Sömürgecilik Üzerine Söylev

Sömürgeci ile sömürge arasındaki ilişkide yalnız zorla çalıştırmaya, baskı ve gözdağına, polise, vergi toplamaya, hırsızlığa, tecavüze, zorunlu ürüne, nefrete, güvensizliğe kendini beğenmişliğe, kabalığa, beyinsiz seçkinlere ve alçaltılmış kitlelere yer vardır.

Şimdi de bir denklem ilan etme sırası bende:

Sömürgecilik=Şeyleşme

Uğultuları duyuyorum. Bana ilerlemeden, ‘’başarılanlardan’’ tedavi edilen hastalıklardan, iyileştirilen yaşam standartlarından bahsediyorlar.

Ben öz suları çekilip tüketilmiş, kültürleri ayaklar altında çiğnenmiş, kurumları yıkılmış, toprakları zapt edilmiş, dinleri darmadağın edilmiş, muhteşem sanat eserleri yok edilmiş, olağanüstü imkanları ortadan kaldırılmış toplumlardan bahsediyorum.

Onlar bilgileri kafama fırlatıp duruyorlar, istatistikleri, yolları mil uzaklıklarını, demiryolu raylarını.

Ben Kongo-Ocean’a kurban edilen binlerce insandan bahsediyorum. Ben, şu an bunları yazdığım sırada, Abidjan Limanını elleriyle kazanlardan bahsediyorum. Ben tanrılarından, alışkanlıklarından, yaşamlarından, yaşamdan, danstan, bilgelikten koparılmış milyonlarca insandan söz ediyorum.

Ben, içlerine kurnazlıkla korkunun aşılandığı, kendilerine aşağılık kompleksine sahip olmanın, korkuyla titremenin, diz çökmenin, umutsuzluğa kapılmanın ve dalkavukça davranmanın öğretildiği milyonlarca insandan bahsediyorum.

Onlar ihraç edilen pamuğun ya da kakaonun tonajıyla, zeytin ağaçları ve asmaların yetiştirildiği alanların kaç dönüm olduğuyla benim gözlerime kamaştırmaya çalışıyorlar.

Darmadağın edilmiş doğal ekonomilerden söz ediyorum – öncesinde yerli nüfusa adapte olmuş uyumlu ve uygulanabilir olan ekonomilerden- tahrip edilen tarımsal mahsulden, sürekli olarak karşılaşılan kötü beslenmeden, yalnız metropolün faydalanacağı doğrultuda yönlendirilen tarımsal gelişmeden, ürünlerin yağlanmasından, hammaddelerin yağmalanmasından söz ediyorum.

Onlar bu suiistimallerden kendilerine bir gurur payı çıkarıyorlar.

Suiistimaller hakkında çok fazla konuşuyorum, dediğim de şu; eskilerin üzerine çok daha iğrenç olan yenilerini ekleyip duruyorlar. Onlar bana bunlara neden olan yerel tiranlardan bahsediyorlar ama ben genellikle eski tiranların yenileriyle çok iyi geçindiklerini ve aralarında insanların zararına bir karşılıklı hizmetler ve suç ortaklığı şebekesi kurulduğunu kaydediyorum.

Onlar bana medeniyetten bahsediyorlar, ben proleterleşmeden ve mistifikasyondan bahsediyorum.

Kendi adıma Avrupalı olmayan medeniyetlerin sistematik bir savunusu yapıyorum.

Her geçen gün, adaletin her yadsınması, polis tarafından yenilen dayak, kan içinde boğulan her işçi talebi, her cezalandırma seferi, her polis arabası, her jandarma ve her milis eski toplumlarımızın değeri konusunda bizi ikna ediyor.

10955679_650658128394531_7189016884205043088_nOnlar komünal toplumlardı, küçük bir azınlık için çalışan büyük bir çoğunluk değil.

Söylendiği gibi sadece kapitalizm öncesi(prekapitalist) toplumlar değil, kapitalizm karşıtı(antikapitalist) toplumlardı.

Her zaman demokratik toplumlardı.

Yardımsever toplumlardı, kardeşçe toplumlardı.

Ben, emperyalizm tarafından yok edilen toplumların sistematik bir savunusunu yapıyorum.

Onlar hakikiydiler, bir temenni değildiler; hatalarına karşın nefret edilecek ya da suçlanacak toplumlar değildiler. Hallerinden memnundular. Onlarda ‘’başarısızlık’’ sözcüğünün de ‘’avatar’’(Tanrının dünyaya insan ya da hayvan şeklinde inmesi fikri) sözcüğünün de bir anlamı yoktu. Onlar umudu dokunulmamış olarak sakladılar.

Oysa ki bunlar Avrupa dışındaki Avrupalı kurumlara atfedilebilecek kelimeler. Benim tek tesellim, sömürgeleştirme dönemlerinin geçmesi, ulusların bir süre için uyuması ve bu insanların hayatta kalması.

Böyle konuşunca, bazı çevreler anlaşılan benim içimde bir ‘’Avrupa düşmanı’’ ve Avrupa öncesi geçmişe dönüşün peygamberini keşfettiklerini uyduruyorlar.

Kendi adıma, ben, bu tip görüşleri nerede ifade ettiğimi, Avrupa’nın insan düşüncesinin tarihindeki önemini nerede küçümsediğimi, nerede herhangi bir geriye dönüşün mümkün olabileceğini ileri sürdüğümü sonuçsuz bir şekilde arayıp duruyorum.

Gerçek şu ki; ben çok daha farklı bir şey söyledim: Sözgelimi Afrika’nın büyük tarihsel trajedisinin dünyanın geri kalanıyla temasa geçmekte bu kadar geç kalması kadar kötü olmadığını; Avrupa’nın yayılmaya tam da en vicdansız finansörlerin ve sanayicilerin ellerine düştüğü sırada başladığını; yolumuzun üzerinde bu tip bir Avrupa’yla karşı karşıya gelmenin bizim talihsizliğimiz olduğunu ve Avrupa’nın tüm insanlığın önünde, bu ceset kulelerinden sorumlu olduğunu.

Avrupa’nın modern sömürüyü eskinin adaletsizliğine, nefretle dolu ırkçılığı eskinin eşitsizliğine eklendiğini söyledim.

Niyetimden dolayı saldırıya uğrarsam, belirtmek isterim ki, Avrupa’nın sömürgeci faaliyetini sömürge rejimde belli alanlarda ulaşılan maddi ilerlemelerle aklamaya çalışması a posteriori(deneysel olarak) sahtekarlıktır –çünkü Avrupa müdahale etmeseydi aynı ülkelerin hangi maddi gelişme aşamasında olacağını kimse bilemediği için ani değişim, tarih boyunca her zaman her yerde mümkündür, çünkü teknolojinin Afrika ve Asya’ya girişi, bunların idari yeniden yapılanmaları, tek kelimeyle ‘’Avrupalılaşmaları’’(Japonya örneğinde de ortaya çıktığı gibi) hiçbir şekilde Avrupalının işgaline bağlı değildir; çünkü bu Avrupalı olmayan kıtaların Avrupalılaşması Avrupalıların topukları altında olmaktan başka bir şekilde de başarılabilirdi, çünkü bu Avrupalılaşma hareketi zaten yürürlükteydi, ve hatta yavaşlatılmıştı, çünkü Avrupa’nın her ele geçirişinde yolundan saptırılmıştı.

Bunun kanıtı ise şu anda Afrika’nın yerli insanları okul isterken reddedenin sömürgeci Avrupa olması, Afrikalılar limanlar ve yollar isterken Avrupalı’nın pintilik yapması, sömürgeleştirilenler ilerleme isterken, bunları geri bırakanın sömürgeci olmasıdır.

Aimé Césaire, 
-Sömürgecilik Üzerine Söylev, Çev:Güneş Ayas Syf:77-81

Yorum Bırakınız