açtı… Güçlü bir muhalefet oluşturamayan kadın ve eşcinsel hareketi ise “görünmezliğe” mahkûm edildi. Postmodernlik eskiden modernliğin işçi sınıfına vermiş olduğu “görünürlük hakkını” –mücadeleler sonucu– kadınlara, geylere, lezbiyenlere vermek zorunda kaldı. Feminist hareket daha önce, gey ve lezbiyen hareket biraz daha sonra, vaktiyle işçi sınıfının ekonomik, politik, kurumsal haklar için mücadele ettiği sürece çok da yabancı olmayan bir süreç içinde metropollerdeki sisteme meşruluklarını büyük ölçüde kabul ettirdiler. Ama modernlikteki ve postmodernlikteki “demokratikleşme” süreçleri arasında farklar vardı. Modernliğin katı, tek boyutlu, otoriter devleti işçi sınıfına kendi siyasal yapısı içinde yer vermek zorunda kalmasının yanı sıra bu sınıfı adeta bir düşman olarak görüyordu. İşçi sınıfının kolektif bütünlüğünün parçalandığı, dolayısıyla bu sınıfın bir tehlike oluşturmaktan uzaklaştığı postfordist, postmodern toplumda iktidar devletle sınırlı olmaktan uzaklaşarak toplum içinde esnek, ağsal bir kurumsal yapı oluşturmaya, iktidarını daha çok piyasa temelinde, ticari göstergeler sistemiyle kurmaya yöneldi. Bu durum feminist, gey ve lezbiyen hareketlerin modernliğin devletine kıyasla çok daha esnek, daha az kırılgan ve asimilasyon gücü çok daha fazla iktidar şekillenmeleriyle karşı karşıya gelmesini beraberinde getirdi. Yine de bu hareketlerin meşruiyet kazanmasının on yıllarca süren bir mücadelenin sonucunda gerçekleştiğini belirtmek gerekir.

Modernlikte olsun postmodernlikte olsun ikili karşıtlıkların muhalif kanadını oluşturan hareketlerin eşitlikçi politikalarının iktidarı esnekleştirdiğini, onun “kapsama alanını genişlettiğini” söylemek yanlış olmaz. Cinsel kimliğini karşı taraftan farklılık temelinde kuran ve bu kimliği mutlaklaştıran hareketlerin, iktidar yapılarının yeniden üretilmesine yol açtığı söylenebilir. Öte yandan postmodern toplumun “geç” bir evresine, 1990 sonrasına baktığımızda modernliğin ikili karşıtlıklara dayalı iktidar yapılarının güç kaybetmeye başladığını, çoklu, akışkan, hareket halinde iktidar yapılarının öne çıktığını görüyoruz. Q teoriye karşı yöneltilen önemli eleştirilerden biri postmodern kapitalizmin de piyasanın derinleşmesine hizmet eden eklektik, akışkan, her an yeniden şekillenen, merkezsiz, bütünlüğü olmayan, tutarsız, istikrarsız kimlikleri ürettiği ve Q’nun da bu sürecin bir parçası olduğu yolundadır. Anarşistlere de benzer eleştiriler yöneltilmiş, anarşizm postmodern olmakla, hakların elde edilmesine yönelik kurumsal, örgütsel demokratik mücadeleleri sabote etmekle, kaos yaratmakla eleştirilmiştir. Bu tür eleştirilerin gözden kaçırdığı nokta şudur: Eğer postmodernlik çoklu, hareket halindeki, eklektik birimlere dayalı yeni iktidar yapılanmalarına yönelmişse buna karşı çıkmak adına modernlikten kalma ikili karşıtlıkların muhalif kanadını katı, sınırları çizilmiş bir kimlik politikasıyla donatıp öne sürmek kodlayıcı postmodern iktidar  karşısında zayıf düşülmesine, onun elinin güçlenmesine yol açar. Öte yandan ikili karşıtlıkların bir tarafını oluşturmasa bile farklılığını mutlaklaştıran, sabitleştiren her grup postmodern iktidarın geniş asimilasyonist, kategorize edici yelpazesi içinde kodlanarak kontrol altına alınır. Postmodernliğin eklektik, çeşitlilik arz eden, akışkan kimlikleri piyasanın oluşturduğu tüketici kimlikleridir ve bu kimliklerin parçalılığı, sabit olmayışı, değişkenliği hareketli bir piyasanın kodlanmış ürünler ve işaretler çokluğu tarafından oluşturulur. Q ya da anarşist hareketlerin savunduğu akışkanlık, yersiz yurtsuzluk, kimliksizlik, aidiyetsizlik, istikrarsızlık, kaotiklik, müphemlik ise piyasanın çoklu, çeşitlendirilmiş, renklendirilmiş, kodlanmış farklılıklarını yıkmak isteyen isyankâr oluş hallerini ifade eder. Akışkan toplumun radikal muhalefeti akışkan olmak, “ele geçmemek” zorundadır.

Sistemin, kendilerini karşıt bir taraf, kimlik olarak oluşturan, örgütleyen işçi, kadın, eşcinsel hareketler gibi,  kendini tanımlamaktan, kimlik oluşturmaktan kaçınan, sabit kurumsal kimliklerle dalga geçen Dada, Punk, Q gibi hareketleri de asimile ettiği, onları bir modaya, ticari bir markaya dönüştürdüğü, bu nedenle kimlik hareketlerinin en azından demokratik hakların kazanımı açısından daha meyve verici olduğu iddia edilebilir ve bu iddiada bir gerçeklik payı vardır. Ancak Q, bu hakların kazanımını önemsiz bulmaz; uyarıda bulunduğu şey grupların mücadelelerine dayanak oluşturan kimliksel konumlarını mutlaklaştırmamaları, her an sorgulamaları, iktidarlaşmaktan sakınmaları yönündedir. Q demokratik kazanımları evrimci, doğrusal bir şekilde ilerleyen yasal, kurumsal bir demokratik birikim sürecine emanet etmez, deregülasyoncu (kuralsızlaştırıcı) postmodern iktidarın yasal kazanımları çok zorlanmadan gözden çıkarabileceğini bilir. Onun için doğrudan eylemle kendi yaşam alanlarını fiilen yaratır ve korur. Q kendini her an yeniden kuran ve yıkan, iktidardan kaçış çizgileri oluşturan, başıbozuk, göçebe bir harekettir. De Lauretis’in daha sonra piyasanın diline düşen Q sözcüğünü kullanmaktan vazgeçmesi gibi, Q, iktidarlaşmaya başladığı noktada kendini lağveder ve başka bir yerde başka bir biçim altında yeniden ortaya çıkar. Q oluşumlar anarşist düşünür Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeleri’ne benzerler. Q olumlayıcı cinsel kimlik politikalarından farklı olarak “negatif,” müphem, “bozguncu” cinselliklerin izini sürer. Q ihlalin, “olmayanın,” anarşinin “cinsel” pratiğidir.

Yaşar Çabuklu

Bedenin Farklı Halleri, Kanat Kitap

DEĞİNİLEN KİTAPLAR

Michel Foucault

            İktidarın Gözü

            çev. Işık Ergüden

            Ayrıntı Yayınları, 2003, 304 s.

            Cinselliğin Tarihi

            çev. Hülya Tufan

            Afa Yayınları, 3 cilt, 1992-94,

            167 s., 296 s., 280 s.

Tamsin Spargo

            Foucault and Queer Theory

            Totem Books, USA, 1999, 75 s.

der. Merl Storr

            Bisexuality: A Critical Reader

            Routledge, 1999, 230 s.

der. Linda Nicholson, Steven Seidman

            Social Postmodernism:

            Beyond Identity Politics

            Cambridge University Press, 1995, 397 s.

der. Henri Abelove, Michele Aina Barale, David M.Halperin

            The Lesbian and Gay Studies Reader

            Routledge, 1993, 666 s.

der. Steven Seidman

            Queer Theory/Sociology

            Blackwell Publishers, 1996, 450 s.

Judith Butler

            Gender Trouble:

            Feminism and the Subversion of Identity

            Routledge, 1989, 192 s.

Annamarie Jagose

            Queer Theory: An Introduction

            New York University Press, 1997, 160 s.

Eve Kosofsky Sedgwick

            Epistemology of the Closet

            University of California Press,

            1990, 258 s.

der. Michael Warner

            Fear of a Queer Planet:

            Queer Politics and Social Theory

            University of Minnesota Press,

            1993, 334 s.

der. Diana Fuss

            Inside Out:

            Lesbian Theories, Gay Theories

            Routledge, 1991, 426 s.

William S. Burroughs

            Top

            çev. Çetin Şan, Ali Kaftan

            Altıkırkbeş Yayın, 2001, 139 s.

Teresa de Lauretis

            Technologies of Gender:

            Essays on Theory,

            Film and Fiction

            Indiana University Press, 1989, 151 s.

Yorum Bırakınız