Tanrıkent: Brezilya’nın Görünmeyen Yüzü

Bir ülke düşünün; dünya futbol piyasasında, adları geçtiğinde şapka çıkarılan yıldızları yetiştiriyor. Dünya futbol liglerine ithal ettiği yıldızların sayısı, binlerle ifade ediliyor. Yine bu yıldızlarıyla, düzenlenen dünya şampiyonalarına tam beş kez kazanıyor. Futbol ve etrafında dönen ekonomiyi hesapladığınızda, ortaya çıkacak tabloyu hayal edin sonra. Hayal edin; çünkü geçtiğimiz yıl, bizim ülkemizin milli futbol takımı, bu kupada finale oynarken sürekli sözü edilen turizm getirisinden ve futbolun ülke ekonomisini nasıl kalkındıracağından hareketle, sanırız bu konuda oldukça geniş bir bilgiye vakıf olmuşsunuzdur.

Bir ülke düşünün; danslarıyla, insanlarının dinamik, hareketli yapısıyla ve neredeyse tüm dünyanın bildiği festivaliyle, bahsettiğimiz turizm getirisi- ne damgasını vurmuş bir ülke.

Sonra, hayallerinizde bu iki ülkeyi birleştirin. İnsan başka ne ister ki değil mi? Herkesin rahatça yaşadığı, ufak tefek sorunları olsa da bu sorunların bir biçimiyle aşılacağı bir ülke. Siz öyle sanın!

Bugüne kadar tanıdığınız Brezilya tablosu, futbolu ve Rio de Jenerio Festivaller’inden ibaretse, cennet mekan bir Brezilya tasavvur etmiş olabilirsiniz ama ya futbolcu olamayanlar? Ya, asla bir Ronaldo, Rivaldo, bir Roberto Carlos olamayanlar ve asla olamayacak kişiler?.. Ya işi kılıfına uydurup, temiz bir vurgun yapamayanlar ve bir baltaya sap olamayanlar?..

Fernando Meirelles, Tanrıkent’te, Brezilya’nın akla hayale gelmedik öyküsünü anlatıyor bize. Futbolun ve sambanın gizlediği, yoksul Brezilya’nın çürümüş yanlarını… Rio’da yoksullar için hükümet tarafından özel bir projeyle oluşturmuş gettoya götürüyor bizi. Gelecek hayali kurma şansına bile sahip olmayan insanların, çocuk yaştan itibaren, nasıl nefret edilesi suçlular çetesine dönüştüklerini anlatıyor.

Tanrıkent, Brezilya’nın görünmeyen yüzüdür. Ancak, görmesini bilene, açlığın ve sömürünün kucağına itilmiş tüm halkların çocuklarının, yoksulluğun pençesinde nasıl bir suç şebekesine dönüştüğünü anlatıyor. Tanrıkent, kimsenin yaşam güvencesinin olmadığı bir yer. Tanrıkent’te öldürülmek için, bir çeteye üye olmak gerekmiyor. Tanrıkent, kör kurşunun gelip sizi bulduğu yerdir. Adıyla tezat, ilahi adaletin asla işlemediği, toplumsal dönüşümünü sadece yeni şefler ve yeni çetelerin sirkülasyonuyla sağlayan yerdir Tanrıkent. Tanrıkent’te öldürülmek için, bir kaçan tavuğu yakalayamamak yeter. Ya da sadece tavuk olmak. Her şeyden uzağa kaçmak, acı çekmeyeceğin anlamına gelmez. Kız arkadaşının güzel olması, öldüresiye dayak yemene, kız arkadaşına tecavüz edilmesine ve bütün ailenin yok olmasına sebep olabilir. Nakavt Ned’in hikayesinde olduğu gibi. Filmin kahramanı Roket’in de dediği gibi, Nakavt Ned’in başına gelenler sonrası yöneldiği intikamcı hesaplaşma ve sonrasında gettodakilerin gözünde büyümesi, onun bir devrimi başlatacağını düşündürür. Ancak, Ned’in tek seçeneği, karşı çetede yükselmesi olacaktır. Hem de hiç istemediği halde. Hiçbir masumu öldürmeme şartı koştuğu halde. Kendisi, istisnai durumlarda masumları öldürür. Kısa bir süre sonra, istisnalar kural olur. Ned’in ölümü de, ironik bir biçimde, öldürdüğü bir koruma görevlisinin oğlunun ellerinden olur. Karşı çetenin lideri Li’l Dice de nasıl daha küçücük bir çocukken kendinden büyükleri, gettodaki çete bozması abilerini öldürerek yükselip ustalaştıysa, ölümü de küçük çete Bücürler’in elinden olur. İlahi adalet, belki sadece burada yüzünü gösterir. Belki, sadece suya yansıyan bir akisten söz edilebilir ya neyse. Tanrıkent’te kimse doğal nedenlerle ölemez. Her şey Tanrıkent’in kendine özgü doğallığı içinde olur.

İçlerinde, aldatılmışlığın, açlığa ve yoksulluğa mahkum edilmişliğin öfkesini, ezilmişliğini yaşayarak büyüyen çocuklar, haksız yere kazananlardan nefret ederler. Onları soyarak zenginleşmeyi bir erdem sayarlar ama bu o kadar kolay değildir. Öfke ve ezilmişlik yatağını bulamazsa, iktidarın temsilcilerinden, örneğin polislerden alabildiğine korkarken kendi gibilere zulmederek yozlaşır. Tanrıkent’te, kendi gibilere satarlar kokaini. Zenginleri zehirlemek onları aşar. Onlardan nefret ederken, onlar gibi yaşamaya özenirler. En yufka yürekli çete reisi Bene, onlar gibi giyinmek için avuç avuç para döker. Gettonun playboyu olmak ne çok hoşuna gider. Tanrıkent’te iyi çete reisleri de iyiliklerinin bedelini ölerek öder. Uzaklara gitme hayalleri, veda partisinde kendi kanlarında erir gider. Tanrıkent’ten çıkış yoktur.

Fernando Meirelles, yaşanmışlıklardan hareket ederek, Roket’in anlatımlarıyla bize Tanrıkent’in hikayesini sunuyor. Roket ve elindeki fotoğraf makinesi, hem başka bir karakterin gelişim sürecini anlatırken, hem de onun tanıklığını bu makineyle birleştirerek güçlendiriyor. Bütün hikaye, bu makine ve Roket’in anlatımlarından aktarılıyor bize. Tanrıkent’i, bir Brezilya dizisi gibi izleyemezsiniz. Tanrıkent, hepimizin hikayesini anlatıyor. Geçmişi, bugünü veya geleceği. Herkesin bilmesi, görmesi ve önüne geçmesi gereken bir hikayeyi.

Latin Amerika’dan, Sinemaya Sert Darbeler

Tanrıkent, yönetmeninin ilk filmi olmasına rağmen, ustaca bir anlatıma, alışılmış diye tabir edilen kurgu diline aykırı dinamik bir tarza sahip.

Geçtiğimiz yıllarda izlediğimiz Meksika filmi, “Paramparça Aşklar, Köpekler” filminin ardından, ülkemiz de ve Batı’da, Latin Amerika sinemasının etkisi hissedilip tartışılmaya başlandı. Farklı öyküleri, farklı bir şekilde öyküleyen sinemacılar, dikkatleri de üzerlerine çektiler. Tanrıkent’te, bu kez Brezilya’dan bir hikayeyle, bu sinemanın arayışlarına, vurgularına tanık oluyoruz. Hem geçtiğimiz aylarda gösterildiği İstanbul Film Festivali sonrası, hem de gösterime girdiği günlerde tartışılmaya başlanan kurgu anlayışı üzerine birkaç şey de biz söylemek isteriz. Filmin, kısa planlara ve hızlı bir anlatım diline sahip olması, bazı çevrelerce, MTV tarzı klip diline sahip olmakla değerlendirilmiş; bu tespitle de, film, hafifsenmiştir.

Yönetmenin bu konuda söyledikleri dahil olmak üzere, bizim de merak ettiğimiz bir noktadır bu. Politik filmler dingin anlatımlara, uzun planlara, hatta plan sekanslara dayalı olmak zorunda mıdır? Hikayenin anlattıkları, coğrafyası hiç önemli bulunmaz mı?

Avrupa sinemasının armağanı olan bu anlatım, hala Avrupa’ya özgüdür. Avrupa insanının, bunalımlı, durağan yaşantısını, tabi ki hızlı planlarla anlatmak olanaksız gözükür. Bu tarz, sadece suç öyküleri ve aksiyon tarzına has bir anlatım olarak kabul görür. Oysa Tanrıkent, Brezilya insanın ritmine, yaşam tarzına ve öyküsüne uygun bir ruhla çekilmiş bir film. Doğal olarakta ortaya müzikleriyle birlikte ki yoğun müzik kullanımı da bu Latin tarzının bir ifade biçimi sayılabilir. Dinamik bir film çıkmış.

Kastlaşma ve statükoculuk, her yerde olduğu gibi sinemada da karşımıza bu şekliyle çıkıyor. Hatırlanacağı gibi, geçmişte omuz kamera lanetliydi. Bugün ise hızlı kurgu. Elitistler her yerde, her biçimde karşımıza çıkıyor. Öyküsü, derdi ve cesareti olanlar da, tüm bu setlerin üzerinden atlayıp kafalarındakini görselleştirip, seriyorlar önümüze.

İbrahim Köroğlu 

Tartışma1 Yorum

  1. Pingback: Tanrıkent: Brezilya’nın Görünmeyen Yüzü | YURTSEVER

Yorum Bırakınız