Sürgün ve Soykırımın Yıldönümünde Çerkes Halkı

Çerkes adı günümüzde genel itibariyle yalnızca kızlarının güzelliğinden ya da yemeklerinin lezzetinden bahsederken etnik köken olarak kabul edilen bir halkın adıdır. Türk toplumunun Çerkes kimliğiyle tanışması Osmanlı Devleti zamanlarına kadar uzanmaktadır. Çerkesler bir asra yakın süren Kafkas- Rus savaşlarının ardından 1859 yılında başlayan ve 1864 yılında zirve yapan kitlesel göçler ve sürgünle Osmanlı topraklarına gelmiştir. Çerkes halkı sürgün ve ya kitlesel göç olarak anılan bu dramın aslında büyük bir soykırım olduğuna inanmakta ve bunu kamuoyuna kabul ettirmek için çeşitli girişimlerde bulunmaktadır. Öyle ki bu yapılan sürgünün aslında büyük bir soykırım olduğu bazı tarihçiler tarafından da kabul edilmekte ve Çerkes halkının bu görüşü desteklenmektedir. Ancak soykırım kelimesi ilk kez 1944 yılında kullanıldığından olsa gerek günümüzde ne Rusya Federasyonu ne de diğer ülkeler Çerkes Soykırımı tabirini kullanıyor. Peki bu insanlar neden kendilerine yapılan şeyin soykırım olduğuna inanıyorlar?

Soykırımın tanımına baktığımızda, ırk, canlı türü, siyasal görüş, din, sosyal durum ya da başka herhangi bir ayırıcı özellikleri ile diğerlerinden ayırt edilebilen bir topluluk veya toplulukların bireylerinin, yok edicilerin çıkarları doğrultusunda önemli sayıda ve düzenli biçimde yok edilmeleri açıklamasını görmekteyiz[1]. Bu açıklamayı Çerkes sürgününe sentezlersek aslında yapılanın büyük bir soykırım olduğu gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Bu karara varırken de aslında bize en yardımcı olan kaynak Rusların kendi tarihçilerinin yazdığı yazılardır.

Örneklere bakılacak olursa özellikle Rus Tarihçi SULUJİYEN in: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz davamızdan vazgeçemezdik. Silahlarını alabilmek için yarısının kırılması gerekti. Kanlı savaşta birçok kabile tümüyle yok oldu. Ayrıca, çoğu anneler bize vermemek için kendi çocuklarını öldürüyorlardı…” sözleri ve buna ek olarak yine Rus bir araştırmacı olan A.P.BERGE’nin : “ Novorovski koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hıristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Anasız kalmış çocuklar ölmüş annelerinin göğsünde süt arıyorlardı… Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa Adige tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmelerinin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı.” sözleri aslında sürgün denilen acımasızlığın bütünüyle bir soykırım olduğunu gözler önüne sermektedir[2].

Çerkesler yaşadıkları bu büyük acılar sonucunda 1864 yılına varan süreçte kitleler halinde Osmanlı topraklarına gönderildi. O dönemde Osmanlı uyguladığı belirli iskan politikaları ile Çerkesleri özellikle Samsun, Amasya, Tokat, Kayseri ve oradan Hatay’a uzanan bir çizgi halinde Orta Anadolu’ya diğer bir kısmını ise İstanbul, Kocaeli, Balıkesir, Çanakkale hattına yerleştirdi. O süreçte ayrıca Rumeli ve Balkanlara iskan edilen 400.000 civarında Çerkesin varlığıda tarihçiler tarafından kabul edilmektedir. Çerkes halkı o dönemde yaşadıkları büyük kayıplar ve acıları henüz yüreklerinden atamamışken geldikleri bu yeni toprakların kültürüne entegre olmak zorunda kaldı.

O süreçte geldikleri bölgelerdeki insanlar tarafından sosyal kabule erişebilmek adına kendi dillerinden vazgeçmek zorunda kaldılar. Ancak Çerkesler vazgeçtikleri dillerinin aslında her şey demek olduğunu 20.yya geldikleri zaman kavrayabildiler. Öyle ki ataları 1864 sürgünüyle Osmanlı’ya gelmiş olan ve kendisi Manyas’ta doğup büyüyen Tevfik Esenç’in 1992 yılında vefatıyla Ubıhça dili tamamıyla yok olmuştur. Bir dilin yok olmasının aslında bir kültürün yok olması demek olduğunu kavrayan Çerkes halkı o süreçten sonra dil konusundaki duyarlılıklarını artırmaya çalışsa da bu seferde Türkiye Cumhuriyetinin ulusalcı zihniyetlerinin etnik kökenlere olan düşmanlığı yüzünden dillerini yaşatamamışlardır. 21.yy daki Çerkes toplumuna baktığımızda ise küllerinden doğmaya çalışan bir halkı görmekteyiz. Sayısı gün geçtikçe artan Kafkas Dernekleri ile yeni nesilin, içinde bulundukları etnik kökenlerini fark etmeleri ve unutulmaya yüz tutan dillerini ve kültürlerini yeniden öğrenmeleri amaçlanmaktadır.

Bizler 21.yy ın Çerkes gençleri olarak etnik kökenleri bir zenginlik olarak gören ve saygı duyan bir Türkiye’ de yaşamak arzularımızı bütün ilgilenenlere iletiyoruz.

Ayşe Gökçen Destebaş

Kaynakça

[1]: Soykırım, http://tr.wikipedia.org/wiki/Soyk%C4%B1r%C4%B1m (Erişim Tarihi, 5 Mart 2014)

[2]:Çerkes Sürgünü Hakkında Söylenmiş Sözler , http://www.cerkes.net/kisa-ve-oz/cerkes-surgunu-hakkinda-soylenmis-sozler-t12764.html (Erişim Tarihi, 7 Mart 2014)