Sarah Baartman: Uygarlığın Karanlığında Bir Afrodit

Sarah “Saartjie” Baartman’ın başına gelenler, uygar insanın nasıl bir ahlak üzerinde varolduğunun hikayesidir. Afrika’nın Avrupa’ya en uzak şehirlerinden Cape Town’da Khoisan kabilesinin bir kızı olarak doğan Sarah’ın hayatı, Avrupalı uygar insanın eline düşmesiyle bir felakete dönüşmüştür.

Sarah’ın yaşadığı yıllarda Avrupa’da kölelik hala resmi olarak yasaldır. İngiliz İmparatorluğu’nda köleliğin kaldırılması ancak 1833’te gerçekleştirilebilir. Kölelik yasaklandığında da kağıt üzerindeki akitler yerine getirilmez. 17. ve 18. yüzyılda İngiltere Batı Hint adalarını ele geçirir ve buralarda şekerkamışı üretmeye başlar. Şekerkamışı üretiminin güçlenmesi için işgücüne ihtiyaç vardır ve İngiltere, çözümü köle ticaretinde bulur. Afrika’dan, vatanlarından koparılan köleler şekerkamışı çiftliklerinde çalıştırılır. İngiliz kolonileri yavaş yavaş ayaklanmaya başlar ve 1783’te bağımsızlığını kazanır.

Kolonilerin kısmi özgürlüğünü kazandığı dönemden birkaç yıl sonra, 1789’da Cape Kolonisi yakınlarındaki Gamtoos nehri vadisinde doğar Sarah. Annesini hiç görmez, babası tarafından büyütülür. Ancak babası da İngiliz ve Hollandalıların koloni mücadelesi esnasında çıkan çatışmada öldürülür. Pieter Cesars adındaki siyahi bir tüccar, onu vesayetine alır ve Cape Town’daki çiftliğinde hizmetçi olarak çalıştırır. Bir gün Alexander Dunlop adındaki bir tabip subay, Sarah’nın İngiltere’de hem eğlence alanında hem de bilimsel çevrelerde ilgi çekeceğini söyler ve Sarah’yı zengin olacağına inandırır. Sarah’nın İngiltere’deki kabusu başlar böylece…

Cape Town’dan Londra’ya götürüldüğünde 21 yaşındadır Sarah. İlk olarak 1810’da -bugün sanat galerilerinin olduğu- yerlerde, müzelerde, sirklerde sergilenir. Avrupalıları hayrete düşüren vücudu, kabilesinin bir özelliğidir. Kabile kadınlarının kalçaları ve cinsel organları büyüktür. Avrupalıların iştahını kabartan vücudunu teşhir etmek için tüm bedenini kaplayan dar bir kıyafet giydirilir, yüzü boyanır ve tüyler takılır ve Afrika halk şarkıları söylettirilerek dans ettirilir. Para karşılığı yapılan gösterilerde büyük kalçalarını ve cinsel organını izleyenler ona hakaret eder, taciz eder, -kalçasının gerçek olup olmadığını anlamak için- ellerindeki cisimlerle dürter, iğne batırır…

Sarah’ın kabilesine Avrupalılar “Hottentot” adını verir; vücudundan dolayı da şehvetin sembolü olan Venüs’e (Afrodit) benzetilir ve Londralı seyirciler için iki mitin bileşimi olur Sarah: “Hottentot Venüsü”. Londra’da Sarah efsanesi yayılır. Kendi vatanından kopartılan kimsesiz bir köleden ülkenin en çok konuşulan ünlüsüne dönüşüverir. Posterleri asılır, adına operalar düzenlenir, baladlar yazılır, karikatüristlerin favori malzemesine dönüşüverir.

Sarah’a yapılanların durdurulmasını isteyen insanlar çıkmaya başlar. Bir devlet meselesi haline de gelir ancak Sarah’nın başına gelen felaketlerin sorumlusunun kendisi olduğu, gönüllü olarak böyle bir hayatı seçtiği, bakıcısıyla anlaşma imzaladığını söylenir. Burjuvazinin gece eğlencelerinin vazgeçilmez unsuruna dönüşen Sarah, Londra’daki dört yılından sonra Paris’e götürülür. Burada gezici bir sirkin vahşi hayvan terbiyecisinin ellerine düşer. Vücudu bilim adamları tarafından incelenir. Onun vücudu üzerinden değerlendirmelerle Avrupa ırklarının üstünlüğünü öven bilimsel makaleler yazılır.

İnsanlık Müzesi’nde Teşhir

baartman
Aradan geçen onca zaman içinde vatanını özleyen Sarah, Avrupa’da tıkılıp kalır. Paris’te fahişelik yapmaya başlayan Sarah, uğradığı aşağılamalar ve tacizlerin üstesinden gelebilmek için sürekli içer. Ve 1816 yılında bir alkolik olarak Paris’te ölür. Ölümünün üzerinden 24 saat geçmeden vücudu -Napolyon’un cerrahlığını da yapan- doğa bilimci ve zoolog George Cuvier tarafından yarılır. Cinsel organı ve beyni çıkarılarak Musee de l’Homme’da (İnsanlık Müzesi) sergilenir ve vücudunun içi doldurularak 1974’e dek halka açık bir şekilde sergilenmeye devam eder.

1994 yılındaki Güney Afrika genel seçiminin ardından başbakan Nelson Mandela, Fransa’dan bir depoya kaldırılan kız kardeşinin vücudunun teslim edilmesini istedi ve ancak 2002 yılında vücudu teslim edildi. Bedeninden geriye kalanlar, doğumundan yılar sonra doğduğu topraklara kendi halkının gelenekleriyle gömüldü.

Buradan alıp götürmeye geldim;
seni şişleyen gözlerden
karanlıkta yaşayan
insandan yapılma canavardan
emperyalizmin pençeleriyle
bedenini lime lime parçalayıp doğrayan,
senin ruhunu benzetip de Şeytanınkine
kendini en büyük tanrı ilan eden!”

“Sarah Baartman’a Şiir”, Diana Ferrus

Khoisan: Sömürgecilerin İlk Kurbanları

Türkiye’de de televizyon kanallarında gösterilen “Gods Must Be Crazy” (Tanrılar Çıldırmış Olmalı) adlı filmde başrolü oynayan N!xau, gerçekte de Khoisan kabilesindendir. N!xau’nun kabilesi, kaşiflerle, sömürgecilerle tanışan ilk Afrika halkıdır. Khoisan kabilesinin yaşadığı bugünkü Cape Town bölgesi, ilk olarak Portekizli kaşif Bartolomeu Dias tarafından ziyaret edilir ve 1652’den itibaren sömürgeciler bu topraklara yerleşmeye başlar.

Sömürgeciler gün geçtikçe bölgede yayılmaya başlar. Takı, boncuk, ayna gibi ilgilerini çekecek hediyelerle kabile insanlarının gönlünü alan sömürgeciler, bölgede yayılmaya başlar. Verdikleri hediyeler karşılığında toprakları, kaynakları ele geçirmeye başlayan sömürgeciler, bir süre sonra yerli halkı işlerinde çalıştırmaya başlar. Ancak Khoisan halkı direnir. Silah üstünlüğü olan beyazlar da direniş ile birlikte büyük bir katliama başlar.

Khoisan, Güney Afrika’da fiziksel ve dil özellikleri benzeyen iki geniş etnik grubun (Khoe-San) adıdır. San olarak bilinen topluluk avcı-toplayıcı iken; Koi’ler hayvancılıkla bilinir. Ten renkleri, geçmişte diğer Afrikalı siyahlarınkinden farklı olarak açık renkliymiş. Bu kabilenin erkekleri ve kadınlarının kalçalarında “steatopygia” olarak tanılanan yağ birikimi bulunur. Kadınlarda daha belirgin olan kalça büyüklüğünün yanında büyük vajinaları (elongated labia) vardır.

Khoisan halkının San kolu, batılılarca “bushmen” olarak adlandırılırken, Khoi’ler “Hottentot” olarak adlandırılıyordu. “Hottentot” kelimesi, kabilenin dilinde “hot” ve “tot” seslerinin sık kullanılması nedeniyle Avrupalılar tarafından takılmıştı. (Aşağılayıcı bir tanımlama olduğu kabul edildiğinden artık kullanılmamaktadır.)

Khoisan dilinde “klik” sesi çok yaygındır. Bu ses bugün Anadolu’nun kimi bölgelerinde at ve eşek sürülürken kullanılan -dilin şaklatılmasıyla çıkan- sese benzer. Bu sesin hiçbir dilde konuşma dilinin bir parçası olarak kullanılmadığı kaydediliyor.

Kohilerin sayısı Avrupalıların köleleştirme faaliyetleriyle, katliamlarıyla, bulaştırdıkları hastalıklarla sayıları azaldı; ancak Kalahari Çölü’nde, Gemsbok Milli Parkı’nda yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar.

Empreyalizmin ‘Ucube’ Şovları

19. yüzyılda Darwin’in doğadaki mücadele ile ilgili söyledikleri; “doğada çevreye uyum gösterebilenin, güçlü olanın hayatta kalması” durumunun, benzer bir şekilde insanlar arasında da sosyal bir evrime neden olduğuna dair bir düşünce de şekillenmeye başladı. Irkların ve ulusların güçlü olanının ayakta kalacağı, diğerlerinin eleneceği ve güçlü olana hizmet edeceğine dair bu görüş, uygar batılıların yaptıklarını bir temele oturtarak vicdanlarını rahatlatmaya yarar. Sosyal Darwinizm, Yeni Emperyalizm’in dinamosudur ve bu süreç “aşağı ırkların”, “üstün ırklar”a hizmet etmesinin, eğlendirmesinin anlamlı kılınmasına yarar.

Avrupa’nın köle ticaretine, koloniciliğe başlamasıyla beraber; daha evvel karşılaşmadıkları fiziksel özelliklere sahip olan Afrikalılar’ı ağır işlerinde çalıştırmak yerine daha çok para kazanabilmek için kafeslerde sergilemeye başlar. Sarah’ın yaşadığı dönelerde Avrupa’ya Afrika’dan ya da diğer uzak diyarlardan getirilen insanlar, para karşılığında “egzotik insan sergisi”, “ucube şov” (freak show) adlı gösterilerle teşhir edilir.

Modern anlamda bilinen ilk “insan sergisi” 1835 yılında P.T Barnum adında bir şov adamının Joice Heth adındaki Afro-Amerikalı bir siyahı sergilemesidir. Barnum sirk, eğlence sektörünün tarihteki ilk zengini olarak bilinir. Joice Heth adındaki siyahinin, “George Washinton’un 161 yaşındaki süt annesi” (gerçekte yaşı 80 civarındadır) olduğunu iddia ederek üzerinden ciddi paralar kazanır Barnum. Onu aylarca dolaştırır, sergiler; insanlar “George Wahington’un süt annesi”nden küçük George’un hikayelerini ve ninnilerini dinler. Barnum’u ünlü ve zengin eden bu kadın, bir yıl sonra ölür.

Bir diğer ilginç öykü de “Siyam ikizi” tanımının dayandığı Chang ve Eng adındaki Tayland-Siyamlı bitişik ikizlerin yaşadıkları… Ülkelerinde “canavar”, “kıyamet habercisi” ve “lanetli” olarak tanımlanan ikizler, Amerikalı bir işadamı tarafından kendilerine para kazandıracağını söyleyerek Amerika’ya götürülür. Amerika’da sergilenen kardeşler para kazandıktan sonra Amerikan vatandaşı olur, bir plantasyon ve köle satın alırlar.

İnsanlar, hayvanat bahçelerinde de izleyicilere sunulur. Bugün hala ziyarete açık olan Cincinnati Hayvanat Bahçesi’ne 1896 yılında daha fazla ziyaretçi çeksin diye Amerikan yerlisi Siyu kabilesinden yüz kişi getirilir ve yaşayacakları evler kurulur hayvanat bahçesinde.

New York’taki Bronx Hayvanat Bahçesi’nde sergilenen pigme Ota Benga’nın hikayesi ise en acı hikayelerden biri. Ota Benga, avlanmaya çıkar ve bir fil avlar. Sevinçle kabilesine dönüp av haberini vermek için koşar ancak kabilesindeki insanların ölü bedenlerini görür. Belçika hükümetinin köle avcıları, karısını ve çocuklarını katletmiştir. Ota Benga da yakalanır ve Samuel Phillips Verner adında bir işadamı ve misyoner tarafından Amerika’ya getirilir.

1904 yılında Aziz Louis Dünya Fuar’nda maymunlarla birlikte “insana en yakın ara geçiş formu” diye antropologlara, bilim adamlarına sergilenir. Ardından yine insan evriminin, “ara form”un bir örneği diye hayvanat bahçesinin maymun kafeslerinde sergilenir. Kimi insanların Ota Benga’ya yapılan işkencenin sona erdirilmesi gerektiğine dair baskılarının ardından salıverilir. Görüntüsünden dolayı çocuk sanılan Benga bir yetimhaneye gönderilir. Modern kıyafetler giydirilir ve ilkokula gönderilir. I. Paylaşım Savaşı sırasında vatanı Kongo’ya geri dönmesi imkansızlaşınca yaşadıkları gırtlağına dayanır ve bir silah bulup kalbine sıkar.

Freak show Goes on”

Deliler, sakatlar ve yoksullar kliniklere, hapishanelere, varoşlara kapatılırken; “tuhaf” insanlar, öteki ırklar kafeslere, şehir meydanlarına, sirklere hapsediliyordu. Bugün de durum hiç farklı değil. Yakın zamanlarda da sirklerde “ucube insan” ve hayvan gösterileri devam ederken, televizyonlardaki reality show’lar evlere giriyor. Güzel görünmek adına aç kalan ve biçimden biçime giren mankenler, botoks, silikon operasyonlarıyla acayipleşen kadınlar. Büyük kalçalarını bir pazarlama ürünü, bir sirk canavarı gibi kullanan Jenifer Lopez’ler; bir zamanlar cüce ve devleri bir reyting erektörü olarak kullanan Reha Muhtar’lar, Mehmet Ali Erbiller; sabah programlarında konuk sıkıntısı çektiğinde tuhaf danslar edip şarkılar söyleyen insanları ekrana çıkarıp onlardan para kazananlar… Hepsi ucube şovların bugünkü artıklarından.

Sadece eğlence sektörü değil; o saygın bilim merkezleri, steril laboratuarlar da o eğlence- fantazi dünyası kadar kirlidir. Bir grup insanın şehveti ve tiksindirici merakı yerini bilim fetişine ve şehvetine bırakmıştır sadece.

Bir grup insanın “sıhhati” uğruna kimi canlılara işkenceyi ve ölümü mazur görebilen anlayış aynı ahlaksızlığın parçası. İnsanlara yapılan zulümleri anlatmak için “İnsanları hayvanlar gibi kafeslerde sergilediler”, “hayvanlara yapılmayan zulümlere uğradılar” gibi kalıplar, bilinçaltının hayvanlara yapılan uygulamaları onaylandığını, kabullendiğini işaret ediyor. Bu algı ile “hayvanlar gibi” zulüm gören insanlara acımak, kişiyi işkencecilerin durumundan öteye koymuyor.

Tüm problem aslında burada başlıyor: Hayvan kafese kapatılabiliyorsa insan da kapatılabilir; toprak üzerinde asfalt ve demir ağlar örülüyorsa bu doğrudan insana da yapılabilir. Tüm bu olanlar, insanın doğa üzerinde hakimiyetinin var ettikleridir. Toprak üzerinde, bitki ve hayvanlar üzerinde hak sahibi olduğunu düşünen insan; aynı şeyi insanlara da yapmaya başlar. Ardından güç sahipleri, devlet kurumları “yurttaşlar”, “vatandaşlar” üzerinde sistematik bir şekilde uygulamaya başlar. Ne de olsa güç/iktidar sahibi olanın, diğerleri üzerinde söz söyleme hakkı vardır.

Esaret ve kölelik zinciri, insan dışındaki canlılar üzerinde hak sahibi olduğumuzu düşünmemizle başlıyor. Bir köpeğe tasma takıp dolaştırmak ile Sarah Baartman’ı şehir meydanlarında dolaştırmak tek ve aynı şeydir; bu sebeple iktidarların tasmaları, zincirleri kırılacaksa bu, uygarlığı var eden ilk hakimiyet anlayışının kökünün kurutulmasıyla mümkün.

Mesud Ata

yeniHarman dergisinin Ekim 2010 sayısında yayınlanmıştır.

Yorum Bırakınız