Tolstoy, Anarşizm ve Sevgi

Tolstoy hayatının ilk yarısında soylu bir Rustur. Moskova yakınında bir malikanede doğar ve yetişir. Kazan Üniversitesi’nde öğrenciyken Fransız ve Alman öğretmenlerinden Fransız ve Alman edebiyatını öğrenir. Rousseau’nun etkisinde kalır, hatta göğsünde onun madalyonunu taşır. Malikane hayatından sıkılır, topçu birliğinde subay olur. Sivastopol kuşatmasına katılır; ordudan ayrılır. Avrupa’yı dolaşır ve kölelerin özgürlüklerine kavuştuğu yıl malikanesine döner, evlenir, onüç çocuğu olur. Savaş ve Barış, Anna Karenina gibi ünlü romanlarını yazar. 1874 yılında Tolstoy bir bunalım geçirir; intihar etmeyi tasarlar. Bilim ve felsefe onu doyuramamaktır artık. Hayatın ne işe yaradığı sorusu kafasını altüst etmiştir. Sonunda kurtuluşu, sevgi kavramında bulur: Sevgi ve sevginin gerektirdiği kötülüğe karşılık vermeme ilkesi. Tolstoy, ilkel hıristiyanlığın özüne vardığına inanır, kendisine başkalarının sırtından geçinmeyi yasaklayan sevgi adına, kendi işini kendi görmeye koyulur. Toprakta çalışır, köylü gibi yaşar. İki bin yıldır yanlışlıklara düşmüş Hıristiyan dininin özünü yeniden bulduğuna inanır. Hıristiyanlık öğretisi üzerine çeşitli dinsel yapıtlar verir; sevgi uğruna, soylu kökenini, edebiyat alanındaki ününü, sanatçı yeteneklerini terkeden bu mistik, sonunda, 82 yaşında gene dinsel sevgisi uğruna evini bırakıp gider ve trende hastalanıp bir tren istasyonunda, gar şefinin odasında, basit bir demir karyolada ölür.

Tolstoy bütün baskı araçlarını ve güçlerini reddeder, bu anlamda da anarşisttir. Ama onun anarşizmi, zaman dışı bir mistisizmin derin izlerini taşır. O, yalnızca İncil’in gerçek özüne güvenir. Fransız devriminin ürünü olan, bütün öteki anarşizm öğretilerinin çıkış noktası olan toplum ile devlet arasındaki karşıtlık onu pek ilgilendirmemiştir. Tolstoy, siyasal özgürlüğü ekonomik özgürlüğün karşısına çıkaracağına, özgürlüğü kendi ülkesinin özelliğine göre ele almış ve kentlerin incelmiş ve bozulmuş uygarlığına, kırlarm temiz ve özgür hayatını yeğleyerek mistik doğacılığın havarisi olmuştur. Tolstoy’un düşlediği toplum, bilim ve tekniğin gelişiminden doğmuş sanayi toplumu değildir. Onun önderliği toplum, ilkel tarım komünüdür.

Tolstoy, ateşli bir hrististiyandır. Ama İsa’ya olan bağlılığı adına, kiliselere karşı savaş açar. Kiliseler İsa’nın öğretisinin ilk ve gerçek özünü bozmuşlar, onu gerçek hıristiyanlığa taban tabana zıt, doğmatik bir hıristiyanlık durumuna getirmişlerdir. Oysa İsa’nın öğretisi, aklın kendisidir.

Tolstoy, İsa’nın kötülüğe karşı direnme öğüdünden yola çıkarak sevgiyi aykırı olan hiç birşey yapmama ilkesine ulaşmıştır. O, kötülüğe karşı verilecek mücadeleye karşı çıkmaz ama her türlü kuvvet kullanmayı reddeder. Tolstoy’un ögretisi kötülerden çok onların efendilerine, özellikle de iktidarı elinde bulunduranlara seslenmektedir.

Tolstoy’a göre devletin varlığı hıristiyanlık öğretisiyle bağdaşmamaktadır. Tanrının çocukları arasındaki doğal eşitlik, siyasal hiyerarşi yüzünden bozulmuştur. Hıristiyanlığın önerdiği sevgi, her devletin eninde sonunda başvurduğu şiddet eylemleriyle hiç bir zaman uyuşamaz. Öyleyse her türlü devlet örgütünü reddetmek gerekir. Adı, ister mutlakiyet olsun, ister konvansiyon, ister konsürlük olsun, ister imparatorluk, ister komün ya da cumhuriyet olsun hepsi aynı kapıya çıkar Tolstoy’a göre.

Tolstoy devlet iktidarının bütün biçimlerine karşı çıkar. Hiçbir anarşist onun kadar devlete saldırmamıştır denilebilir; ama gene de Rusya’da Çar’ın Tolstoy’a bu kadar hoşgörülü davranması çok şaşıtıcıdır. Bu da Tolstoy’un çok daha önce edebiyat alanında büyük bir üne kavuşmuş olmasıyla açıklanabilir.

Her türlü baskı aracına karşı çıkan Tolstoy’un mülkiyete karşı çıkması da kaçınılmazdır. Ona göre, zenginlik bir cinayettir; çünkü ona sahip olanın, olmayan üzerinde egemen olmasına yol açar; özellikle toprak gibi üretim araçları söz konusu olduğunda, mülkiyetin bu sonucu daha belirgin bir biçimde kendini duyurur.

Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi, cilt:3

Yorum Bırakınız